ABD SEÇİM(SİZLİK)İ: MADE IN USA

“Her şeyden önce,

zor anlardan korkmayın.

En iyisi onlardan gelir.”[1]

Geleceğin önünü açıp biçimlendiren hızlandırılmış (ve sıkışık) bir tarihsel süreçteyiz; “Eski dünya ölüyor ve yenidünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarların zamanı,” diyen Antonio Gramsci’nin ifadesindeki üzere.

Bu güzergâh hem “içeri”de, hem de “dışarı”da patlayıcıları tüm tehditleri ile biriktiriyor.

Bu bağlamda yaşanan traji-komik ABD hikâyesi -kanımızca- çöküş/ çözülme tohumlarını içinde barındıran bir momenttir.

Küresel çaplı kapışmanın, hegemonya mücadelesinin, sürdürülemez kapitalizmin kriziyle beslenen altüst oluşun devreye soktuğu fragmantasyon ve polarizasyon ile karakterize olan seçimle ulaşılan ufuk, “Amerikan İmparatorluğu” için sonun başlangıcı mıdır? Bazı açılardan “Evet” demek zor! Ancak bir de “Ama” var ki, son “seçim parodisi” de bunun göstergelerinden birisi.

ABD’nin son “seçim(sizlik)i, “liberal” olduğu iddia edilen ABD’nin güçler ayrılığı, denetleme-dengeleme organları vb. ile övünen son derecede güçlü ve karmaşık emperyalist (oligarşik) devlet yapısında nelerin yaşanabileceğine ilişkin önemli derslerle dolu: ABD emperyalizmi, “liberal demokrasi”, seçim ve Joe Biden’e “güven(ilir mi?)” konusunda ve Yuval Noah Harari’nin, “İnsanlar bilinmeyenden korktukları için değişimden kaçınırlar. Ancak tarihin tek değişmezi, her şeyin değiştiğidir,” uyarısını hatırlatırcasına!

ABD GERÇEĞİ

ABD emperyalizmi, tekelci kapitalizmin saldırganlığının bugündeki seviyesini tanımlar.

O bir askerî-sınaî kompleks örneğidir. “Özgürlük” adına Amerika’daki ırkçılığın, kapitalist iktidar ve mülkiyet ilişkileriyle iç içe geçmiş hâlidir.

“Nasıl” mı?

Hatırlanırsa tarih bunun en büyük tanığı, kanıtı!

Bilindiği gibi 4 Temmuz 1776’da Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunu ilan eden Bağımsızlık Bildirgesi, devrimin, baskıcı ve halkın ‘mutluluğu’ açısından zararlı hâle gelen hükümetlerin iktidardan indirilmesinin meşru ve hatta gerekli bir olduğunu ilan ediyordu…

11 Haziran’da Philadelphia’da toplanan Kıta Kongresi, bir Bildirge taslağı hazırlama görevini Beşler Komitesi’ne verdi. Bu komite; Pennsylvania’dan Benjamin Franklin, Massachusetts’tan John Adams, Virginia’dan Thomas Jefferson, New York’tan Robert Livingston ve Connecticut’ten Roger Sherman’dan oluşuyordu.

Bağımsızlık Bildirgesi, şu sözlerle başlıyordu: “İnsanları ilgilendiren olaylar sırasında, bir halkın kendisini bir başkasına bağlayan siyasi bağları çözmesi gerekli hâle gelir…”

Ardından da şu dikkat çekici savla devam ediyordu: “Biz şu gerçeklerin tartışmasız olduğunu savunuyoruz: bütün insanlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları onlara devrolunamaz bazı haklar vermiştir; yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakları bunlar arasındadır.”

Bağımsızlık Bildirgesi, devrimin, baskıcı ve halkın “mutluluğu” açısından zararlı hâle gelen hükümetlerin iktidardan indirilmesinin meşru ve hatta gerekli bir aracı olduğunu ilan ediyordu. Jefferson, bu ilkeye bağlı kaldı ve Amerikan Devrimi’nden ilham alan Fransa’daki kitleler, Kral XVI Louis’den ve aristokrasiden kanlı bir intikam alınca, en ufak bir alınganlık göstermedi. Jefferson, Louis’nin “Tıpkı diğer suçlular gibi” cezalandırılması gerektiğini ilan etti…

Jefferson’ın köle sahibi olduğu ve köleliğe tavizler verdiği inkâr edilemez tarihsel gerçeği, onun yaşamının büyük ironisini, hatta trajedisini temsil etmektedir…

1775-83 Amerikan Devrimi, kölelik sorununu çözüme kavuşturmadı. Bunun nedeni, Jefferson’ın ya da köle sahibi Washington gibi devrimin diğer önderlerinin çözümü engellemesi değildi.[2]

Yani “ABD patentli egemen özgürlük söylemi” hep köleleştirilme için kullanıldı 1898 İspanya’dan “kurtarılan” Küba’dan 2003’de Saddam’dan “kurtarılan” Irak’ın köleleştirilmesine dek!

Irkçı köleleştirme,[3] sömürgeci emperyalist ABD’nin “raison d’etat”sıyken; kapitalist baskı/ terör aygıtının, yargısı ve kolluk kuvvetleri ile siyahî Amerikalılara ve yoksullara karşı uyguladığı orantısız şiddetin, ırkçı cinayetlerin ve kurumsal ırkçılığın temeli “Kapitalist Amerikan Rüyası”dır ve Karl Marx’ın ifadesindeki gibi, “sermaye” bu hâlde “tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış”tır.

New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Güney Işıkara, “ABD’de ana akım siyasetin merkezi çöküyor. Bu dalgalar sürecektir. Irkçılık sadece toplumda değil, ülkenin kodlarında, kurumlarında bir sorun. Ülke kurumlarının içine işlemiş ırkçılık”tan[4] söz ederken; “Amerika’da genç ve beyaz olmamak ne demek? Ekmek almaya bile giderken şüpheli damgası yiyebilirsiniz… Sistem beyazlara daha üstün hissetmelerini sağlıyor,”[5] diye hatırlatıyor Johanna Roth…

Bu durumda “ABD’de ne oluyor?” sorusuna yanıt ararken hem bombaların sisi dumanı içinde parlayan koru, hem de tutuculuğun kendini savunmak için nasıl çabaladığını görüyoruz. Liberal yalan iflas etti, kapitalizm her türden gericilik, ırkçılık olmadan, insanî olana nefret duymadan varlığını sürdüremiyor. Siyah vatandaşı boğarak öldüren polis, ırkçılığın gittikçe küçülttüğü beyninde o hep beslenen tehlikeyi hissettiği için “nefes alamıyorum” diyen siyahın çığlığına aldırmadı. Kendini devlet sanıyor; gerektiğinde kesip atılacak gereksiz bir parça olduğunu bilmiyor.[6]

“Nasıl” mı?

  1. i) Amerika’da George Floyd cinayetinin üzerinden henüz üç hafta bile geçmemişken, Rayshard Brooks polis tarafından öldürüldü.[7]
  2. ii) ABD’nin Wisconsin eyaletinde siyah Jacob Blake’in yakın mesafeden ve sırtından beyaz bir polis memuru tarafından vurulmasının ardından üç gündür devam eden gösteriler sırasında 17 yaşındaki Kyle Rittenhouse adlı bir beyaz genç, uzun namlulu silahıyla protestoculara saldırdı, iki kişiyi öldürdü. Bölgede polislerin ise sivillere silah dağıttığı tartışılıyor.[8]

iii) ABD’de Donald Trump’ın açıklamalarından da cesaret alan polis bu kez Los Angeles kentinde, “kanunsuz şekilde bisiklet sürdüğü” iddiasıyla siyah yurttaş 29 yaşındaki Dijon Kizzee’i 31 Ağustos 2020’de katletti.[9]

  1. iv) 4 Aralık’ta ABD’nin Ohio eyaletindeki Franklin County’de 23 yaşındaki siyah Amerikalı Casey Goodson, şerif yardımcısı ve Baptist Kilise papazı Jason Meade tarafından evinin önünde vurularak öldürüldü. ABD’nin Ohio eyaletinde herhangi bir suç kaydı bulunmayan 23 yaşındaki bir siyah Amerikalıyı öldüren şerif yardımcısının sızan ses kaydında “İnsan avlıyorum, bu harika bir iş, işimi seviyorum” dediği ortaya çıktı.[10]
  2. v) Faşist gruplar, bir süredir, Arizona, Colorado, Georgia, Kentucky, Minnesota, Vermont Wisconsin gibi birçok eyalette sokak gösterileri düzenliyor.[11]
  3. vi) ABD-Meksika sınırında ailelerinden zorla koparılan 545 göçmen çocuğun ebeveynleri bulunamıyor.

‘Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin (ACLU) verilerine göre, Trump yönetiminin, Orta Amerikalı göçmenlerin ABD-Meksika sınırı üzerinden girişini önlemek amacıyla 2018’den beri uyguladığı “sıfır tolerans” politikası sonucu bin 500’den fazla çocuk ailelerinden ayrı düşerken yalnızca 485 çocuğun ailesinin yeri belirlendi.

545 çocuktan yaklaşık 3’te 2’sinin ailesinin, kendi ülkelerinde olduğuna inanıldığını ifade eden ACLU, bir mahkeme dosyasında, gönüllülerin söz konusu çocukların ailelerini bulabilmek için aramalar yaptığını ancak bu aramaların pandemi nedeniyle sekteye uğradığını kaydetti.

Çocukların ailelerinden ayrılmasına son verilmesi için dava açan ACLU avukatı Lee Gelernt, ailelerinden koparılan göçmen çocuklardan 207’sinin beş yaşından küçük olduğunu belirtti.[12]

Daha da fazlası olsa da burada duralım!

“AMERİKAN KÂBUSU”

Tüm bunlara karşın Amerika’da yaşayanlar değil; dünyanın her yerindeki insanlar ABD’deki rejimin “demokrasi” olduğu yalanına sarılıyorlar; oraya, demokrasinin beşiği, “Özgürlük ülkesi/ Land of the free” diyorlar!

“Oysa ABD kurulduğu 1783 yılından beri demokrasinin yanından bile geçmedi…

Gerçi bir demokrasi vardı ama orada geçerli olan köle sahiplerinin demokrasisiydi…

Devletin kuruluşunu izleyen ilk 34 yılın 32’indeki devlet başkanları köle sahibiydi…

Oradaki rejimin demokrasiyle, özgürlükle bir ilgisi yoktu ama şiddetin ve devlet terörünün merkezi olduğu kesindi…

Kıtanın yerli halkları vahşi jenositlerle (soykırımlarla) yok edildi…

Milyonlarcası hunharca katledildi, katliam artıkları da rezervasyon denilen alanlara hapsedildi…

Afrikalı Siyahlar hayvanlar gibi avlanıp gemilere yüklenerek ‘yeni dünya’ya taşındı…

Devlet köle emeği üzerinde yükseldi…

Yeni rejim Avrupalıların üstün sayıldığı ırkçı kolonyalist kültür üzerine bina edilmişti…

Demokrasi ve özgürlük şampiyonu ABD’nin yönetici elitinin Afrikalı kölelere reva gördüğü muamele, insan havsalasını zorlayacak boyutlardaydı…

‘Zenci’ denilen siyahî kölelerin maruz kaldığı vahşet ve kıyıcılığı - işkence, katl, aşağılama, ölesiye çalışmaya zorlama- anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalırdı…

Birleşik Devletler sadece mülk sahibi Beyaz Hıristiyanlar için ‘demokrasi ve özgürlük’ ülkesiydi… Sınırsız sömürme özgürlüğü densin…

ABD’yi köle sahiplerinin, kapitalistlerin kurduğu/kurdurduğu iki parti yönetiyor…

İnsanlar her dört yılda sandığa gidip, oligarşinin iki partisinden birine oy veriyor…

Oligarşinin bir partisine değil de diğerine oy vermekle şeylerin seyri değişir miydi? Lâkin bir işe yaradığı aşikâr; kitleleri aldatmaya/oyalamaya yarıyordu…

Esasen seçilenler seçenleri temsil etmiyordu…

Ortada gerçek bir temsil ilişkisi de yoktu…

Zaten Kongre üyelerinin yüzde 39’u milyoner…

Kendilerine oy verenlerle değil, başka şeylerle ilgileniyorlar…

Zamanın çoğunu fon toplamakla geçiriyorlar…

Geride kalan 10 yılda federal hükümete güven yüzde 15’le yüzde 20 arasında seyrediyor,”[13] diye hatırlatıyor Fikret Başkaya…

İtirazı olan var mı? Olabilir mi? O hâlde!

Ancak bu kadar da değil!

2020 Ekim’inde Amerikan Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere göre, ülkenin 330 milyonluk nüfusunun altta kalan yüzde 50’si kişi başına 12.600 dolar, toplam 2.08 trilyon dolar servete sahipken, en zengin yüzde1 kişi başına 10.4 milyon dolarla 34.2 trilyon dolar bir serveti kontrol ediyordu.

En zengin 50 Amerikalı şahsiyetin mal varlığı toplumun yoksul yüzde 50’sinin toplam serveti kadar. Covid-19 pandemisinin patlak vermesiyle birlikte piyasaya 3 trilyon dolar pompalanması borsaları havalara uçurdu. Salgın ortamında teknoloji şirketlerinin ürünlerine rağbetin artması da buna eklenince Amazon’un Jeff Bezos’u, Microsoft’in Bill Gates’i; Tesla’nın Elon Musk’ı gibi şahsiyetler servetlerine servet katmayı sürdürdüler.

Nüfusun yüzde 1’i doğrudan veya fonlar aracılığıyla borsanın yüzde 52.4’üne, sonraki yüzde 9’u ise yüzde 35.8’ine sahip. Dikkat çeken bir nokta da, emek piyasasına yeni katılan gençlerin ülkenin zenginliğinden pay alamamaları. Milenyum kuşağı olarak adlandırılan 1981 ile 1996 arasında doğanlar, işgücü içerisinde 72 milyon kişi ile en büyük ağırlığa sahip kesim. Buna karşın ülkedeki servetin sadece yüzde 4.6’sı onlara ait.[14]

ABD’deki durum aslında sınıf mücadelesinin sertleşeceğine işaret etmektedir. Milyonlarca insan işsiz, yoksul ve geleceksizdir; toplumsal çelişkiler giderek derinleşmektedir. Toplumun yüzde 1’i 34 trilyonluk bir servete hükmederken, toplumun yarısının toplam zenginliği yalnızca 2 trilyon dolardır. Dolayısıyla Trump gidip Biden geldiğinde de toplumsal eşitsizlikler ve sorunlar yerinde durmaya devam edecek, giderek daha da yoğunlaşacaktır.[15]

Çünkü Bernie Sanders’in, “Dokuz ayda Amerika’da 651 milyarderin serveti 1 trilyon dolardan fazla arttı. Aynı süre içerisinde işçi sınıfı, yaşlılar ve engellilere 1.200 dolarlık bir çekle hayatta kalmaları söylendi. Milyarderlere 1 trilyon. Geri kalana 1 200 dolarlık bir çek. Bu ahlâksızlıktır,”[16] notunu düştüğü tabloda coronavirüs gerekçesiyle işyerlerinin kapandığı 2020 Haziran’ında sayısı 42 milyona çıkan işsizlerin sadece 10 milyonu işine geri döndü. Buna rağmen işsiz sayısı coronavirüs salgını öncesine göre hâlâ 11.5 milyon fazla. “Büyük kapatma” geride kalmasına rağmen hâlâ her hafta 800-900 bin insan ilk kez işsizlik sigortasına başvuruyor. İşsizlik sigortasından yararlanan işsizlerin sayısı hâlihazırda 13 milyon civarında seyrediyor fakat işsizlik sigortası için yeterli kaynak aktarılmadığı ve bu nedenle işsiz kaldığı hâlde işsizlik sigortası ödeneği alanların sayısının giderek azalacağı tahmin ediliyor. İşinin yanı sıra arabasını, evini kaybeden Amerikalıların sayısında büyük bir artış yaşanıyor. 30 milyondan fazla insan hiçbir sosyal güvencesi olmadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

İşçi ve emekçilerin durumu buyken dolar milyarderlerinin sayısı ve servetleriyse katlanarak artmaya devam ediyor. ABD’de 30 yılda en zengin yüzde 1’lik kesimin zenginliği 275 kat artmış, en zengin 400 kişi nüfusun en yoksul yüzde 60’ının toplam varlığından daha büyük bir zenginliğe sahip hâle gelmişti. Coronavirüs salgını nedeniyle bu eşitsizlik daha da derinleşti. En zengin yüzde 1’lik kesim içinde bulunan kimi milyarderlerin serveti her gün birkaç milyon dolar artış gösterdi. Bu milyarderlerden biri olan Amazon şirketinin sahibi Jeff Bezos’un serveti 200 milyar doları geçti. Çelişkinin daha rahat anlaşılması için şöyle bir örnek verelim: Bezos sadece bir saniyede ortalama asgari ücretli bir Amerikan işçisinin bir saat çalışarak kazandığı paranın 350 katından daha fazla para kazanıyor![17]

Yaklaşık 332 milyonluk nüfusu ile dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi ABD’de açlıkla mücadele eden milyonlarca insan bulunuyor. ABD’de açlık problemi yeni değil.[18] Coronavirüs salgınından önce 2019 verilerine göre 35 milyon insan açlıkla mücadele ediyordu.[19]

Kolay mı? Dünyanın en zengin ülkesi ABD’de, 2019’da “kişi başına düşmeyen (milli) gelir 62 bin 606 dolar”ken; nüfusun yüzde 58’i geçim sıkıntısı çekiyor. Birçoğu da birkaç işte çalışmadan ayın sonunu getiremiyor. 65 yaş üstü çok sayıda insan emekli maaşıyla geçinemediği için çalışmak sorunda. Amerikalıların yüzde 40’ının (yaklaşık 130 milyon kişi) acil durumlarda kullanabileceği bankada 400 doları bile yok… 80 milyon insan (nüfusun yüzde 25’i) önemli sağlık sorunuyla karşılaştığında tedavi masraflarını ödemekte zorlanıyor. Geride kalan 10 yılda 50 bin sağlıkçı kadrosu iptal edildi ve onlarca hastane ve sağlık kurumu kapandı… 1985 yılında orta düzeyde eğitimli 4 çocuklu bir ailenin, temel ihtiyaçlarını (konut, beslenme, sağlık bakımı, ulaşım, eğitim…] karşılamak için 30 hafta çalışmak yetiyordu. Bugün 53 hafta çalışmak zorunda…

Son yıllarda yetişkin nüfusta ölüm oranının yükselmekte oluşu da şaşırtıcı değil. Geride kalan 20 yılda sefalet ortamına sürüklenmenin sonucu 600.000 insan intihar etti…

Neo-liberal gerici ekonomik ve sosyal politikaların doğrudan sonucu olarak, zengin-yoksul uçurumu daha da büyüdü… Esasen kapitalizm dahilinde başka türlü olamazdı…

Nitekim en zengin binde bir [yüzde 0.1], yüzde 90’nınki kadar servete sahip. En zengin 3 kişi nüfusun yarısı kadar zenginliğin sahibi…

Bundan 40 yıl kadar önce bir şirket yöneticisi [CEO] ortalama işçi ücretinin 40 katını kazanırken, bugün fark 278 kat…

Ortalama bir beyaz aile bir siyah aileden 13 kat fazla kazanıyor…

Tabii sosyal eşitsizlik de artan şiddetle birlikte yol alıyor…

Her 15 dakikada bir kişi ateşli silahla öldürülüyor. Bu oran, diğer Batılı ülkelerin 25 katı… (ABD’de 100 kişiye 121 silah düştüğünü de unutmamak gerekir!)…

Her yıl 1 milyondan fazla cinayet, ırza geçme, hırsızlık, her türden şiddet suçu işleniyor. 6.7 milyon kişi cezai takip altında… Dünyada hapisteki tüm kadınların üçtü biri ABD’de…

İşte Rene Magritte’in, “Gördüğümüz her şey başka bir şeyi gizler, her zaman gördüklerimizin gizlediğini görmek isteriz,” uyarısını anımsatan “liberal demokrasi” modeli ya da “land of the free”nin gerçeği böyleyken; Trump mı, Biden mi nafile ikileminin seçim(sizlik) labirenti devreye girdi.

Burada bir parantez açıp; Charles Bukowski’nin, “Neden hep kötü ile daha kötü arasındaydı seçimlerimiz?”

Peter Moon’un, “Tarih boyunca hükümdarlar, ancak onları destekleyen insanların olmasına izin verdiği kadar güçlüdür.”

Max Weber’in, “Demokraside insanlar güvendikleri bir lider seçerler. Sonra seçilen lider, ‘Şimdi sus ve bana itaat et’ der. İnsanlar artık o partinin işine karışmakta özgür değildir,” uyarılarını anımsatalım!

NAFİLE İKİLEM SEÇİM(SİZLİK)İ

Hayri Kozanoğlu, “İyi ki Amerikan seçmeni değilim. Çünkü 3 Kasım’da bir oyum olsa Trump gibi pespaye bir şahsiyete karşı tavırsız kalmayı kabullenemez, buna karşı Biden gibi sağcı bir düzen figürüne destek çıkmayı da içime sindiremezdim,”[20] derken; çok önceleri, “Demokratlara ya da Cumhuriyetçilere oy veren işçi, oyunu çöpe atmaktan daha kötüsünü yapmaktadır. O bir sınıf kaçkını ve kendisinin en kötü düşmanıdır,” diye haykırmıştı Eugene Debs!

“ABD’de demokrat-ilerici seçmen seçimlere, ‘faşizm sürecini’ durdurma umuduyla, ‘demokrasiyi’ kaybetme korkusu arasında belirsizlik içinde gidiyor,”[21] notu düşülüp, “gerekçe”lendirilmeye kalkışılsa da, “Trump’a karşı Biden”ci “ehven-i şer”çi tutum(suzluk) seçmek falan değildir!

Çünkü 4 Kasım 2020 seçimde 83 binden fazla oy alan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’nin başkanı adayı Gloria La Riva’nın “Asıl diktatörlük kapitalizmin kendisi”[22] veya John Davis’in, “ABD seçimlerine demokrasi denebilir mi?”[23] ya da Yeşil Parti’nin başkan adayı Howie Hawkins’in, “Demokrasi değil seçim sanrısı,”[24] vurgusuyla işaret ettikleri gerçeği “es” geçmektedir.

Çünkü ABD’de tartışmalar -denize düşen yılana sarılır misali!- “Trump seçimleri kaybetmezse,” açmazına takılıp kalmıştır. Yani Trump’sız vurgusu, Biden’cılığa takılıp, onu aşmaya cüret edemeyen bir teslimiyette ifadesini bulmuştur.

WASP (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) üstünlüğü anlayışı, ırkçılık, şovenizm, Evanjelizmde cisimleşen dinsel gericilik, vahşi kapitalizm, Amerikan emperyalizmi ve katıksız işçi sınıfı düşmanlığı oluşturup; üstelik, sadece ABD’de değil tüm dünyada faşist güçlerin hamiliğine soyunan bir ekibin temsilciliğini üstlenen Trump elbette büyük bir sorundu; ancak Biden da öyle! Çünkü her ikisini de ABD emperyalizminden soyut ele almak, irdelemek mümkün değildir ve olamaz da!

Trump’ın ne olduğu “sır” değilken;[25] “ABD kapitalizminin zirvesindekiler Trump’ın artık gitmesi gerektiğini söyledi”[26] ve Biden da “ABD’de Demokratik Korku”yu[27] arkasına yedekleyen liberal yaygaralar eşliğinde sahnedeki yerini ald(ırtıld)ı.

LİBERAL BIDEN Mİ?

“Ama haksızlık etmeyelim Biden liberal” mi dediniz!

“Liberalizm” dediğiniz şey, her ne ise; Yuval Noah Harari’nin, “Ordular, polisler, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun davranmasını sağlamak için çalışır,” tanımıa uygun düşen ve Maximilien Robespierre’in, “İyi yurttaşlar sessizliğe mahkum edildiğinde, alçaklar hükmeder,” saptamasıyla betimlenen hâlden başka bir şey değildir ve “ABD çürük zeminindeki demokrasicilik oyunu”[28] da farklı olamaz! Bu bir…

İkincisine gelince; ABD Le Moyne Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden Yrd. Doçent Yunus Sözen’in, “ABD demokrasisi için sıkıntılı zamanlar başladı,”[29] vurgusu.

Üçüncüsü (ve en önemlisi): “Kapitalizm-demokrasi evliliğinin geleceğinin belirsizliği söz konusu… ABD’de de durum tam böyle,”[30] diyen Prof. Dr. Murat Somer’in saptaması!

Malum üzere: Liberal demokrasi kavramındaki “liberal” sözcüğü sermaye sınıfının devlet müdahalesinden kurtularak “serbestleşmesine”, istediği gibi üretim ve ticaret yapma, sermaye ve servet biriktirme hakkına işaret eder. Sermayenin bu haklarını koruyan devlet, bu “serbestliği” toplum çıkarı adına sınırlamayı, liberal demokrasi yerine “toplumsal demokrasiyi” koymak isteyenleri etkisizleştirir. Liberalizmin haklar ve özgürlüklere koyduğu sınırları kabul etmeyenler, bu itirazlarına siyasi biçimler kazandırmaya başladıklarında “düzenin” türlü şiddet araçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Liberal demokrasi, karşıtlarını susturan “otoriter” bir siyasi düzendir.[31]

ABD’de olduğu iddia edilen liberal demokrasinin, aslında otoriter bir emperyalist/ kapitalist düzen olduğunu görebilmek için, soruna tarihin ışığında bakmak yararlı olabilir.[32]

Ayrıca liberal versiyonu ile “kapitalist gerçekçilik”, insanlığın “yaşam dünyasını” yalnızca kapitalizmin sınırları içinde düşünebilir: Başka bir “dünya” olanaklı değildir. Ancak yeni bir yıla girerken “kapitalist gerçekçiliği” yaşatan, liberal demokrasiyi, piyasa ekonomisini, insana ilişkin egemen ideolojik varsayımları anlatan ideoloji verimliğini hızla kaybediyorlar.[33]

‘The Financial Times’da Martin Wolf’un ‘Liberal Demokrasinin Soluklaşan Işığı’ başlığını taşıyan denemesi, dünya halklarının liberal demokrasiye ilgisinin, güveninin zayıfladığını; Oxford Üniversitesi’nden tarihçi Prof. Timothy Garton Ash’ın araştırması da XXI. yüzyılda, liberal demokratik olmayan ülkelerin sayısının, olanların sayısını geçtiğini gösteriyor.[34]

BIDEN’IN KİMLİĞİ

Joe Biden, Demokratların olduğu kadar müesses nizamın da adayı… Demokratik Parti’nin yaşı oldukça ilerlemiş bir Başkan’ın karşısına kendisinden de yaşlı bir adayla çıkması, kadro kıtlığından çok devlet geleneğine ve devlet aklına dönüş zaruretinin sembolüydü. Biden, 47 yıllık devlet adamı ve Obama döneminin başkan yardımcısı kimliğiyle Trump’ın karşısındayken; öyle görünüyor ki “Biden’ın adaylığı altında ABD müesses nizamı, bir geri dönüş savaşı veriyor”du.[35]

“David Griscom’un ifadesiyle ‘Bu, ikinci sezonunu görmek istemediğiniz bir dizi’ gibi… Trump’tan daha az kötü olmanın, Biden’ın işçi sınıfının azılı bir düşmanı olduğu gerçeğini unutturmaması gerekiyor. Yeni gelen Joe Biden yönetimi, doğru niyetlere sahip olduğu için bir onsluk krediyi ya da bir muhalif duruşuna dönmeden önce nasıl davrandığını görmek için ilericilerin sabırla bekleyeceği tek bir günü dahi hak etmiyor… O, Ocak 1973’te Delaware senatörü oldu. Ocak 2009’da Barack Obama’nın başkan yardımcısı olana kadar da bu ofiste kaldı. Bu görevi Ocak 2017’ye kadar sürdürdü ve o zamandan beri başkanlık için adaylığını yineledi. Bu da, Biden’ın kim olduğunu ve neyi temsil ettiğini görmek için kırk yedi yıllık kanıtımız olduğu anlamına geliyor… Elbette, Biden değişmiş birisi değil. Tüm kariyeri gibi hâlâ alaycı ve fırsatçı biri... Onun saf bir bukelemun olduğunu söylemek, yanlış bir tespit olacaktır.”[36]

Kolay mı? “Korkut Boratav’ın, “Orta-sağ kanadında yer alır. Kıdemli, bir hayli geleneksel bir siyasetçidir. Bernie Sanders’a karşı Demokrat Parti yönetiminin bulduğu alternatiftir. Ön-seçimlerde geride kalsaydı, on üç yıl New York Belediye Başkanlığı yapmış olan milyarder Michael Bloomberg devreye girecekti. Seçim kampanyasında da sermaye çevrelerinden Trump’tan çok daha fazla bağış topladı,”[37] notunu düştüğü Biden’ın -Prof. Dr. Cihan Tuğal’ın da ifadesiyle-, “En büyük başarısı, hiçbir şey söylemeden seçim kazanması oldu. Siyahların ve Hispaniklerin durumunu düzeltme konusunda, Biden muhtemelen sadece sembolik uygulamalarda bulunacak. Şimdiye kadar (Trump karşıtlığından başka) dişe dokunur hiç bir şey söylemediği gibi, hiç bir şey de yapmayacak. Biden tarzı Demokratlar, ırkçılık karşıtı hareketlerin sırtını sıvazlıyor ama, ana taleplerine karşı çıkıyor. Bu taleplerin merkezinde, kamu kaynaklarının polis ve hapishanelerden çekilip, siyahların ve Hispaniklerin yoğunluklu yaşadığı bölgelerdeki okullara ve sağlık merkezlerine aktarılması var. Demokratik Parti, bu kadar basit bir liberal reformu bile gerçekleştiremeyecek, belkemiğini kaybetmiş bir kuruluş”tu.[38]

Seçim sonrasında “Sert söylemi bir kenara bırakma, atmosferi sakinleştirme, birbirimize tekrardan bakma ve birbirimizi dinleme zamanı” diyen Biden, “Rakiplerimizi düşman olarak görmeyi bırakalım. Bu gece tüm dünya Amerika’yı izliyor ve Amerika’nın dünya için bir yol gösterici olduğunu düşünüyorum,” mesajı verirken; Demokratların tutacağı yol, iç politikada Cumhuriyetçi tabanla “kucaklaşmak” ve “birlik ruhu” adına solcu ve ilericileri marjinalleştirmek olacak. Dış politikada da “liberal insani müdahalecilik” hattına dönecek!

Ancak “Biden ile ABD emperyalizminin ıslah olmayacağını, sırf kendine başkan yardımcısı olarak siyah bir kadını seçti diye Amerikan devlet politikalarında sömürülen halklar lehine radikal bir değişiklik gerçekleşmeyeceğini aklı başında olan herkes biliyor”ken;[39] inkâr etmek de mümkün değil: Biden’ın seçimi sadece Amerikan seçimi değil. Dünyanın hegemon gücü olması vesilesiyle bu seçim aynı zamanda maalesef ki “dünya”nın da seçimi…

Hâliyle “küresel jandarma”lığa soyunan, dünya genelinde 800 civarında üssü Amerikan emperyalizminin dümenine kimin oturacağı sadece bir Amerikalıyı değil; aynı zamanda Tanzanya’dan Kuala Lumpur’a, Suriye’den Doğu Timor’a, İtalya’dan Baltık ülkelerine herkesi ilgilendiriyor.

En çok da “kan gölü”ne dönüştürülen Ortadoğu’yu ilgilendirecek. Biden ABD’sinin Suriye, Irak, İran, Filistin politikaları bütün bir bölgedeki her bireyin kaderini yakından ilgilendirecek.

Biden’ın ülkesinin şu anki Ortadoğu politikalarının mimarlarından, Arap Baharı, Libya, Suriye müdahalelerinin baş sorumlularından olduğu düşünüldüğünde “insancıl emperyalizm”in yeniden ısıtılıp pazara sürüleceğini kestirmek zor olmasa gerek. Dış politikada da “liberal insani müdahalecilik” hattına dönerek Amerikan militarizmini daha zarifleştirecek.

Yaklaşık kırk yıl boyunca aralıksız senatörlük yapan on yıllarca Dış İlişkiler Komisyonu’nda yer alan Biden, ABD’nin yeniden dış politikada provokatif olması gerektiğinin savunucusu. Peki bu nasıl olacak? Trump’ın tüm gelgitli, anlık kararlarına rağmen gerçekleştirmediği fiili müdahaleler yeniden sağlanacak. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yarım bıraktığı işleri tamamlamaya çalışacak. Bölgesel ve küresel jeopolitik yeniden şekillendirilmeye çalışılacak.[40]

Tam da bu güzergâhta Biden yeni hükümetini hazırlıyor. ‘The Financial Times’ başyazısında, Biden yönetimine katılacak adaylara ilişkin olarak, “Yetişkinlerin geri dönüşü” diyordu. Bu “yetişkinlerin” esas olarak iki kaynaktan devşirildiği anlaşılıyor: Finans kapital ve silah sanayi. Yellen, eski Fed Başkanı; Adewale Adeyemo ve Brian Deese dünyanın en büyük “hedge fund” yönetim şirketi BlackRock’tan geliyor. Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Ulusal İstihbarat Direktörlüğü için adları geçen Blinken, Flournoy ve Haines, Pentagon kontratlarında uzmanlaşmış bir danışmanlık şirketi olan WestExec’ten geliyor.

Bu gelişmeleri büyük sermaye olumlu karşılıyorken;[41] Biden yönetiminin kadroları belli olmaya başladı. Belirgin biçimde, silah sanayi ve finans sektöründen gelen kadrolar, geçmişte “liberal enternasyonalizm” olarak adlandırılan “liberal demokrasi” kurallarını yaygınlaştırma politikalarını savunuyorlardı…

“Liberal enternasyonalizm”, ABD’nin şekillendirdiği uluslararası düzen içinde, uluslararası sermayenin serbestçe hareket etmesinin önündeki engelleri kaldırmayı, bu amaca uygun liderlikleri de parlamenter sistemin kuralları içinde iktidara taşımayı amaçlıyordu. Bu strateji, hedef aldığı ülkelerin ekonomik-siyasi yapılarını, bir askeri müdahaleye gerek kalmadan düzenlemeyi, yönlendirmeyi amaçladığından “modern emperyalizm” kategorisi içine giriyordu. “Liberal” sıfatı da uluslararası sermayenin değerlenme gereksinimlerine açık olmak anlamına geliyordu.

Haklar ve özgürlükler olarak demokrasinin sınırları da ülke halkının bu modeli kabul etme eğilimine göre belirleniyordu. Halk, demokrasiyi sermayenin serbestliğini sınırlamak için kullanmaya kalkarsa, haklar ve özgürlükler olarak demokrasinin sınırları daralmaya başlıyordu. Sermayenin serbestliğini korumak için özgürlükleri kısıtlamaya, hatta kimi zaman “süreç olarak faşizm” aşamasına geçmeye başlayan bir rejimi, seçimlerin varlığına bakarak “illiberal demokrasi” kavramıyla tanımlamak tam bir saçmalıktı.

Aslında haklar ve özgürlükler olarak demokrasi doğası gereği “illiberaldir”. Son yıllarda ABD’de muhafazakâr entelijansiya arasında demokrasinin liberalizmi tehlikeye attığına ilişkin bir tartışmanın başlaması da boşuna değildir.

Biden yönetimi, dış ilişkilerde ABD liderliğini restore etme projesinde “liberal enternasyonalizm” ilkesinde iki düzeltme yapmaya hazırlanıyor. “Liberal enternasyonalizm” (küreselleşme), bu kez ABD’de “orta sınıfların” refahını da hesaba katacak, gerektiğinde, ticaret ve yatırım alanlarında “korumacı” uygulamalara başvurabilecek. İkincisi: ABD liderliğinin restorasyonuna ve ABD’de orta sınıfların refahına katkı yaptığı oranda, “liberalizminin”, “demokrasisinin” sınırları daralmış ülkelerle de işbirliği yapabilecek.

Liberal enternasyonalizmin teorisyenlerinden G. John Ikenberry, Biden yönetimine yön verdiği söylenen ‘A World Safe for Democracy’ başlıklı kitabıyla ilgili olarak “Şimdi buna illiberal enternasyonalizm diyenler de olacaktır,” diyordu.

Biden, ABD liderliğini restore edeceğini, liberalizmin küresel kurallarını koruyacağını söylüyor. Biden, Avrupa Birliği, Japonya gibi geleneksel müttefikleriyle, Trump döneminde bozulan ilişkileri düzeltecek; bir “demokrasiler bloku” oluşturacak, böylece Çin’i ABD’nin kurduğu düzenin kuralları içinde kalmaya zorlayabilecek. Bu noktada “gelişmekte olan”, “bağımlı ülke” gibi ifadelerle betimlenen, büyük güçler arası paylaşım konusu olan “III. Dünya” ülkeleri büyük önem kazanıyor…

Biden yönetimi bu alanlarda Çin’le rekabete girmeye kararlı görünüyor. Böylece birilerinin iyimser biçimde “yeni soğuk savaş” dediği bir ortama değil ama yine iki bloklu, XIX. yüzyılın sonunu anımsatacak kadar patlayıcı bir emperyalist rekabet dönemine giriyor olabiliriz.[42]

DEVAM EDECEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Sibel Özbudun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.