ALAYINA İSYAN: “EVET”İN REFERANDUMU’NDA “HAYIR”![

Temel Demirer
Temel Demirer

“Görünen, gerçek olsaydı

bilime gerek kalmazdı.”[2]

“Görünen”e göre, kötü bir dönemden geçtiğimiz, işlerin iyi gitmediği, hatta çok zorlandığımız bir güzergâhta yol aldığımız bir “sır” değil.

Ayrıca bilinmez de değil; coğrafyamız, İslâmist “Magnum ignotum/ Büyük cehâlet” ile Charles Bukowski’nin, “Ortada çok iyi kurulmuş bir tuzak var. Belirli bir yaşam standardını tutturmanın bedeli, sistemin önüne çizdiği sınırların arasına sıkışıp kalmaktır,”[3] diye tarif ettiği tüketici aldırmazlığın kıskacındadır.

Bu noktada Ursula K. Le Guin’in, “Bir toplum ne kadar savunmacı olursa, o kadar da tutucu olur,”[4] saptamasının altı özenle çizilip; “Ağaçların bazen boş olabileceği gerçeğini kabullenmeli, ve meyve vereceği zamanı beklemeliyiz,” diyen Anton Çehov’u anımsamakta büyük yarar vardır.

Ancak burada duramayız. Bir adım daha atmalıyız: Karl Marx’ın ifadesiyle “Tarihi kötü yanının ürettiği”nin bilincinde olanlar için mevcut durumda, unutmamamız gereken, Fyodor Dostoyevski’nin, “Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır,” uyarısıdır.

Bu nedenle coğrafyamızın (ve elbette yerkürenin) hâl-i pür melalini konuşurken, meseleyi “umut”/ “umutsuzluk” ikilemi dışında, nesnelliği ve sunduğu imkânlarla değerlendirmek büyük önem taşıyor. Çünkü özgürlük, sadece gelecek umudu değildir. O, şu “an”dır; yaptıklarımızdır.

16 Nisan 2016’daki “referandum”u da, özgürlüğümüz (ve geleceğimiz!) için bu ana yönelik devrimci müdahale gerekliliği kapsamında irdelemeliyiz.[5]

Yeri gelmişken şunun altını çizeyim: “Hayır” ile “Evet” ikilemine sıkıştırılmış bir “referandum”un, devrimciler için “hayati” bir önemi söz konusu değildir. Bizim için aslolan, “referandum”u bir eylemlilik ve örgütlenme zemini olarak değerlendirip, “Hayır” ile “Evet”in kapitalist illüzyonunu aşmaktır.

Burada “Evet” karşısında, “Hayır”ın önemini gölgeliyor falan değilim.

“Hayır” denilmez ise, otokratik bir tekçi rejimi kurulacak, tekçilik her şey olacak.

Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. O partinin genel başkanı hâkimleri atayacak. Kararname adı altında kanun yapabilecek. Seçtiğiniz Millet Meclisini fesih edebilecek. Orduya emir verecek.

Seçtiğiniz milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak; hâkimler ve savcılar tekçi yetkenin sözünden çıkamayacak; can ve mal güvenliği kalmayacak; asgari ücreti, fiyatları, maaşları, işçi memur alımlarını, dernek sendika kurulması ve kapatılmasını, her şeyi bir kişi belirleyecek.

Devlet parti devleti olacak. Her şey “Başkanın Partisi”ne göre düzenlenecektir; Erdoğan’ın 23 Nisan 2010’de koltuğunu sembolik olarak bıraktığı küçük bir çocuğa, “Artık mühür sende, ister asarsın, ister kesersin!” deyişindeki üzere!

“Bunlar zaten böyle değil mi?” diyenler elbette haklıdır. Ancak unuttukları beterin beteri olması hâlidir! Diktatör kendiyasallığınıkuracak ve ona yaslanacak.

Referandum, “Bir topluluğun, siyasi ve toplumsal soru(n)lar karşısında, görüşünü belirlemek için başvurulan oylama” olarak tanımlanır.

Kapitalistler tarafından, “Halkın, yönetime doğrudan katılmasını sağlayan bir uygulamadır,” diye sunulan referandum, sürdürülemez kapitalizm koşullarında demokratik bir yöntem değil, “demokrasi” kisvesi altında popülist bir aldatmacadır. Demokrasiyi çoğunluğun fikri olarak algılayan ve çoğunluğun diktatörlüğünü meşrulaştıran bir dayatmadır. Metodolojik olarak da sorunludur. Örneğin bir sorunun, yanıtı “Evet” veya “Hayır”a indirgenecek biçimde formüle edildiğinde, onu yanıtlayan kişi hangi yanıtı verirse versin, dayatılan şeyin tahakkümü (ve biçimlendiriciliği) altındadır.

Kaldı ki referandum denilen yöntemi, başkalarının özgürlük alanları üzerine kuramazsınız. “Bugün x azınlık kitlesini topraklarından edelim, öldürelim,” diye referandum yapsanız; belki yüzde 51 ile evet cevabını alabilirsiniz. Ancak bu yaptığınız işi meşru kılmaz.

Bu her zaman doğru olan değildir. Yarın referanduma gidilip, “Alevîler sürülsün mü?” diye sorulduğunda sonucun ne olacağı malum değil mi?

Bir gün iktidar partisi çıkıp “Kızlar okusun mu, okumasın mı?” ya da “Kadınlar boşansın mı, boşanmasın mı” dediğinde; oy çokluğu da olursa uygulanacak mı yani?

Bir durumun demokratik olarak nitelenebilmesi için, çoğunluğa değil, herkese seslenmesi gerekir. Referandum öyle bir şeydir ki, sadece bir kişiyle sizi haksız çıkartır, “ötekileştirir.”

Her şeye yüzde 51 karar vermemelidir; azınlıkta olanların hakları düşünülmeli ve güvence altına alınmalıdır. Çoğunluğun istediği her zaman doğru değildir. Hitler’in yaptığı her şey “yasaldı”!

Belirtelim: Demokrasi sadece sandık değildir… Çoğunluk da, yüzde 51’ine yaslanarak, azınlık üzerinde baskı kuramaz…

Bir şey daha: Tanımı gereği referandum, “halk oylaması”dır. Ancak bu tür oylamalar, muhalefetin/ azınlığın desteği alınmadan yapıldığı takdirde, “Totaliter yönetimlerde iktidarın isteklerini hukuka uydurmak” sonucuna kapı açar… Şu halde, sonucundan bağımsız olarak, önümüzdeki referandumun kendisi meşru değildir! Bir oldu-bittidir.

Bu “oldu-bitti”nin niteliğinin farkında olarak, özgürlük, eşitlik, demokrasi, laiklik, barış, çocuk hakları, doğal yaşam, kadın hakları ve mücadelesi, hasılı emekten yana bir gelecek için “Hayır” yolu, gücünün farkında olan insanlardan geçer, diyoruz.

Referandumda “Hayır”ın yanındayız…

Ancak, 12 Eylül Anayasası, -bir miktar kırpılmış da olsa!- yerinde durmaktayken; sakın ola, mevcut “anayasa”dan memnun olduğumuz sanılmasın. Biz 12 Eylül Anayasası’na da, AKP’nin totaliter anayasasına da “Hayır” diyoruz.

Bizim “Hayır”ımız, sadece “istemuzuk!” ile yetinmeden emeğin alternatifini işaret eder.

Nâzım Hikmet’in, “yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/ hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ ölmekten korktuğun hâlde ölüme inanmadığın için,/ yaşamak yanı ağır bastığından,” dizelerindeki ısrarla “Hayır” diyeceğiz. Tayyip anayasasının alternatifinin, 12 Eylül Anayasa’sı olmadığının da altını ısrarla çizerek!

Bu arada, devlet terörüyle, OHAL ile tahkim edilmiş koşullarında, “Hayır”ın güçlüklerini görmezden gelemeyiz. Anketlere göre, “Hayır” oyları hiç de azımsanacak gibi dursa da; “Hayır” için neler olacağını merak ediyorsanız, 7 Haziran - 1 Kasım 2016 eğrisini inceleyebilirsiniz!

“Evet” çıkması ihtimaline mündemiç hâl malumken; “Hayır” çıkması durumunda ise, pratikte bugüne benzer bir durum olacak aslında! Bugün başkanlıkla değil, parlamenter sisteme bağlı cumhurbaşkanlığı ile yönetiliyoruz; ama aslında tek adam rejiminde yaşıyoruz değil mi?

Özetle “Evet” karşısındaki güçlü bir “Hayır” ile coğrafyamızda “kararsız denge” oluşacakken; bu denli toplumsal kutuplaşmanın olduğu bir ortamda kaos daha da güçlü olarak hissedilecektir.

AYRIM: COĞRAFYA(MIZIN) HÂLİ

Coğrafya(mız)ın hâli, dünya ölçeğinde yaşanan III. Büyük Bunalım’ın devreye soktuğu totaliterleşmeden soyut kavranamaz.

Görülmesi gerek: Trump, Brexit, Putin ve Erdoğan aynı yükselen popülist dalganın parçalarıdır. Kaldı ki karşı karşıya olduğumuz sadece Batı’nın sorunu değil. Filipin Devlet Başkanı Duterte’den Hindistan başbakanı Modi’ye kadar uzanan küresel bir hadise bu.

Mesela Macaristan başbakanı Viktor Orban bu durumu “özgürlükçü olmayan demokrasi” olarak yüceltiyor. Dahası bu otoriter, popülist yönetim biçimine övgüyle verdiği örnekler arasında Erdoğan rejimi de var.

“Yeni Türkiye” sloganını çağrıştıran “Yeni Hindistan”, Gandi’nin mirasına karşı bayrak açmış Hindu milliyetçisi Mudi’nin sevip kullandığı bir kavram mesela. Erdoğan’ın Modi’nin ardından hologramla nutuk attığını da hatırlamakta fayda var.

Dünya bir kırılma safhasında. Aşırı sağ İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hiç olmadığı kadar kuvvetli ve daha da kuvvetleniyor.[6]

Bu dinamikler, “post-demokrasi söylemi”yle eş zamanlı kesitte Erdoğan gerçeğini de biçimlendiriyor.

Dünyada “post-demokrasi” söylemi XX. yüzyılın son yıllarında ortaya çıktı. Liderle halkın yekvücut olduğu iddiası üzerine kuruldu. Bu iddiaya göre, halk/millet iradesini, kendisiyle hemhâl olduğuna inandığı kişiye seçim yoluyla teslim eder. Dolayısıyla bu yaklaşım, bütün güçleri halk/millet adına elinde tutan bir şeflik rejimini savunuyor.

“Post-demokrasi” ideolojisi, doğruyu bilen yegâne merci olarak ilan edilen halkın yetkilendirdiği kişinin, vekâleten doğrunun tekeline sahip olduğunu söyler. Gerçekte şeflik rejimlerinin hemen hepsinde, Şef veya Önder doğrunun tekeline sahip olma yetkisini vekâleten değil, asaleten kullanır.

Doğrunun tekeli Şef’te olduğu için, bunu kurumsal olarak dengeleyecek, denetleyecek ve sınırlandıracak bütün güçler millet iradesine karşı çıkmış sayılırlar. Yegâne doğruyu halk ve onun seçimle yetkilendirdiği Başkan biliyorsa ve bu ikisi hemhâl ise, o zaman yargıçların da milletle bütünleşmiş Başkan’ın iradesine tabi olmaları gerekir. Keza medyanın da. Günümüz dünyasındaki bütün otoriter popülist liderler için yargı ve medya hep bir tehdit unsuru olarak hedef gösteriliyor. Bunun en yakın örneği ABD, Trump.

“Post-demokrasi” yaklaşımı halkın egemenliği fikrini aritmetik bir çoğunluğa indirger. Bağımsız bütün kurumları iktidar, dolayısıyla “millet” için bir tehdit olarak görür. Bunları denetimi ve yönetimi altına almak için hem siyasal baskı yöntemlerini hem de mali baskı araçlarını kullanır. Rusya’da Vladimir Putin’in, iktidarın dikeyi olarak tanımladığı güç yoğunlaşmasında ilk hedef medyadır. Millet/halkın iradesini temsil eden bir tek merci olmalıdır. O da seçilmiş Başkan’dır.

“Post-demokrasi” rejiminde siyasal partiler büyük ölçüde işlevlerini kaybeder. Zaten “post-demokrasi”ye geçişi hızlandıran etmenlerden birisi, siyasal partilerin temsil krizidir.

“Post-demokrasi” savunucuları kişilerin bir kimlikle doğrudan aidiyet ilişkisi kurdukları temsil biçimlerini yüceltir. Seçmenlerin parti programına değil, bir kişinin şahsına, temsil ettiği kimliğe (dinsel, kültürel, sosyal, vs...) oy verdiğini, dolayısıyla Şef’in ya da Başkan’ın şahsında kendilerini gördüklerini iddia ederler. Bu nedenle, milleti temsil etmenin tekeline sahip olmasının ötesinde, Başkan’ın millete ikame olması “post-demokrasi” yaklaşımı açısından doğal ve meşrudur. Bunun düzenli aralıklarla yapılan seçimlerle teyit edilmesinin, rejimin bir demokrasi olma niteliğini koruması açısından yeterli olduğunu kabul ederler.

Bugün bu “post-demokrasi” başlığı altında sayabileceğimiz birçok şeflik rejimi var. Kimisi bütün kamu kurumlarını mutlak yönetimi altına alıp iktidarın kurumsal denetlenme yollarının hepsini kapatıp medyayı da ya susturarak ya da teslim alarak ülkeyi yönetiyor. Kimisi, Türkiye’de veya Rusya’da olduğu gibi, bunlara ilaveten devletin yasal şiddet tekelini suiistimal ederek, kendisi için tehdit olarak gördüğü herkesi temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakıyor. Ya da keyfi biçimde her an yoksun bırakılma tehdidi altında yaşamaya mecbur kılıyor.

“Post-demokrasi” yaklaşımı, adı üzerinde (“demokrasi sonrası”), demokrasiyle ilişkinin bittiği, demokrasinin sonrasına geçildiği, Erdoğan’ın tabiriyle tramvaydan inildiği durağın adıdır![7]

I.1) SİYASİ DURUM(UMUZ)

“Post-demokrasi” hâli çokça kullanılan “demokrasi”nin ne olduğunu gözler önüne seriyor!

Hatırlayın emperyalist savaşlar, işgaller, sermaye lehine alınan kararlar, toplumsal mücadelelerle elde edilmiş kazanımların yok edilmesi ve her insanın doğuştan elde ettiği hakların, yani her milliyetin kendi dilini, kültürünü koruma ve kendi kaderini tayin haklarının verilmemesi, her defasında “demokrasi” ile gerekçelendirilir!

Kapitalizmde “demokrasi” kadar içi boşaltılmış bir kavram yoktur… Çünkü kapitalist devlet, egemen sınıfın tahakküm aracıdır. Bu nedenle komünistler burjuva demokrasisini özü itibariyle “burjuvazinin diktatörlüğü” olarak nitelendirirler. Belirleyici olan egemen iktidar ve mülkiyet ilişkileridir. İşleyebilmesi, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, sermaye birikim sürecinin ve emek sömürüsünün pürüzsüz sürdürülebilmesi için, temel burjuva hak ve özgürlüklerine gereksinim duyan burjuva demokrasisi yasama, yürütme ve yargı ile gerçekleşir. Pürüzler ortaya çıktığında, yani sınıf çelişkileri derinleştiğinde, sorunlar kapalı, açık veya askerî, hatta faşist diktatörlüklerle çözülür, burjuvazinin tahakkümü güvenceye alınır.

Ancak bu “demokrasi” XXI. Yüzyıl’da ilginç bir değişim-dönüşüm sürecinde: tüm kurallar kaldırılıyor, parlamentolar basit onay merciine dönüştürülüyor, “demokrasi”nin Demos’u, yani halk “oy otomatına” indirgeniyor. Dahası, tekelci burjuvazi sahaya inerek, siyasî temsilcilerine salt hizmetçi rolünü bırakıyor, hükümet işlerini bizzat devralıyor. En güncel örneği ABD’nde[8] ve Erdoğan’ın başkanlık önerisinde görebiliriz!

Kolay mı? ‘Özgürlük Evi/ Freedom House’un, ‘Dünyada Özgürlükler Raporu’na göre, Türkiye 2016’da[9] özgürlüklerin en çok gerilediği ülke oldu.[10]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2016 yılı istatistikleri, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye aleyhinde yapılan başvurularda yüzde 276 oranında artış olduğunu gösterdi. Türkiye, hakkında en çok karar beklenen ülke sıralamasında 2. sıraya yükseldi.[11]

Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ) ‘2016 İnsan Hakları İhlâlleri Raporu’na göre, “insan hakları durumunun ciddi biçimde kötüye gittiği”nin[12] vurgulandığı Türkiye konusunda,[13] 1 Şubat 2017 tarihli ‘Küresel Özgürlükler Araştırması’nda da “yarı özgür ülkeler arasında bir yıl içinde özgürlüklerin en çok kötüye gittiği” ve “puanının 100 üzerinden, 53’ten 38’e düştüğü” ifade ediliyor.

Özgürlükler konusunda Türkiye 10 yılda eksi 28 ile en büyük not kaybı yaşayan 10 ülke arasında 2. sırada! Üstümüzde Orta Afrika Cumhuriyeti, altımızda ise seçimi kaybettiği hâlde Başkanlık koltuğunda oturacağını ilan eden, ancak zoru görünce ülkeden kaçan liderin ülkesi Gambiya! Bu araştırmada Türkiye, basın özgürlüğü olmayan ülkeler listesinde![14]

KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan Dr. Faruk Alpkaya’nın, “Türkiye’de şu anda başka bir şey yapılıyor. Bunu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekûn imhası olarak değerlendiriyorum,”[15] saptamasıyla betimlediği coğrafyamızda ‘The Wall Street Journal’a göre Erdoğan, “İslâmcı teröre karşı durabilecek bağımsız medyayı ve yargıyı baskı altına alıyor.”[16]

‘The Guardian’ın yazarı Liz Cookman da, “Eğer Amerika’nın Geleceğini Görmek İstiyorsanız Türkiye’ye Bakın’ başlıklı yazısında, ABD Başkanı Trump’ın icraatlarından “korkanlara”, “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün bu korkulanları çoktan yaptı,” diye seslendi.[17]

Orta yerde Erdoğan otokrasisi söz konusudur.

Bilindiği gibi otokrasi monarşinin bir çeşidi... Tek fark, yönetim miras yoluyla değil de, “güya” seçim yoluyla devrediliyor. Otokrat da, böyle bir yönetimde “tüm yetkileri elinde bulunduran” kişi… Sözlüklerde ayrıca yer verilen anlamıyla “buyurgan”!

Otokratik rejimlerin temel özelliği yönetimlerin halk adına karar vermesidir. Yönetici, halkın direkt iradesi olarak o koltukta bulunduğundan getirdiği politikalarla, yaptığı değişikliklerle halk adına iyi, güzel, doğru olana karar vermektedir. Otokratın kararları aslında halkın direkt kararları olarak görülmektedir.[18]

İsmet Özel, Ekim 2015’te düzenlenen bir toplantıda, “Bütün insanlar, Müslüman olmayanlar Müslümanlardan korksun diye... Yani Müslümanın ilk görevi terörist olmaktır. Kâfirler Müslümanlardan korkacaktır. Korkmadığı zaman Müslüman Müslüman değildir,” diye haykırabildiği tabloda[19] “Erdoğan Referandum” ile getirilmek istenen düzenin “tek adam rejimi” olduğunu düşünüp meseleyi orada bırakmak, durumun vahametini yeterince izah etmiyor…

Asıl tehlikeli olan bu kavrayışın, tüm toplumu, çoğunluğunu tanımlayan özelliklere sahip olanlardan ibaret sayması ve diğerleri ile konuşmayı, onların hak ve özgürlük taleplerini meşru saymayarak, devre dışı bırakacak sistemini yerleştirmesidir.

Onlar “Şöyle düşünüyorlar; ‘Madem ki bu ülkeni çoğunluğu dindar, muhafazâkar, Sünnî, Türk milliyetçisi, o hâlde toplumu yönetmek zaten onların hakkı, o hâlde bu hakkı teslim etmek lazım’. Bu kafaya göre diğerleri zaten; ‘özünü’ inkâr’ eden, tarihine, kültürüne, toplumuna ters düşenler, İslâm dairesinde olup olmadığı bile tartışmalı olan ‘Alevîler’, bir adım ötesinde ise ‘bozguncular’, ‘kanı bozuklar’, o hâlde onlara, ‘aslî unsura’ tabi olmak, sığıntı gibi yaşamak çok bile.”[20]

Durum tam da budur; böyledir!

I.2) SOMUT VERİLERİN ANLATTIĞI

“Dinci totaliter bir rejim gerçekleşmeye başlarken”[21] herkes hemfikir: Darbe girişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok istediği başkanlık için de... Sistem değişikliği için de iktidara büyük bir fırsat sundu.

Biliyoruz ki sistem değişikliği sadece siyasal nitelikli bir müdahale değil. Bu süreç aynı zamanda da... Sermaye birikim olanaklarının, sistem değişikliği yapmak isteyen gücün etrafındakilere aktarılmasıdır. Bir el değiştirme sürecidir yani![22]

Şimdi kaybedenden (Cemaatten) başlayan fakat onunla sınırlı olmayan bir el koyma süreciyle karşı karşıyayız. Çünkü yaşanan ‘FETÖ’ ile sınırlı olmayan bir el koyma süreci![23]

Mesela hükümet, Başbakanlık’a bağlı kurulan ve Sayıştay denetimi dışında bırakılan Türkiye Varlık Fonu’nu iki yeni kararname ile daha da genişletti. Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, Türkiye Petrolleri, Borsa İstanbul ve TÜRKSAT’ın sermayelerindeki hazine hisseleri ile Türk Telekom’un yüzde 6.68’lik hissesi, Eti Maden ve Çaykur fona aktarıldı. Sabah saatlerinde THY’nin yüzde 49.12’si ile Halkbank’ın yüzde 51.11’i hissesinin Varlık Fonu’na devredileceği açıklandı.[24] Başına da Erdoğan’giller geçirildi!

“15 YILIN FATURASI: AKP’NİN AĞIR TAHRİBATI”[25]

15 yılda 52 yılın toplam cari açığı 10’a katlandı. 7 yılda borcunu ödeyemeyen 852 bin kişi ceza aldı, hapse düştü. Tüketicinin banka borcu 70 kat yükseldi. Aileler, evlerine giren paranın yarısından fazlasını borca öderken, 5 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 108 bine çıktı. Ekmek, su, elektrik, benzin, motorin, doğalgaz ve tüp fiyatları katlandı.

Aralık 2002’de 242.7 milyar TL olan devlet borcu 2016 Aralık’ta 759.6 milyar TL’ye ulaşarak neredeyse 3’e katlandı.

AKP’nin büyüyen ekonomisi, yoksulluğu ve işsizliği küçültmüyor, büyütüyor. Aralık 2002’de özel sektörün dış borcu 43 milyar dolardan Aralık 2016’da 293.7 milyar dolara ulaştı. 1988-2002 arası ortalama işsizlik yüzde 8 iken, 2016’da işsizlik oranı yüzde 12.1 olarak gerçekleşti.

Aralık 2002’de 52 yılda verilen cari açık 43.7 milyar dolar iken AKP iktidarında verilen cari açık 526.3 milyar dolar oldu. Memleketi tüm rafları ithal mallarla dolu dev bir süpermarkete dönüştüren, 15 yılda 52 yılın toplam açığını 10’a katlayan politikalar kimin eseri? Aralık 2002’de 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolar iken, 15 yıllık dış ticaret açığı 888.9 milyar dolara yükseldi.

Aralık 2002’de karşılıksız çek tutarı 2.2 milyar TL iken, Aralık 2016’da karşılıksız çek tutarı 27.7 milyar TL oldu. Yanlış politikalar nedeniyle son 7 yılda borcunu ödeyemeyen 852 bin kişi ceza aldı, hapse düştü. Aynı tarihlerde 0.8 milyar TL olan protestolu senet tutarı, 12.3 milyar TL oldu.

Her aile evine giren paranın yarısından fazlasını borcunu ödemek için kullanıyor. Tüketicinin 2002’de 6.6 Milyar TL olan banka borcu, Aralık 2016’da yaklaşık 70 kat artarak 419.6 milyar TL’ye ulaştı. 15 yıl önce aile gelirinin borca oranı yüzde 4.7 iken, 15 yılın sonunda yüzde 57 oldu.

Aralık 2002’de çiftçilerin 5.1 milyar TL olan banka borcu, Aralık 2016’da 14 kattan fazla artarak 73.4 milyar TL oldu. Aynı tarihlerde 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1.03 TL iken, 3.5 kat artarak 3.89 TL’ye ulaştı.

Lüks yatlardaki KDV’yi, ÖTV’yi sıfırladılar ancak çiftçinin mazotunu unuttular. Aralık 2002’de benzin 1.66 TL, motorin ise 1.30 TL idi. Aralık 2016’da benzin 5.44 TL, motorin ise 4.74 TL oldu.

Aralık 2002’de 1 metreküp su 144 Kuruş, 1 kilovat elektrik 16 kuruştu. Aralık 2016’da bunlar sırasıyla 408 kuruş ve 42 kuruş oldu. Aynı tarihlerde 1 metreküp doğalgaz 39 kuruştan 110 kuruşa, 12 kilogramlık tüp 21.4 TL’den 64.5 TL’ye çıktı. 15 yılda devletin ödediği faiz 700 milyar TL, vatandaşın ödediği faiz ise 317 milyar TL oldu.

Hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye, 113 ülke arasında 99. sıraya düştü. Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke içinde 151. Sırada yer aldı. Son 5 yılda 600 bin çocuk suça sürüklendi. 550 bin çocuk mağdur oldu. Çocukların cinsel istismarı yüzde 434, kadına şiddet yüzde 1400, boşanmalar yüzde 38, fuhuş yüzde 790, tutuklu ve hükümle sayısı yüzde 231, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678, adam öldürme yüzde 261, cinsel taciz yüzde 499 arttı.

Ekonomi-politik boyutlu bu gasp süreci, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümdür/ dönüştürmedir!

“Nasıl” mı?

I.2.1) DÖNÜŞÜM/ DÖNÜŞTÜRME VERİLERİ

Evet bir dönüşüm/ dönüştürme yaşanıyor!

Mesela Betül Soysal Bozdoğan’ın sorularını yanıtlarken Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un dediği gibi: “Eskiden merkezde cami vardı. Ancak Osmanlı’dan sonra, Türkiye’de maalesef bir zulüm tarihi oldu. Bunun adını açık koymak lazım. Öyle oldu ki camilerimiz ahır oldu, yıkıldı, tahrip oldu. Camilerde namaz kıldıracak adam olmadı. Doğru dürüst cemaat yok, imam yok. Çok şükür o zamana göre değişim oldu. Ancak hâlâ manevi oranda camilerimizin içinin boş olduğunu özeleştiri olarak söylüyorum. 120 bin çalışanı olan, her mahallede imamları olan büyük teşkilât. Çok mesafeler alındı ama hâlâ büyük eksiklikler var. Bırakın insanlar camilerde evlensin, düğünlerini camilerde yapsın. Tabii çalgılı, türkülü o manada demiyorum. İkramda bulunsun, dualar yapılsın. Bu anlamda şehirlerin merkezi camiler olsun. İnşallah bu 200 yıllık açığı kapatırız”![32]

İşte birkaç veri:

I.2.2) BASKI(LAR), YASAK(LAR) VE DEVLET ŞİDDETİ

Özgürlüklerin tehdit ilan edildiği coğrafyamız baskı(ların), yasak(ların) ve devlet şiddeti(nin) yurdudur.[58]

Oysa kamusal erkin görevi, bireysel özgürlükleri kısıtlamak değil, tam tersi, özgürlükleri güvenlik çemberi içinde korumaya almaktır. Hâl böyle olunca, güvenlik korkusu salarak özgürlükleri baskı altına almak kesinlikle özgürlükçü bir davranış olarak görülemezken;[59] durum Taha Akyol’un dahi, “Mesele genel otoriterleşmenin bir parçasıdır,”[60] diye itiraf ettiği bir felakettir![61]

I.3) TOPLUMSAL İKLİM(İMİZ)

Böylesine verilerle bezeli toplumsal iklim(imiz), ırkçı/ ayrımcılık, milliyetçi saldırganlık ile paramiliter yasa tanımazlık ve muhbirlikten malûl bir çürümeyle karakterize olma yanında 1930’lar Almanya’sını andırmaktadır. Hızla hatırlatayım…

Yıl 1932… Cumhurbaşkanlığı seçiminde Hitler, en güçlü rakibi Paul von Hindenburg ile ikinci tura kaldı. İkinci turda Hitler yenildi ve Hindenburg Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası yapılan genel seçimde ise Hitler’in partisi Mecliste en çok sandalyeyi kazandı. Hükümet kurmak için koalisyon gerekiyordu. Hindenburg, koalisyon hükümetini kurması için Hitler’i başbakan atadı. Ancak koalisyon kurulmayınca Hitler, Alman Ulusal Partisi’nin desteği ile ülkeyi yeniden genel seçim sürecine soktu.

Almanya’da o tarihlerde Meclisin toplandığı Reichstag’ta çıkan büyük yangın, Hitler’e diktatörlük kapısını araladı. Yangının Hitler’in partisince çıkartıldığı iddia edildi. Hitler, Hindenburg’a imzalattığı bir çeşit OHAL kararnamesi ile vatandaşların çeşitli kişisel ve siyasal haklarını kısıtladı. Ardından Hitler’in partisi ve Alman Ulusal Partisi dışındaki tüm partilerin seçim çalışmaları durduruldu.

Hitler’in partisi, bu koşullarda yüzde 44 oy ile tek başına iktidar oldu, ama salt çoğunluğu elde edemedi. Daha çok yetki isteyen Hitler’e diktatörlük yolu açıldı.

Yıl 1933… Hitler, Meclisten “geçici” yetkiler istedi. Hitler’e ve hükümetine “Meclisin salt çoğunluğunun onayına gerek görmeden yasa yapma yetkisi” istedi! Bu istemin kabulü için Meclisin üçte birinin “evet” demesi gerekiyordu.

Oylamanın yapılacağı gün Hitler’in polisi Meclisi kuşattı. Bazı sosyal demokrat milletvekilleri Meclise sokulmadı. Seçimlerden önce 81 Komünist milletvekili de gözaltına alındı!

Sonrası, Adolf Hitler’in, “Ben dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların güçsüzlüklerini kullanmak için geldim”... “Yeterince büyük bir yalan söyleyip yeterince sık tekrarlarsanız inanılır”... “Yaşamak isteyenler bırakın savaşsınlar; bu mücadele dünyasında savaşmak istemeyenler, yaşamayı hak etmezler”... “Bir gün gelecek, öldürmediğim her Yahudi için bana küfredeceksiniz,” haykırışları eşliğinde, malum…

Bunları unutmadan ilerlersek: Hicri İzgören’in ifadesiyle, “Toplumsal ayrımcılık ve ırkçı söylem nefretin ve şiddetin yaygınlaştırılmasında her zaman başvurulan bir araç oldu bu ülkede ama denilebilir ki hiçbir dönemde bu kadar ivme kazanmadı. Ötekileştirme ve ayrıştırma sorunu bugün artık her zamankinden daha güçlü bir şekliyle devletin en başından başlayarak uygulanan ve tavandan tabana yayılan bir politika hâline gelmiş durumda. Bu alandaki yaftalamalar öyle etkin bir hâl aldı ki; ‘ya bendensin ya da düşmansın’ noktasında nefret ve kine bulanarak kendinden olmayanı, farklı düşüneni ‘terörist’ görme ve gösterme noktasına kadar gelindi. Bu tehdidin okları artık toplumun her kesiminden insanı hedef almış durumda. Bu yapı, bunun toplumda kabul görmesi için de her türden demagoji ve hamaseti mübah sayıyor.

Türkiye’de siyaset, hamaset konusunda oldukça ustalaşmıştır. İşin acı tarafı hamasetin siyaset üzerinden işe yaradığı tecrübeyle sabittir bu ülkede. Haber takibi yapmayan, masa başında dikte ile haber yazan bir basının dayatma ve manipülasyonuna kanan bir halk gerçekliği buna yeterli bir ortam hazırladı her zaman.

Hamaset, bir tür rant kapısı, Türkiye siyasetinin milli yakıtı sanki. İçi boş kahramanlık edalarıyla, ‘Vatan-Millet-Sakarya’ edebiyatıyla tam gaz ileri… Laf kalabalığı demogojiyi de yedeğine alıp mesnetsiz iddialarla ve algı yaratma üzerinden suçlamalarla halkın önyargılarına ve korkularına dayalı olarak yürütülen bir siyaset bu. Yetmedi, buna duyguyu yok edip insaf ve vicdanın devreden çıktığı Makyavelist tavrı da eklemek gerek.

Bu sayede kaçınılmaz olarak bir algı yönetimi uygulanır. Halkın düşünce olarak olgunlaşmamış ve henüz bir davranış kalıbına girmemiş ön kabullerini yönetmeyi, nüfuz etmeyi, değiştirmeyi ve biçimlendirmeyi esas alan bu yönetim tarzı toplum nezdinde her zaman kabul gördü ne yazık ki. Türkiye’de demokrasiye, toplumsal ve bireysel özgürlüklere karşı yıllardır devam ettirilen psikolojik savaş, bu algı mühendisliğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Toplumun, sade vatandaşın kimi konulardaki görüşlerini, sendrom ve fobilerini de tüm bu mühendislikler oluşturmuştur.

Yıllarca otoritenin yüceltilmesine, hatta kutsallaştırmasına dayalı bir itaat kültürü üretildi. Ayırımcı ve dışlayıcı bir söylem geliştirildi. Milliyetçilik zorunlu ve buyurgan ideoloji olarak sunuldu. Kin ve nefret kültürüyle eğitilip yetiştirildi bu ülkede insanlar. Siyaset erbabının kışkırtıcı, ayırımcı ve önyargılı dili de eklenince, Türkiye’de zaten öteden beri var olan düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü.

Yıllardır yalan yanlış bilgilerle sürekli bölünmekten korkan bir devlet mantığıyla cumhuriyetten bu yana birileri ülkeyi bölüp parçalamak istiyor algısı oluşturuldu. Türk halkının bilinçaltına bu inanç zerk edildi. Böylelikle kimileri kendisini bu ülkenin tek sahibi görüp ‘öteki’ni dışlayıp düşman belledi. Kendisine sunulanı irdelemekten, sorgulamaktan aciz bireylerden oluşan toplumların varacağı bir menzil yoktur. Bu tür bir yapı hem tek tek bireylerin (aslında birey olmamış, özne olmamış demek gerekir) ve toplumların tarihi felaketlerle doludur.”[77]

İşte kimi çürüme kareleri!

Irkçılık/ ayrımcılık…

Kendi “yasa”larını (bile!) tanımazlık…

OHAL’in vukuatlarına gelince…

Paramiliter icraat ve tehdit…

Muhbirlik/ itirafçılık!

AYRIM: “ANAYASA”, BAŞKANLIK, REFERANDUM!

“Başkanlık” dayatmasının “anayasa değişikliği”ni böylesi bir ortamda “konuşuyor”(?) ve referanduma gidiyoruz!

“Ağır bir devlet krizine ve toplumsal travmaya yol açan 15 Temmuz kalkışması sonrasında ortaya çıkan direnişçi sivil irade, devletin yeniden yapılandırılmasını mümkün kılacak bir normatif düzen inşasını da ilham ve/ya icbar etmektedir. Kuşkusuz söz konusu normatif hiyerarşik düzenin üst metnini ifade eden Anayasaların maddi kaynağını millet iradesinin biçimlendirici ruhu oluşturmaktadır,”[103] maruzatıyla “gerekçe”si kotarılmak istenen başkanlık anayasası dayatması, coğrafyamızın “Anayasa özürlülüğünün tarihi”nde[104] “yeni” bir aşamadır!

Bu aşamayı irdelemek için öncelikle “Anayasa Nedir?” sorusunu yanıtlamak gerekir. Çünkü anayasalar söz konusu olduğu zaman dilekler, iyi niyetler, beklentiler işin içine karıştırılmaz. Anayasalar nihayetinde, bağlayıcı metinlerdir; uygulayanın kişisel iradesinden bağımsız olarak, kendi kurallarına uyumun güvencesini yarattığı oranda anayasa olarak nitelendirilebilirler.

Kabaca 1789’dan beri anayasalar, bireyin hak ve özgürlüğü ile toplumun eşitliğini sağlayan değerlerin iktidarlar tarafından sınırlandırılmaya çalışılması nedeniyle, hükümet ve meclisleri, halk adına yargı ile denetlemek ve frenlemek isteminin belgeleridir.

Bu nedenle; yasama, yargı ve yürütmenin ayrı güçler olarak görevlerini sürdürmeleri, anayasanın güvence altına almayı amaçladığı toplumsal yaşam için hayati önem taşır!

Bu çerçevede “Anayasa Nedir?” sorusunu en yalın hâliyle yanıtlayacak olsak, “Devleti sınırlayan temel hukuk metnidir,” diyebiliriz.

Anayasaların ortaya çıktığı tarihsel bağlam ise kısaca şöyle özetlenebilir: XVII. yüzyıldan itibaren güçlenmeye başlayan burjuva sınıfı, servetini, mülkünü korumak ve “girişim özgürlüğü”ne sahip çıkmak için kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını talep etmeye başlamış, keskin mücadeleler neticesinde devlet karşısında bireyin ve özel mülkiyetin dokunulmazlığını garanti altına alan ve anayasa adını verdiğimiz metinler şekillenmiştir.

Dolayısıyla “parlamenter demokrasi” ya da Marksist adlandırmayla “burjuva demokrasisi”, “sınırlı devlet” ve “yasalara dayalı yönetim” ilkeleri üzerine inşa edilmiştir.

“Anayasacılık hareketleri” adını verdiğimiz hareketlerin mantığı da aynı şekildedir: Bir hukuki belge aracılığıyla iktidarın keyfi yönetimini engellemek, gücü devlet içinde dağıtmak, kuvvetler ayrılığını tesis etmek, iktidarı hukuk kurallarıyla bağlamak, hukuka uymadığı takdirde onu kimi yaptırımlarla karşı karşıya bırakmak… Bunu yaparken ise o iktidarın yönetimi altında yaşayan topluluğun hem yurttaş hem insan olmaktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerini garanti altına almak, ona hukuki bir güvence sağlamak.

Dolayısıyla anayasa teorisi açısından bakıldığında, eğer “anayasa” adı verilen bir metin, iktidarı sınırlamıyorsa, kuvvetler ayrılığını tesis etmiyorsa, gücü dağıtmak yerine yürütmede ve tek bir adamın/tek bir partinin elinde topluyorsa, orada ancak sözde bir anayasadan bahsedilebilir. O devlet ise bir “anayasal devlet” değil, sadece “anayasalı” bir devlet olabilir. Yani anayasa adlı bir metne sahip olmanız, sizi anayasal bir devlet yapmaz, sadece anayasası olan bir devlet yapar ki, ikisi arasındaki farkın ne olduğu söylediklerimizden anlaşılıyor olmalıdır.[105]

Teorik ve soyut olarak anayasalar, devlet için bir “çatı kavram”dır. Bu kapsamda “hukuk devleti” söyleminde yasal düzenlemelerin tümü, anayasalar ile saptanan yörüngeler temelinde varlık ve meşruluk kazanır. Bu temel nitelik, tarihsel süreçte anayasaların, yalnızca bir maddeler toplamı olmanın ötesinde, birer bilinçlendirme kurumu ya da toplumda hukuk bilincini güçlü kökleştirme aracı niteliğini kazanmalarına yol açar. Sözü edilen türden bir bilinç kökleşmediği takdirde, en ideal diye nitelendirilebilecek anayasa metinleri bile toplumda bir “süs” olarak kalır.

II.1) ANAYASA ÖNERİLERİ!

16 Nisan 2017’de referanduma sunulacak paketle anayasal sistemden ‘sıkıyönetim’ çıkarılıyor, ancak bununla ilgili önlemler daha alt (ve askeri komutanın devreye sokulmadığı) güvenlik evresi olan olağanüstü hâl uygulamasına dahil ediliyor.

Değişiklikler kabul edilirse, OHAL’de bakanlar kurulunun kanun hükmünde kararname ile yaptığı uygulamaları artık cumhurbaşkanı tek imzayla gerçekleştirebilecek.

Öğretim üyelerinin rektör seçimine son verilmesi gibi hâkim ve savcıların üst kurullarına üye seçme hakları da sona eriyor. (Şu anda HSYK’da 22 üyeden 6’sını atayan cumhurbaşkanı, yeni modelde 13 üyeden 6’sını belirleyecek; kalan 7 üye için TBMM’de seçim yapılacak.)

Bu kadar da değil!

Madde 2’ye göre, yeni başkan kendisine çok sayıda başkan yardımcısı atayacak ve bu yardımcılar, ilkokul mezunu olabilecek, 18 yaşında tecrübesiz olabilecek, yemin etmeyecek. Başkan isterse, oğlunu ya da kızını, akrabalarını oraya atayabilecek. Yetki sınırlamas

- Gaziantep Haberler, Temel Demirer tarafından kaleme alındı
https://www.gaziantephaberler.com/makale/7908366/temel-demirer/alayina-isyan-evetin-referandumunda-hayir