Kürt sorunu...‏

12 Eylül darbesi ve darbecileri yargılanmadan, “solkırım”ın hesaplaşması yapılmadan, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlayan 12 Eylül Anayasası değiştirilmeden, geniş toplumsal kesimlerde oluşturduğu yıkımlar giderilmeden “açılım” sürecinin sağlıklı yönetilmesi mümkün değildir
Kürt halkı, Kürt realitesi ve bu realite içinde değerlendirilmesi gereken isyanlar yeni olgular değildir. Bizlerden, babalarımızdan, dedelerimizden ve dedelerimizin dedelerinden önce de vardı Kürt isyanları. Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de, daha ilk yıllarından başlayarak sık aralıklarla Kürt isyanları yaşandı. 1924-1937 yılları arasında 12’si ilk dönemlerde olmak üzere toplam 24 Kürt isyanı ayaklanmalar tarihinde yer aldı…
İsyanlar hep tank, top, tüfekten oluşan bilindik yöntemlerle bastırıldı, isyancıların kurşunlanarak ya da asılarak yok edilmeleriyle sonuçlandı. Bazen de isyancılar birbirine düşürüldü ve devlet elini kana bulamadan birbirlerini yok etmeleri sonucu huzur! sağlandı. Son isyan (Dersim isyanı) ise 1937 yılında en acımasız yöntemlerle bastırıldı, isyancılar yargılanmadan ya da göstermelik yargılamalar sonucu idama mahkûm edildi ve kurşuna dizildi. Bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar gelişigüzel sıkılan kurşunların hedefi oldu; evler, tarlalar, ağıllar yakıldı, taş taş üstünde kalmadı “dört dağın içindeki Dersim’de”. Göçlere zorlandı masum insanlar; Edirne den başlayarak misak-ı milli sınırları içinde sağa sola serpiştirildiler; çocukluklarından, sevdalılarından, topraklarından sökülürcesine koparılarak, kökleri budanarak…
‘NEDENDİR’ BİLİNİR...
Tarihçilerin isyanlarla ilgili görüşleri arasında paralellik kurmak da pek kolay değil; isyanların nedenleri, devletin isyanları bastırmakta izlediği yol ile ilgili anlatımlar tarihi gerçekliklerin anlaşılmasını zorlaştırıyor, tam bir bilgi kirliliği atmosferi oluşturuyor. Çoğunlukla emperyalistlerin kışkırtmalarından, Cumhuriyet karşıtı gerici aşiretlerin cahil halkı kandırmaları sonucu gelişen şeriatçı ayaklanmalardan söz ediliyor. “Nedendir bilinmez” Kürt halkına yapılan zulümden, sayısız idamdan, zorunlu göçlerden pek söz edilmiyor…
“Nedendir bilinmez”i devlet de, Kürt halkı da, Türkiye’nin aydın insanları da çok iyi bilirler aslında. Devlet 1970’lere kadar Kürt halkının varlığını hiçbir zaman kabul etmemiş, Kürtlüğü dış mihrakların yarattığı ve “büyük Türk Devleti”ni bölmek için kullandığı niteleme olarak görmüştür. 1971 yılında GenelKurmay tarafından halka dağıtılan Beyaz Kitap’ta resmi görüş Kürt halkını yok sayma inadındadır; “kara basıldığında çıkan kart kurt sesinin dış mihraklarca yönetilen ve ülkeyi bölmek isteyen vatan hainleri tarafından kürt halkı olarak çarpıtıldığı...” Resmi görüşün oluşturduğu aymazlık, bilgisizlik, saygısızlık ve saygısızlığın doğal sonucu olarak yok sayılan bir halk olmuştur Kürt halkı…
‘YOK SAYMA’DAN ‘YOK ETME’YE
1968-1980 döneminde Kürt kökenli devrimciler sol örgütler içinde yer almışlar ve Türkiye genelinde emperyalizme ve faşizme karşı sürdürülen mücadelede çok önemli ve bir o kadar da anlamlı katkılar oluşturmuşlardır. Devrim şehitlerimiz arasında yüzlerce Kürt kökenli devrimci yer almaktadır. Amerikasever 12 Eylül darbecileri Kürt halkının devrimci mücadeleye oluşturdukları potansiyel katkıların farkında idiler ve bu farkındalığın oluşturduğu öfkeyi gözaltılarla, işkencelerle, Diyarbakır Cezaevi katliamıyla kustular Kürt halkının üstüne. Kürtçe konuşmanın konsey tarafından yasaklanması ise varlığı reddolunan bir halkın silkinişinde yeni bir dönemin kapılarını araladı. Konsey hayvanların kendi dilinde konuşabilme özgürlüğüne saygı(!) duyarken, insanlara kendi dilini yasaklayabilecek kadar insanlıktan uzaklaşabilmişti. Anadilin yasaklanması gelenekselleşmiş “yok sayma” politikasının ötesinde bir şeydi, “yok et” mantığının resmi ilanıydı, Kürt halkı açısından yeni bir milat idi. “Milattan önce”, yani Osmanlıdan 1980’e gelişen isyanlarda spontan gerilimler ve patlamalar rol oynarken, isyanlar sırf bu nedenlerle kısa surelerde bastırılırken ve her isyan sonrası Kürt halkı devletin insafına kendini teslim ederken, “milattan sonra” yani 12 Eylül darbesinden sonra gelişen isyan bir turlu bastırılamadı, Kürt halkı önderlerine güvendi, önderleriyle bütünleşti, önderleri yakalansa da, tutuklansa da isyanını sürdürdü 1990’lı yıllara kadar. Faili meçhuller, gözaltı ölümleri, kaybolmalar, olum kuyuları, devlet destekli Hizbullah terörü de sindiremedi “milattan sonra” ayağa kalkmış Kürt halkını. İsyan tırmanarak, savaşa dönüşerek sürdü bugünlere dek. Devletin Kürt sorununu “yok sayma” ve “yok ederek” çözme geleneğinde bir değişiklik olmamıştı yaşanan süreçte…
Türkiye’de 30 yıldır yaşanan bir savaş var, kimine göre düşük, kimine göre orta yoğunluklu bir savaş, nasıl nitelerseniz niteleyin 30 yıldır akan kan var. Çoğu genç yaşta yaşamını yitirmiş yoksul insanlar ve yürekleri yanmış analar, evlatsız kalmış babalar, dul kalmış kadınlar, babasız kalmış çocuklar var. Kayıplar çok büyük, acılar çok derin, savaşın yoğunluğunun düşük ya da orta dereceli olmasının ne anlamı var ki? Gencecik insanlar olmuş, insan olmaları, Kürt ya da Türk olmalarından daha önemli değil mi? Her iki taraftan yaşamını yitirmiş insanların dedelerinin 1920’lerde emperyalizme karşı omuz omuza savaşmış olmaları önemli değil mi?
UMUT VE GERÇEK
Geçtiğimiz günlerde AKP “Kürt açılımını” başlattı, geniş toplumsal kesimlerde açılıma bağlı umutlar yeşerdi, barış ufukta görünür gibi oldu. Kürt halkının talepleri yasal temsilcisi DTP tarafından kamuoyuna duyuruldu, farklı kesimlerden farklı tepkiler geldi. Kamuoyu Kürt halkının varlığının kabulü yanı sıra taleplerinden de haberdar olabildi sonuçta ve bu sonuç çok anlamlıydı, “yok sayma” mantığı yerini var olanı kabullenmeye bırakıyordu. Kürt halkı “yerel yönetimler yasasında, anadilde eğitim hakkında, coğrafi alanların kürtçe isimlendirilmesinde” düzenlemeler talep etmekteydi. Bu isteklerin “yok sayılmayı” önlemeye yönelik olduğu da açıktı, ancak AKP’nin açılım ile ilgili bir planı, sonuç almak gibi bir niyeti yoktu, popülist bir çıkışla DTP’ye kayan halk desteğini geri çevirmek umuduyla yola çıkmıştı, süreci Davutoğlu’nun “stratejik derinlik”li, sıfır sorunlu dış politikalarıyla yönetebileceğini düşünmüştü.
KARGAŞANIN ÖTESİ
Oysa “yok sayma”lı gelenekselleşmiş resmi devlet politikaları ve bu politikaların etkisi altındaki bazı partilerin, bazı sivil toplum kuruluşlarının, halk yığınlarının tepkilerini hesaba katmamıştı. Habur Sınır Kapısı’ndaki abartılı karşılamalar, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırılar, CHP ve MHP’nin milliyetçi kışkırtmaları ve sıkıştırmaları da sürece eklenince, AKP açıldığı hızla kapanmaya başladı.
DTP sorunların kritik hale geldiği her noktada ve anda yetkilerini Öcalan’a devretmeye çalıştı, yetkili olmamaya özen gösterdi. Toplumsal gerilim en üst noktalara tırmandı, devlet Öcalan’ı muhatap almıyor, DTP de yetki almıyor, halk sokaklara dökülmüş, çocuklar taş atıyorlar, biber gazı soluyorlar. Öcalan’ın hücresinin santimetrekareleri tartışılıyor, hücre konforu anlatılıyor. Kürt halkı Öcalan’ın serbest bırakılmasını istiyor, DTP ise halkın isteğini dile getiremiyor, dile getirdikleriyle başı belada zaten. 8 Aralık Salı günü Anayasa Mahkemesi’nde DTP’nin akıbeti belirlenecek, DTP’li vekiller partilerinin kapatılması halinde sine-i millete dönmekten bahsediyorlar (dilerim kapatılmaz). Kargaşa ötesi bir durum yaşanıyor…
ÇÖZÜMSÜZLÜK KAYIPLARI ARTIRIR
DTP ve AKP’nin görmezden geldikleri, ayaklarına dolanan, sıkça tökezlemelerine neden olan bir engel var. 12 Eylül darbesi ve darbecileri yargılanmadan, “solkırım”ın hesaplaşması yapılmadan, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlayan 12 Eylül Anayasası değiştirilmeden, geniş toplumsal kesimlerde oluşturduğu yıkımlar giderilmeden “açılım” sürecinin sağlıklı yönetilmesi mümkün değildir. Aksi halde süreç aç-kapa kısırdöngüsüne dönüşecek, çözümsüzlük kahredici savaşın çok anlamlı kayıplarını artıracaktır.
Türkiye, 70’lerde ve 80’lerde iki kere “solkırım”ın yaşandığı, 45-70 yaşlarında zengin politik deneyimli insanların olduğu, emperyalizmin, faşizmin ve işbirlikçi amerikaseverlerin iyi tanındığı bir ülkedir. Bugünün koşullarında dağınık güçler olarak politik yaşamlarımızı sürdürüyor olabiliriz. Ancak hâlâ önemsenmesi gereken bir potansiyeliz. Ben yurtsever bir devrimci olarak her iki halkın emperyalizme, faşizme ve amerikasever yönetimlere karşı birlikte mücadele etmesinden yanayım ve bu umudumu korumak istiyorum. Böylesi bir birlikteliğin sürece emperyalistlerin müdahale edebilme yeteneğini ortadan kaldıracağına, milliyetçi tansiyonu düşürerek iç savaş riskini azaltacağına, emekçilerin yoksulluğa karşı savaşım güçlerini artıracağına inanıyorum. İnancımı sürdürmek istiyorum, dedeleri emperyalizme karşı omuz omuza savaşmış yoksul gençlerin birinin dahi ölmesini istemediğim için…

FATİH AYDIN
[email protected]


# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gölge Adam - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.