Trajik Afganistan ders(ler)i

“Her tarafı yakıp yıkıp

sonra buna barış diyorlar!”[1]

Lucius Seneca’nın ifadesiyle, “Hayat, geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır”ken; Afganistan gerçeği insan(lık) için trajik ders(ler) içeren bir deneyim özelliği taşıyor; hem de içinden debelenerek “geçtiğimiz” uzatmalı “Uygarlık Krizi” koşullarında…

Margaret Drabble’ın, “Hiçbir şey kesin değil, her şey mümkündür,” notunu düştüğü “Uygarlık Krizi”nin bir yanı Erich Maria Remarque’ın, “Mezarlarımıza oturmuş da üstümüze toprak atılmasını bekliyormuş gibiyiz”!

Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “Her yanda ölçüsüz bir kibir, kendini beğenmişlik ve canavarca bir iştah”![2]

Émile Zola’nın, “Yer yarılmış da, sanki dürüst insanlar toprağın altına girmişti, evrensel aptallık ve uyuşuklukların gölgesinde cehalet yüce saltanatını sürdürüyordu”!

Eduardo Galeano’nun, “Aptallığa oldukça benzeyen bir suskunluk içindeydik”![3]

Ludwig Wittgenstein’ın, “Dünya, olduğu gibi olan her şeydir”!

Jürgen Habermas’ın, “Adaletsiz dünya hâlinin normalleştirilerek sinik biçimde kabul edilişi, bilgi eksikliğini değil, irade yozlaşmasını yansıtmaktadır”!

Vergilius’un, “Ne yana baksan acı, üzüntü, yıkım, ölüm görüntüleri,” diye tanımladıkları şeyin de ötesidir.

Ancak bu, madalyonun bir yüzüdür; ötekine gelince o da: Antoine de Saint-Exupery’nin, “Varoluşun koşulları budur. Bahar olmak, kış riskini kabul etmek demektir. Varlık hâline gelmek, yokluk olma riskini kabul etmek demektir” ya da Paulo Coelho’nun, “Aydınlık bir yarın için, karanlık bir gecenin içinden geçmen gerekir,” diye tarif ettikleridir…

Şimdi acının, en iyi öğretmen olduğunu unutmadan; şaşkınlığı yeniden öğrenip; hiçbir şeyin istemekle olmadığını hatırlayarak; “Bilmek, ‘yapmak’tan ziyade ‘görmek’tir; doğru bizim dışımızdadır, kendi içinde ve kendisi için vardır, bizim tarafımızdan yaratılmamıştır,”[4] uyarısının bilincinde eylemli farkındalığımızın kurtuluşumuzun ilk adımı olduğunu hatırlamalıyız…

ÖNCELİYLE SORU(N)

ABD kuklası Afgan rejiminin çöküşü hızlanırken; Afganistan’ın yüzde 85’ini kontrolünde tutan Taliban’ın süratle ilerlediğinden söz ediliyordu.

“Son perde” hızla kapanırken; orta yerde şaşırtıcı bir şey yoktu. Derler ya, “görünen köyün kılavuz istemez.” Defalarca yazmış, söylemiştik:

Yıl 2006: “11 Eylül’ün ardından (ve bu vesileyle), dünyaya ‘nizam verip, demokrasi ihraç etmeye’ kalkışan ABD İmparatorluğu’nun Afganistan sergüzeştinde, ‘son perde’ye doğru ilerleniyor”du![5]

Yıl 2009: “Görünen köy -bir kez daha- kılavuz istemiyor: Afganistan imparatora diz çöktürüyor”du![6]

“Kimileri, yaşananları Afganistan’da Sovyetler’in hatalarını tekrarlamak olarak görüyor. Rusya 10 yıllık işgalin ardından 1989’da 15 bin kayıpla hezimet içinde Afganistan’ı terk ettiğinde, Sovyetler’in çöküşü hızlanmıştı. ABD’nin işgal gerçeğinde değişen hiçbir şey olmadı; her şeyin daha da ağırlaşması dışında tabii… İşgal açısından yenilgi kaçınılmaz ya da ‘mukadder’di!”[7]

Yıl 2011: “Aslı sorulursa, Afganistan diye bir “soru(n)” yok, işgalcilerin Afganistan ile sorunu var ki, bu da eski(meyen) bir sömürgecilik meselesinden başka bir şey değildir… Güçlü direnişlerle işgalciler için hep bir mezarlık olan Afganistan’da, Büyük İskender’den beri hikâyenin sonu daima, işgalcilerin pılısını pırtısını dahi toplamadan, arkasına bakmadan kaçtığı bozgunlarla noktalanmıştır… Bu kez de, ABD (ve NATO) için böyle olmaktadır”dı![8]

Herkes, neyi ne olduğunun farkındaydı.

NATO’nun Afganistan’daki üst düzey sivil temsilcisi Büyükelçi Sir Simon Gass, Afganistan operasyonlarında ve ülkeye demokrasi götürme hedefinde pek de başarılı olamadığını itiraf ederken;[9] James Petras daha açık ifade ediyordu: “ABD siyaseti hem ülke içinde kaybetmiş, hem de Afganistan’da askeri olarak yenilmiştir. Son olarak da halkın desteğini alan işgal karşıtı güçlerin her zaman kazanacağı ortaya çıkmıştır. Ulusal destek ile birlikte mücadele eden halklar, en ileri teknolojiye sahip tüm orduları yıkmaya muktedir olup hiç uçakları olmasa bile kazanan taraf olacaklardır.”[10]

‘Uluslararası Kriz Grubu’nun (ICG), ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından hükümetin çökebileceğini belirttiği[11] tabloda çok önceden Müfit Yılmaz Gökmen, “ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından başlattığı ‘teröre karşı savaş’ Afganistan’da batağa saplandı”;[12] Fikret Ertan, “ABD tamamen çekilmesi hâlinde ülkenin yeniden Taliban’ın eline geçebileceği kanısında”;[13] Süleyman Gündüz, “Kâhin olmaya gerek yok, işgalci güçler çekildikten sonra… işbirlikçi yönetim gidecek ve Taliban kısa surede ülkeye tekrar hâkim olacak”;[14] Tony Karon, “ABD ve müttefikleri Afganistan’da bir karmaşa bırakacaklar… Ve burası muhtemelen, ABD’nin arkada bırakmak istediği Afganistan’a pek benzemeyecek,”[15] derlerken ekliyordu Kays Abbas da:

“Emperyalistler girdikleri ülkelerin felaketi hâline geldiler. Bunun son örneği Afganistan. Yıkım ülkeden kaçışı beraberinde getirdi”![16]

Bu tablonun doğrudan sorumlusu işgalciler, emperyalistledir!

ABD ve NATO, 20 yıl aranın ardından Afganistan’dan çekilirken verdiği “sözlerin” tamamını yerine getirdi. Ardında yüz binlerce ölü, evini terk etmek zorunda kalan milyonlarca insan, binlerce sakat ve bombalarla yıkılmış bir ülke bıraktı.

20 YILLIK İŞGALİN DÖNÜM NOKTALARI[17]

11 Eylül 2001

El Kaide, İkiz Kuleler’e saldırı düzenledi.

7 Ekim 2001

ABD, Afganistan’a girerek “Sürekli Özgürlük Operasyonu” adını verdiği işgali başlattı.

2011-2012- 2013

Obama, Taliban ve Afgan hükümetleri arasında görüşmeler için girişimler oldu. Çabalar sonuçsuz kaldı.

2018

Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, Taliban ile ön koşulsuz müzakere için masaya oturmaya hazır olduklarını açıkladı. Taliban barış için muhatabının Afgan hükümeti değil ABD olduğunu söyleyerek Gani’nin teklifine olumsuz yanıt verdi.

25 Şubat 2019

ABD ile Taliban temsilcileri barış görüşmeleri için Katar’ın başkenti Doha’da ilk kez bir araya geldi.

12 Ağustos 2019

ABD ve Taliban arasındaki 8’inci tur görüşmelerin ardından anlaşmaya yaklaşıldığı duyuruldu.

1 Mayıs 2021

ABD askerleri çekilmeye başladı. Başkan Joe Biden, 11 Eylül 2021’e kadar tüm askerlerin ülkeden çekilmiş olacağını duyurdu.

20 yıllık savaş sırasında 150 bin kişi hayatını kaybetti. Bunların 47 bini sivildi. 2 milyonu aşkın Afgan göç etti. Yüz binlerce kişi sakat kaldı.

ABD’nin dünyada en uzun süren savaş rekoru Vietnam’ı da geçerek Afganistan’da kırıldı. 11 Eylül 2001’deki “İkiz Kuleler” olayının ardından 7 Ekim’de ABD Hava Kuvvetleri’nin “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” adıyla Afganistan’a başlattığı savaş yirmi yıl sürdü.

2009-2010 kesitinde ABD işgal güçlerinin komutanı Stanley McChrystal bir düşünce kurumu olan ‘Dış İlişkiler Kurulu’ndaki konuşmasında, “ABD ordusu Afganistan’ı işgal ettiğinde, ülke hakkında çok az bilgisi vardı. Korkunç derecede basit bir anlayış sergiledik. Hâlâ da bu ülkeyi bilmiyoruz. Koalisyon güçleri amacın ancak yüzde 50’sine ulaştı. Geride kalan ise en zor bölümüdür. Sıradan bir Afgan’ın bile inanacağı ve Taliban’a karşı duracak meşru bir hükümet kurulmalıdır,” derken; Afganistan’daki eski İngiliz Büyükelçisi Sherard Covper-Coles da, “Bu savaşı kazandığımızı düşünmek bile hayal olur. Bu isyan bir kanserse bizlerin müdahalesi ancak anesteziye benziyor. 10 yıl sonraki stratejimiz de ölümcül derecede yanlış!” diyordu.

Ayrıca eski Alman Genelkurmay Başkanı General Harald Kujat da, “Harekât ABD ile dayanışma açısından siyasal hedefine ulaştı. Ancak ülkede istikrarı sağlamada başarısız olundu,” derken; dönemin Afganistan Cumhurbaşkanı Hamit Karzai, “Ne hükümetin ne de NATO’nun güvenliği sağlayabildiğini” itiraf ediyor ve ‘The Guardian da gerçeği, “Afganistan savaşı, her düzeyde yenilgiyle sonuçlandı,” değerlendirmesini yapıyordu.[18]

Özetle dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmak, her geçen gün artan yolsuzluk, savaşı iyice çekilmez yapıyorken; Afganlar gibi ABD’liler de savaştan usanmıştı.

‘CBS News Poll’ın anketinde ABD’lilerin yüzde 58’i “Afganistan savaşından çıkmalıyız” diyorken; ‘Pew Research Center’ın 5 Ekim 2011’de tarihli araştırmasına göre, ABD’li gazilerin üçte biri Irak ve Afganistan’da boşuna savaştıklarını düşünüyordu.[19]

Söz konusu dekadans tablosunda işgal karşıtı tepki Taliban’a akarken; ABD ile Taliban’ın “aforoz ettiği” Afgan kadın Malalai Joya durumu tüm çıplaklılığıyla şöyle özetliyordu:

“Dünya kamuoyunu, ‘insani müdahale’ olarak tanımladığı işgal planına adım adım hazırladı ve bunu kadınların ‘özgürleştirilmesi’ olarak sundu. Kadınların da desteğine ihtiyaç duyuyordu. İşgale ilişkin söyleyeceğim ilk şey şudur: Amerika bizi sadece savaş ateşinin ortasına atmadı, bizi korkunç bir geleceğin kuruluşunun da aleti, bahanesi hâline getirdi. Savaş lordları Taliban kılığında köktendinci yönetimi oluşturduklarında kadınların özgürleştirilmesi bahanesinin ne kadar büyük bir yalan olduğu ortaya çıktı. Tecavüz, şiddet, okula giden kız çocuklarının öldürülmesi, küçücük kızların işkencelerden geçirilmesi, kadınlara sokak ortasında saldırılar… Bütün bunlar gündelik hayatın bir parçası oldu. Biz işgalden bu yana orman kanunlarıyla yönetiliyoruz ve Batı’nın gelişmiş hukuk anlayışı bu orman kanunları karşısında hiçbir sorun yokmuşçasına hareket etti. Kırbaçlanan, elleri ve kulakları kesilen, cinsel organları dağlanan kadınlar yalnızca Taliban’ın değil, bu uygulamaları yaratan işgale ses çıkarmayan Batı dünyasının da kurbanlarıdır. Bu insanlık dışı uygulamalara sesini yükselten iki Afgan kadını parça parça edildi sokak ortasında.

Afganistan’ın yeraltı ve yer üstü kaynaklarının sömürülmesi, halkın Taliban rejiminin korkunç uygulamalarının deneme tahtası hâline getirilmesi, bölgede emperyalizmin yerleşik bir pozisyona gelebilmesi için topraklarımızın üs hâline getirilmesi… Bunlar tüm Afgan halkının hayatına mal olurken, kadınlar açısından tüm yaşamın cehenneme dönüşmesi anlamına geldi.

Elbette durumumuz iyi değildi, haklarımızdan yoksunduk, köktendincilerin saldırıları karşısında mücadele ediyorduk. Ama bize Batı’nın müreffeh elleri yaşamınıza dokununca her şey çok güzel olacak’ dediklerinde ‘orada durun’ dedik, ‘biz bu ellerin boğazımıza yapışacak ölüm elleri olacağını biliyoruz.”[20]

Ve maalesef dediği gibi de oldu!

“İMPARATORLUĞUN” MARİFETLERİ

Noam Chomsky’nin, “Terörün resmi tanımlarıyla ilgili bir başka sorun da, ABD’nin önde gelen terörist bir devlet olduğu sonucuna varmasıdır,” notunu düştüğü emperyalist ABD İmparatorluğu’nun dünyayı fethetmek için askeri güç kullanma çabası felaket üstüne felaket yarattı…[21]

11 Eylül 2001 günü gerçekleşen saldırı, Irak ve Afganistan’da rejim değişikliği için fitili ateşleyen fırsatı sundu. Donald Rumsfeld bu savaşların baş savunucusu ve baş stratejistiydi.

“Kitlesel imha silahları” iddialarını da en yüksek perdeden dile getiren yine Rumsfeld oldu. Medyaya “Silahların yerini biliyoruz” dedi. Saddam rejiminin hayali El Kaide bağlantılarından söz etti, ABD’nin elinde ‘somut kanıtlar’ olduğunu öne sürdü.

Bu savaşların insanlığa maliyeti korkunç oldu. Brown Üniversitesi’nde yürütülen ‘Savaşın Maliyeti’ araştırmasına göre “ABD’nin Afganistan, Irak, Suriye, Pakistan ve Yemen’de yürüttüğü savaşlarda ‘doğrudan’ ölüm sayısı 800 bin olurken; altyapıların, sağlık hizmetlerinin, gıda ekonomilerinin çökmesi sonucunda yaşanan ‘dolaylı ölüm’ sayısı 3 milyonu aşıyor.” Amerika’nın bitmek bilmeyen emperyalist savaşları yüzünden 37 milyon insan evini terk etmek zorunda kaldı. Kitlesel katliamların yanı sıra Rumsfeld’in diğer eserleri arasında adam kaçırma ve işkence uygulamaları var. Meşhur Guantanamo kampının mimarları arasında yine Rumsfeld var ve Afganistan’daki Bagram üssü gibi ‘ileri sorgulama teknikleri’ (yani işkence) uygulanan kampları da yine bizzat Rumsfeld tasarladı.

Ocak 2002’de Rumsfeld imzası ile paylaşılan bir ‘iç yazışmada’ terörle mücadele esasında “Düşman mahkûmlarını sorgulamada kullanılacak yöntemlerde Cenevre Sözleşmesi’nin hükümsüz olduğu” ifade edildi. ABD’li askerlerin Irak’taki Ebu Gureyb hapishanesinde mahkûmlara işkence yaptığını gösteren fotoğraflar kamuoyuna sızdığında Pentagon’un ve Beyaz Saray’ın şaşkınlığı ‘sırların saklanamaması’ üzerineydi.

ABD ordusu yönetimine ve yürüttüğü savaşlara yönelik eleştiriler giderek arttı ve Rumsfeld 2006 yılında istifa etmek zorunda kaldı. Neticede Cumhuriyetçiler hem Temsilciler Meclisi’ni, hem Senato’yu kaybetti.

Generaller savaşı sürdürmek istiyorlardı fakat bunun yolu daha ‘kabul edilebilir’ bir liderlik görünümü yaratmaktı. Demokratların tercihi savaşı bitirmekten yana değil, yeni bir ‘dalga’ ile Irak’taki katliamın dozunu bir kez daha arttırmaktan yana oldu. 2011 yılında gelindiğinde Rumsfeld Bilinenler ve Bilinmeyenler isimli kitapta anılarını yazıya döküyordu. Verdiği röportajlardan birinde şöyle diyordu; “Başkan Bush ve ekibinin yürürlüğe koyduğu programlar eleştiriliyor -askeri komisyonlar, Guantanamo kampı, vesaire… Gelinen noktada bunlar hâlen yürürlükte. Neden? Çünkü bunlara 21. yüzyıl dünyasında mantık teşkil eden uygulamalar. Bunlara ihtiyaç var. Yeni yönetim, yerlerine daha iyisini koyamadı”

Şiddet Obama döneminde de sürüp gitti. Irak’ta ABD operasyonları devam etti, Afganistan’da şiddetin dozu arttı, Libya ve Suriye’de felaket anlamına gelen savaşlar başlatıldı. Bush döneminde hayata geçirilen kirli savaş taktiklerine insansız hava araçları ile suikastlar eklendi.

Guantanamo kampı bugün hâlâ açık. Rumsfeld döneminde medyaya Irak savaşının en fazla beş ay süreceği söylendi fakat savaş hâlâ sürüyor. Biden yönetimi daha geçtiğimiz hafta Irak-Suriye sınırında hava saldırıları düzenledi.

Rumsfeld’in kirli mirasının korunmasının sebebi, emperyalist politikaların devamlılık esası. Biden yönetimi adına konuşan Savunma Bakanı Lloyd Austin Rumsfeld’in “dikkate değer kariyerine” vurgu yaptı…

ABD emperyalizminin dünyayı fethetmek için askeri güç kullanma çabası felaket üstüne felaket yarattı… Rumsfeld’in Irak ve Afganistan’da yarattığı felaketlerin ardından dahi yılmayan ABD yönetici sınıfı, şimdi Amerikan militarizmini çok daha tehlikeli sulara taşıyor. Gözünü “büyük güçler” çekişmesine çeviriyor. Çin ile dalaşıyor ve dünyayı felakete sürüklüyor.”[22]

“Donald Trump gitti, Biden geldi” türünden ucuz umutların karşılığı olmadığı uluslararası ilişkiler dünyasında ABD emperyalizmi “fabrika ayarlarına” geri dönerken Biden ile yeni bir sayfa açılıyor.[23]

Bu gerçeği görmeden ne Afganistan’ı ne de dünyayı anlamak mümkün değildir!

Unutulmamalıdır ki emperyalistler amaç değil, araç değiştirir.

Bunu ABD’nin yakın tarihinde görmek mümkün. ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgalinden beri başkanlık Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında gitti geldi. Ancak Afganistan’dan Amerikan politikalarının özü değişmedi…

“Nasıl” mı?

Evet “Trump gitti, Biden geldi ancak ABD politikasında değişmeyecek şeyler var: ABD’ye diz çökmeyen Venezüella, Küba, Suriye, İran gibi ülkelere yönelik cinayet niteliğinde yaptırımlar; 70 ülkede 800’den fazla askeri üs; Çin ve Rusya gibi nükleer güç sahibi tehlikeli devletler ile dalaşma; yurttaşlarının ihtiyaçlarını hiçe sayarak paraya doymayan askeri harcamalar; şirketleri zengin ederken işçileri perişan eden serbest ticaret anlaşmaları; sözde düşmanlarımızla iş tutan müttefiklerimize gözdağı verme; Latin Amerika’da iktidar gelen sol hükümetleri devirmeye çalışma ve dahası…”[24]

Örneğin Biden, yeni dönemin dış politikasını açıkladığı 4 Şubat 2021 tarihli konuşmasına “ABD geri döndü”, “Diplomasi geri döndü” sözleriyle başladı.

Trump döneminin istikrarsız ve tutarsız dış politika reflekslerinin bir sonucu olarak ABD ile ilişkileri bozulan geleneksel müttefiklerinin siyasi liderleri, Biden’ın konuşmasını adeta bir “normale dönüş” olarak gayet olumlu karşıladı.

“Normal” ise ABD liderliğinde, “Batı”nın her zaman, dünyanın ekonomik, siyasi (askeri teknolojik) ve kültürel merkezi olmasıydı. Soğuk Savaş bittikten sonra Francis Fukuyama, artık tarihin sonunda, Batı’nın egemenliğinde, en mükemmel yönetim biçimine ulaşıldığını iddia ettiğinde aklında işte o “normal” vardı.

Gerçekteyse Frank Fabra’nın ‘Le Monde’daki yorumunda işaret ettiği gibi, tarihin XIX. yüzyıl sonundaki “gerileyen İngiltere hegemonyası ortamına” benzeyen yeni ve kırılgan bir “güçler dengesi” dönemi başlıyor, tarih hızlanıyordu.

Tarih, I. Körfez Savaşı, Kosova savaşları, Rusya’da Putin restorasyonu, 1997 Asya krizi, 2001-2 borsa krizi, “11 Eylül”, Afganistan ve II. Irak Savaşı, siyasal İslâm’ın terörist kanadının şekillenmesi, sonra 2007/2008 finansal krizi, “Büyük Durgunluk”, “meydan işgalleri/isyanları” gibi sarsıntılarla, Çin’in hızla ekonomik, teknolojik süper güç kategorisine, ABD dış politikasının en önemli konusu konumuna yükselmesiyle ilerledi. İklim krizi, Covid-19 ile küreselleşen virüs salgınları, “Yeni Faşizm” de bu resmi tamamlıyordu.[25]

Tablo buyken; ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, “ABD’nin bundan sonra demokrasi adına başka ülkelere askeri müdahalede bulunmayacağını veya otoriter rejimleri askeri güçle değiştirmeye kalkışmayacağını” öne sürse de[26] “Uygarlık Krizi” koşullarında “Egemen sınıflar dünya çapında şimdiye kadar olmadığı biçimde otoriterizme mahkûm olmuş durumdalar. İsteseler bile otoriter bataklıktan kurtulmaları mümkün değil.”[27]

Verili tabloda -bunların yanında!- adı konmamış bir III. Dünya Savaşı yaşanmakta! Ancak savaş biçimi değişti. Emperyalist güçler, donattıkları ve de eğittikleri terör örgütleri aracılığıyla, dünyanın herhangi bir bölgesine çıkar elde etmek için saldırı düzenliyorlar! Bomba, kimyasal ve biyolojik silahlarla kitlesel katliam yapıyorlar.

Örgütlerin işlevi bitince emperyalistler, onları yok etmek için müttefiklerini devreye sokuyor! Aslında bu yöntem, müttefik dedikleri zayıf ülkelerin ellerindeki kaynakları sömürme ve korkutarak yönetimlerini ele geçirmenin basit yoludur. Bu yolu en çok ABD kullanır. Ekonomik krizleri de terör örgütleri aracılıyla ABD çıkarır. Bölgesel yapay çatışmalar nedeniyle dünya siyaseti ve ekonomisi ABD’nin elindeyken;[28] hegemonyası da tartışılmaktadır.

ABD’nin yeryüzündeki varlığını “müstesna” gören, dünyayı “biz ve diğerleri” olarak algılayan yönetici elit için hegemonya yitiminin, yenilir yutulur olmaması gayet anlaşılır. ABD dünyanın hâlâ en etkili ülkesi; nükleer güç, dünyaya yayılmış güçlü bir ordusu ve donanması var; dolar/ SWIFT ile küresel mali sistemi kontrol ediyor; basın/yayın aygıtları ile gelişen teknoloji eşliğinde ideolojik/ kültürel hegemonyayı belirliyor. Son iki unsurdaki sıkıntılar, küresel pandemi eşliğinde iyice görünür oldu. Yani ABD açısından küresel liderlik belki hiç görülmedik “meydan okumalarla” karşı karşıya artık![29]

ABD İŞGALİ VE NATO

ABD’nin Afganistan’da oynadığı oyun, bölgenin öteki ülkelerine yaptığından farklı değilken; Ceyda Karan’dan aktararak hatırlatalım: “Amerikan müesses nizamının en büyük mahareti, uluslararası politikadaki eylemlerinin, genel olarak ‘insanlığın hayrına’ olduğu yolunda dünya çapında azımsanmayacak miktarda insanı ikna etmesinde. ‘İyi niyet’ addedilen bu eylemler genellikle tam aksi sonuçlar doğursa dahi, algıları tekrar tekrar şekillendiren Amerikan ideolojisidir. Açıklanan ‘hedefler’ ile çıkan ‘sonuçlara’, bu bağlamda ‘başarılara’ bakıldığında, facialar çarpıcıdır. ABD herhangi bir coğrafyadaki bir ülkeye dair ‘demokrasi, özgürlükler, insan hakları, kadın hakları’ dediğinde, insanın önce irkilmesi gerekir. Bu faciaların en somutlaşmış örneği Afganistan’dır.”[30]

Hatırlanacağı gibi geçenlerde Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, ülkede güvenlik durumunun kötüleşmesinden ABD’yi sorumlu tutarken;[31] Amerikan medyasına sızdırılan gizli belgeler, ABD’nin üst düzey yetkililerinin Afganistan’daki savaş hakkındaki gerçekleri gizlediklerini, farklı bir tablo çizerek ülkedeki savaşın artık kazanılamayacağı gerçeğini çarpıttıklarını ortaya çıkarmıştı.

İki bin sayfalık belge, Afganistan’daki savaşta doğrudan rol oynamış, yetkili, general ve diplomatların görüşlerinden oluşuyordu. Görüşlerine başvurulanlardan 400’den fazlası Afganistan’da işlerin yolunda gitmediğini ve ABD’nin ülkede bir bataklığa saplandığını ifade etti.

Belgelerde, Eski Başkanlar George W. Bush ve Barack Obama döneminde Beyaz Saray’da Afganistan masasını yöneten Korgeneral Douglas Lute, “Afganistan’ı temel olarak anlamaktan uzaktık. Ne yaptığımızı bilmiyorduk. Nasıl bir yükün altına girdiğimizin farkında değildik,” ifadesini kullandı…

Savaşa resmi rakamlara göre 934 ile 978 milyar dolar harcandığı ifade edildi. Ancak bu rakama ‘Merkezi Haberalma Teşkilâtı’nın (CIA) operasyonları ile ‘Savaş Malûlleri Yönetiminin harcamaları gibi yan harcamaların dâhil olmadığı belirtildi.

Pentagon verilerine göre, 2001’den beri 775 bin Amerikan askeri Afganistan’da görev yaptı. Bunlardan 2 bin 300’ü öldü,[32] 20 bin 589’u yaralandı.[33]

ABD’de Kongre komisyonu, 10 yılda yönetimin Irak ve Afganistan’da en az 30 milyar dolar harcadığını bildirdi. Harcamalar konusunda hem hükümeti hem de taşeron şirketleri suçlayan raporda, bir projenin ihale usulüyle özel şirketlere yaptırılmasının, yeniden düşünülmesi gerektiği belirtildi. 10 yılda Irak ve Afganistan’da yaşanan savaşların ABD’ye maliyetinin 1 trilyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.[34]

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Kâbil ziyaretinde “ABD’nin en yeni NATO üyesi olmayan önemli ortağı” ilan ettiğini Afganistan[35] macerasının ABD’ye maliyeti, yaklaşık 2 trilyon doları; Afganistan’a atılan bomba sayısı 58 bin 602’i; Afgan hükümeti askeri kaybı 64 bin 100; sivil kaybı 43 bin 74’i bulurken; 2020 Mart’ında ülkenin yüzde 33’ü Afgan Hükümeti’nin kontrolündeydi; yüzde 48’i karışık, yüzde 19’u ise Taliban yönetimindeydi.[36]

Özetle orta yerde ne bir ABD “zaferi” ne de Taliban yenilgisi varken; yaygın bir işgalci zulmü söz konusuydu. İşte birkaç örnek…

  1. i) Afganistan; Zangebad’da 40 bin askerin bulunduğu en büyük Amerikan üssünde görevli bir asker 11 Mart 2012 gece saat 3’te dışarı çıktı. Bir km. ötedeki Afgan köyüne gitti. İlk eve girdi. Silahını ateşledi. 11 kişiyi öldürdü. Üzerlerini battaniyelerle örttü. Evi ateşe verdi. İkinci eve geçtiğinde orada 4, üçüncü evde ise 1 kişiyi aynı biçimde öldürdü. Dokuzu çocuk, üçü kadın olmak üzere toplamda 16 kişinin canına kıydı, beş kişiyi de yaraladı![37]

Saldırının faili olarak gösterilen askerin bağlı olduğu Kandahar yakınlarındaki ABD üssünün adı daha önce de şiddet olaylarında geçmişti. Washington’daki Lewis-McChord üssündeki Stryker Tugayı’ndan buraya giden 4 askerin Kahdahar’da 2010 yılında silahsız 3 kişinin öldürülmesiyle bağlantılı olarak cezaevine gönderildiği kaydedildi. Askerler Afgan sivilleri hedef alan “ölüm timi” kurmak, cinayetler sonrasında çatışma izlenimi vermek için cesetlerin yanına silah bırakmakla suçlanıyor. Lewis-McChord üssü “kötü ünü” ile tanınıyor. Irak’a birlik gönderen üsteki askerler çok sayıda suça karışmışlar.[38]

  1. ii) 11 Ocak 2012’de internet sitelerinde Taliban, Afganistan’daki dört Amerikan askerinin üç Taliban militanının cesetlerine idrarlarını yaparken görüntülendikleri videoyu internette yayınladı![39]

iii) Afganistan’daki bir grup ABD askerinin Adolf Hitler’in kurdurduğu SS birliğinin flamasıyla çektirdiği fotoğraf tepkilere neden oldu. Sangin bölgesinde çekilen ve internete sızan fotoğrafta, 10 asker, ABD bayrağının altındaki SS logosunun önünde silahlarıyla poz veriyordu![40]

İngiltere Savunma Bakanlığı 28 yaşındaki Prens Harry’nin, Afganistan’daki 5 aylık görev süresinin sona ermek üzere olduğunu açıklarken; o da kendisiyle söyleşi yapan bir gazetecinin, “Elinde tetiği tutuyordun. Düşmana ateş açıp hiç öldürdün mü” sorusu üzerine “Herkes gibi biz de gerektiği zaman vurduk. Bazen bir hayat kurtarmak için bir hayat almak gerekir. Bizim insanlarımıza zarar vermek isteyenleri biz de oyun dışı bırakırız,” dedi![41]

  1. iv) NATO güçlerine bağlı Avustralya askerlerinin Taliban’a yönelik operasyonları sırasında açtıkları ateşte 7 ve 8 yaşındaki iki çocuğun yaşamını yitirdiği bildirildi![42]
  2. v) Avustralya Savunma Kuvvetleri Genel Müfettişi’nin (IGADF) raporu, 39 Afgan sivilin öldürüldüğünü ortaya koydu. Soruşturmada 57 olay incelenirken, 400’den fazla tanık dinlendi. Rapora göre 2005 ile 2016 yılları arasında “mahkûm, çiftçi veya sivil” cinayetleri nedeniyle hakkında soruşturma yürütülen askerlerin 39 Afgan sivili haksız bir şekilde öldürdüğü tespit edildi![43]
  3. vi) İngiliz askerlerinin yaralı bir Taliban mensubunu öldürmekten yargılandığı bildirildi. Helmand eyaletinde iki yıl önce bir arazide yaralı hâlde bulunan Afganlının devriye gezen üç İngiliz askeri tarafından öldürülüşünün askerlerden birinin kaskında bulunan kamerayla da görüntülendiği kaydedildi.

Mahkemede izlenen söz konusu görüntülerde askerlerden birinin kanlar içindeki Afgan için “Burada ölmekte olan o..çocuğu var... Belli ki bu herhangi bir yere gitmeyecek dostlar. Ben de sadece Cenevre Sözleşmesi’ni ihlâl etmiş olacağım” diyor.

Ekipten sorumlu askerin “Bu salağa yardım etmek isteyen var mı?” sorusuna diğerlerinin “Hayır” dediği işitiliyor. Bir diğer askerin de “İstiyorsanız onu başından vurabilirim,” sözleri duyuluyor![44]

vii) Afganistan’da görev yaptığı sırada oluşturduğu “öldürme timiyle” silahsız Afgan sivilleri öldürdüğü iddiasıyla yargılanan ABD piyade tugayında görevli bir astsubay çavuş, suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ama yargı Gibbs’e ömür boyu hapis cezası vermiş olsa da, ancak 8.5 yıl gibi bir sürede şartlı tahliyeden yararlanabilecek![45]

viii) ABD, Afganistan’daki askerlerini geri çekmeyi kararlaştırırken geride kalacak olan askerlerin her hangi bir suç nedeniyle yargılanması ve operasyonlara katılmasının önündeki engelleri de bir anlaşmayla güvence altına almak istiyor![46]

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, “Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, Afganistan’da ölen ya da mücadele eden müttefik askeri birlikleri eleştirmek yerine, teşekkür etmeli” dedi![47]

Beyaz Saray’da Karzai’yi ağırlayan Başkan Obama, Amerikan askerlerinin 2014 sonrası Afganistan’da kalması için “dokunulmazlık” hakkı verilmesini şart koştu![48]

Afganistan’daki işgal tarafından yaşa(tıla)nanlar Platon’un, “Her yerde tek bir adalet ilkesi vardır, güçlünün çıkarı”; Max Horkheimer’ın, “Tecrübelerimiz, ahlâk ve politikanın hemen bütün sorularının akılla değil, güçle belirlendiğini göstermektedir,” saptamalarını doğrularken; emperyalist işgal hızla kaçınılmaz sonunu hazırlıyordu.

ACILI AFGANİSTAN

Tüm bunlar dünyanın en yoksul ülkelerinden, devletin toplam bütçesinin, ABD’nin güvenlik bütçesinin üçte birine denk düştüğü[49] acılı Afganistan coğrafyasında gerçekleşiyordu.

Kimilerine göre, “Dünya uyuşturucusunun yüzde 90’ını üreten, dünyanın en yolsuz devleti, dünyanın en tehlikeli ülkesi”[50] Afganistan’da ‘Dünya Bankası’ verilerine göre halkın yüzde 73’ünün içme suyuna erişimi yoktu…

Afganların yüzde 95’i sağlıksız, hijyenik olmayan koşullarda yaşıyordu...

Yılda 50 bine yakın çocuk (günde 133 çocuk) ishâlden ölüyordu...

Halkın üçte biri günlük minimum kalori ihtiyacını (2100 kalori) karşılayamıyordu...

Çocukların yüzde 75’inde demir ve iyot eksikliği vardı...

Beş yaş altındakilerin yarısından fazlası kronik yetersiz beslenmeden muzdaripti...[51]

Ve nihayet Peştunların hâkimiyetindeki Afganistan’da, nüfusun dörtte birini oluşturmalarına rağmen gerek etnik kökenleri, gerek fizyonomileri gerekse inançları farklı olduğu için her dönemin en alttakiler Hazaralar idi...[52]

Denge(sizlik)ler işgalciler aleyhine hızla bozulurken; ABD kuklası Kâbil rejiminin geleceği giderek kararıyordu.

Taliban “zaferi”yle birlikte, ABD’nin Afganistan’dan çıkmasıyla oluşan boşluğa doldurmak için sırada bekleyen büyük güçlere kapıları açacakken; “Yeni Afganistan’ın” emperyalizme bağımlı “ülke” olarak kalmasını da baştan kabulleniyor.

Taliban’ın projesi başarılı olursa, belki, Afgan halkı sürekli savaş içinde, ABD kuklası, hırsız bir rejimle yaşamaktan kurtulacak ama emperyalizme bağımlı, dinci bir rejimle yaşamaya başlayacak.

Yani Afganistan’daki talan rejimi[53] varlığını, “farklı” formlarda sürdürecekti; kaynakları ve narko ekonomisi ile…

Örneğin ‘Amerikan Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin raporuna göre, Afganistan’ın kuzey ve güney bölgelerinde çıkarılmaya hazır yüksek değerli mineraller ve dünya standartlarına uygun değerlerde bakır, altın, demir ve nadir toprak elementlerini bulunuyordu.[54]

‘The New York Times’ 13 Haziran 2010’da Pentagon’dan referansla ‘Amerika Afganistan’da Geniş Tabi Zenginlikler Keşfetti’[55] başlıklı haberle Afganistan’daki el değmemiş zenginliklerin en az bir trilyon dolar değerinde olduğunu da açıkladılar. Pentagon’un verilere göre, ülkede 420.9 milyar dolar değerinde demir, 274 milyar dolar değerinde bakır, 81.2 milyar dolar değerinde niyobyum, 50.8 milyar dolar değerinde kobalt, 25 milyar dolar değerinde altın, 23.9 milyar dolar değerinde molibdenim, 7.4 milyar dolar değerinde nadir metaller vardı. Ayrıca, değeri 5 milyar dolar altında birçok mineral rezervi barındırıyordu.[56]

Jeologlar ise, Afganistan’ın güney çöllerinde lantan, senyum ve neodimyum gibi ender elementlerin yer aldığı 1 milyon tonluk maden yatağı tespit etti. Bu keşifler ender bulunan yeraltı zenginliklere sahip ülkeler sıralamasında Afganistan’ın 6. sıraya yükseltti.[57]

Söz konusu zenginliklere bir de Afganistan’ın narko gerçeği eklenmeden geçilmemelidir.

Uyuşturucunun toplam dünya piyasası 500 milyar dolara kadar ulaşıyor ve dünyada sadece uyuşturucu tedavisi için 35 milyar dolarlık bir kaynak harcanıyorken;[58] Afganistan’ın dünyanın en büyük afyon üreticisi olmaya devam ettiği ve ülkede afyon üretiminin rekor seviyeye ulaştığı bildirildi.[59]

‘BM Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Ofisi’nin (UNODC) raporuna göre, Afganistan’da afyon ekilen alanlar 2012’ye göre yüzde 36 artarak 209 bin hektara ulaştı.

Ülke, dünyada uyuşturucu yapımında kullanılan afyonun yüzde 80’ini üretiyor. Afyonun ağırlıklı olarak Taliban’ın etkin olduğu güney ve doğu vilayetlerde ekildiği ancak Kâbil’de de önemli artışın göze çarptığı belirtilen raporda, yaklaşık 6 milyon nüfusa sahip Kâbil’deki afyon ekim alanlarının 2012 yılına göre yüzde 148 arttığı vurgulandı.[60]

Bunlarla bağıntılı olarak BM’ye göre, 2013’de uyuşturucu ekim için 209 bin hektar arazi kullanılması, Afganistan’daki uyuşturucu üretiminin yeni bir rekora ulaştığını gösteriyordu. 2007’de 193 bin hektar arazide uyuşturucu ekilmişti. BM, 2013’de Afganistan’da üretilen uyuşturucunun değerinin 3 milyar dolar olduğunu, 2012’de ise bu rakamın iki milyar dolar olduğunu bildirmişti.

BM’nin verdiği rakamlara göre, Taliban döneminde Afganistan genelinde yaklaşık 50 bin hektar arazide uyuşturucu ekiliyordu. 2013’de bu rakam 4 kat artış gösterdi.[61]

Konuya ilişkin olarak bir ek bilgi de, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Afganistan’daki bazı ABD askerlerinin uyuşturucu kaçakçılığı trafiğine dahil oldukları yönünde Moskova’nın elinde bilgiler olduğunu açıklamasıydı.[62]

“GÖRÜŞME”(?), “SEÇİM”(!) MANEVRALARI

Acılı Afganistan’da işgalcilerin yoğun olarak kullandığı narkoz “görüşme”(?), “seçim”(!) manevralarında somutlanırken; ABD önceleri, Taliban’la konuşmayı reddediyordu. Şimdi Taliban, ABD ile konuşmayı reddediyor. Bu, Afganistan’da güç dengesinin nasıl kaydığının bir ölçütü. Batı müdahalesi başarısızlığa uğradı… Üst düzey bir Pakistanlı yetkilinin alaycı yorumu şöyle: “ABD’nin ‘Tek iyi Taliban, ölü Taliban’dır’ lafını dillerden düşürmediği zamanı hatırlarım. Sonra uzlaşmacı Taliban’ı, uzlaşmasız olandan ayırmaktan söz ettiler. Şimdi de ‘Taliban düşmanımız değil’ diyorlar…”[63]

Bu doğrultuda Taliban’ı yenemeyeceğini kabul eden ABD, Katar ve BAE’de Taliban ile masaya oturdu.[64]

Taliban 18 Haziran 2013’de Katar’ın başkenti Doha’da siyasi büro açarken Washington’dan “görüşme yapılabileceği” mesajı geldi.[65]

Taliban’la bu kez Avrupa Birliği (AB) flört ediyor. Taliban’a bağlı bir siyasi heyet, Doha’da AB’ye bağlı temsilcilerle görüştü.[66]

Washington düşmanı Taliban’la masaya otururken Devlet Başkanı Hamid Karzai sert tepki gösterdi ve protesto etmek amacıyla ABD ile yürüttüğü çift taraflı güvenlik görüşmelerini askıya aldığını duyurup, Afganistan öncülük yapmadıkça Taliban’la yapılan barış görüşmelerine katılmayacaklarını açıkladı.[67]

Sonrasında Karzai 30 Mart 2013’ta ziyaret için Katar’a giderken temaslarının ana gündem maddesinin Taliban’la barış görüşmeleri sürecine[68] ilişkin olacağını belirtiverdi.[69]

Taliban, Afgan hükümeti ve örgüt temsilcileri arasında Pakistan’da 31 Temmuz 2015’de yapılacak barış görüşmelerini reddetti. Taliban Sözcüsü Zabiullah Mücahed, “Basında, Taliban ve Afgan hükümeti arasında Pakistan veya Çin’de barış görüşmelerinin başlayacağı ile ilgili haberleri görüyoruz. Barış ile ilgili tüm yetki ve sorumluluk Taliban’ın siyasi bürosuna ait ve siyasi büronun böyle bir görüşmeden haberi yok,” dedi.[70]

Taliban’la barış için kadın vekil ve insan hakları savunucularından oluşan bir heyet Norveç’te görüştü. Oslo’da Taliban temsilcileri, 5 kadın milletvekili ve 4 insan hakları savunucusuyla masaya oturdu. Görüşmenin “gayriresmi” özelliği vurgulanırken vekillerin parlamentodan “bağımsız temsilciler” sıfatıyla geldiği ve Kâbil hükümetini temsil etmediği belirtildi. Üç insan hakları savunucusunun, Taliban’la müzakere sürecini yürüten Yüksek Barış Konseyi’ne mensup olduğu açıklandı.[71]

‘Yüksek Barış Şurası’ Başkan Yardımcısı Din Muhammed, Kâbil’deki açıklamasında da, ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad’ın Taliban yetkilileriyle görüşerek ülkedeki yabancı güçlerin çekilmesi konusunda uzlaşma sağladığını söyledi.[72]

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Taliban’la 29 Şubat 2020’de barış anlaşması imzalanacağını açıkladı.[73] Taliban da bunu doğruladı.[74]

ABD Başkanı Trump, seçmenleriyle bir araya geldiği canlı yayında, Taliban’la yaptığı barış anlaşmasını öven açıklamalarda bulundu.[75]

ABD’nin Afganistan stratejisindeki değişikliğin işareti olan anlaşma hiç şüphesiz, Taliban’ın başarısıydı. Söz konusu cihatçı grup, “terör grubu” olmaktan çıkarak ABD’nin masaya oturup pazarlık yaptığı bir muhataba dönüştü.[76]

Hükümetle Taliban arasında yeni bir anlaşmaya varıldı. ABD’nin barış anlaşması imzaladığı Taliban, Eşref Gani liderliğindeki hükümetle mahkûm takası konusunda anlaştı.[77]

Hemen hepsinin nafile özellikler taşıdığı “barış görüşmeleri” gibi “manipülatif seçim(sizlik)”ler de Afganistan halkları için hiçbir şey ifade etmiyordu!

Afganistan’da seçimlerin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen hâlâ tam bir kabine listesi oluşturulamadı mesela![78]

Öte yandan 14 Haziran 2014’deki devlet başkanlığı seçimini Eşref Gani Ahmedzay kazandı. Gani’nin oyların yüzde 56.49’unu, Abdullah Abdullah’ın ise yüzde 43.56’sını aldığını açıklandı. Ancak seçim komisyonu, seçimde hile yapıldığı iddialarını araştıracaklarını ve bunun ardından sonuçları kesinleştireceklerini belirtti. Seçimi kaybeden aday Abdullah Abdullah ise sonuçları tanımadığı vurgusuyla, “Bunu, halkın iradesine darbe olarak görüyoruz,” dedi.

Kuzey İttifakı’nın eski bir üyesi olan Abdullah’ın kuzeydeki kabilelerin ve Taciklerin desteğine sahip iken, Gani’nin Peştunlarca desteklenmesi ülkede 1992-1996 kesindeki gibi etnik çatışma endişesine neden olurken; Afganistan’ın güney ve doğusundaki Peştun kabilelerin desteğini alan eski Maliye Bakanı Eşref Gani, ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde kültürel antropoloji eğitimi almış; ABD’de akademik kariyerini 1991’e kadar sürdürüp, daha sonra da Dünya Bankası’nda çalışmıştı. 24 yıl boyunca ülkesinden ayrı kalan Eşref Gani, 11 Eylül saldırılarının ardından 2001’de Afganistan’a geri dönerek, Karzai hükümetinde maliye bakanı olarak görev almıştı.[79]

Bu bile seçimlerde kimin, nasıl seçildiğini ortaya koyuyordu![80]

TALİBAN GERÇEĞİ

Gelelim emperyalizmin laboratuvarında üretilen -nihai kertede- ABD İmparatorluğu’nun paramiliter gücü Taliban’a…

Şeriatçı uygulamalarıyla dünyanın dikkatini üstüne çeken ve 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin hedefi hâline gelen Taliban, savaş beyleri, farklı aşiret, boy ve etnik gruplar arasında bölünmüş olan Afganistan’da 1994’te ortaya çıktı.

Arapça talib (öğrenci) kelimesinin çoğulu Taliban (öğrenciler) adını benimseyen örgüt, ülkenin güneyinde Molla Ömer Ahund liderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisiyle 1994’te kuruldu. Aslen Kandaharlı olan Molla Ömer, bir süre Pakistan’da, ardından da Kandahar’ın kuzeyindeki Meyvend ilçesinde medrese eğitimi aldı. Sovyet işgaline karşı savaştı.

Gelenekçi bir yapıya sahip Afgan toplumu içerisinde hızla taraftar toplayan ve yükselen grup, amacını, Sovyet savaşı ve akabinde patlak veren iç savaşlar sırasında ortaya çıkan savaş ağalarından kurtulmak olarak tanımladı.

Kuruluş felsefesini de Afganistan’da İslâm’a dayalı bir yönetim getirmek olarak tanımladı.

Kurulduktan birkaç ay sonra çoğunluğu medrese ve şeriat okulu öğrencileri olmak üzere savaşçı sayısı 20 bini buldu. Kısa süre sonra Pakistanlı Peştun etnik kökenden Mevlana Samiul Hak liderliğindeki Darul Ulum Hakkaniye medresesi öğrencilerinin önemli bir kesimi de yine örgüte dahil oldu. Öğrenciler hareketinin mensuplarının çoğu ülkenin güneyindeki Peştun kökenli kişilerden ve Pakistan’daki medreselerde eğitim gören mülteci ailelerin çocuklarından oluştu.

Analistlere göre, örgütün kuruluşundan itibaren en büyük destekçisi ve yol göstericisi kuşkusuz Pakistan istihbarat teşkilâtı (ISI) oldu. Uzmanlar, hem askeri eğitimin hem de maddi desteğin doğrudan ISI tarafından sağlandığını belirtiyor.

Kuruluşundan kısa süre sonra, Afganistan’ın ikinci büyük kenti Kandahar’a saldırdı. Talebeler örgütü 3 Kasım 1994’te ciddi bir direnişle karşılaşmadan Pakistan sınırındaki kentin kontrolünü ele geçirdi. Bu aynı zamanda zayıf durumdaki Kâbil merkezi hükümetine de ilk darbe oldu.

Ülkenin güneyindeki Peştun nüfusun yoğunlukta yaşadığı kentleri ciddi bir direniş görmeden bünyesine katan Taliban, 1995’te Kâbil’e dayandı. Başkentin kontrolünü ele geçirebilmek için Kâbil’i 3 ayrı koldan bombaladı. Ancak Sovyetler Birliği’ne karşı verdiği direnişle adını duyuran Ahmet Şah Mesut liderliğindeki güçler Taliban’ı burada ağır bir yenilgiye uğrattı.

Pakistan’dan ve bazı Körfez ülkelerinden para ve silah desteği aldığı belirtilen Taliban, 1996 yılının eylül ayında Kâbil’e saldırmak üzere hazırlık yaptı.

Kanlı sokak savaşına girmek istemeyen Tacik komutan Ahmet Şah Mesut, kendine bağlı tüm güçleri 26 Eylül 1996’da Kâbil’den çekti.

Otorite boşluğundan faydalanan Taliban savaşçıları 27 Eylül 1996’da Kâbil’e girdi. İlk olarak BM binasına sığınan eski Devlet Başkanı Muhammed Necibullah Ahmedzay ile kardeşi Şahpur Ahmedzay idam edildi.

Başkentin ele geçirilmesi zamanına kadar milis bir yapı olan Taliban, bu tarihten itibaren kendi hükümetini kurduğunu açıkladı. Adını Afganistan İslâm Emirliği, kurucu lider Molla Ömer’i de Emir ül Müminin (Müminlerin emiri) ilan etti. Bayrak değiştirildi. Molla Ömer adına camilerde hutbe okundu.

Afganistan’ı yakından takip eden uzmanlara göre Taliban, bu tarihten sonra Pakistan’ın bölgedeki çıkarları için vekâlet savaşı veren bir örgüt hâline dönüştü.

Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Taliban’ı resmen tanıdı.

Önceleri nispeten yumuşak bir görünüm veren örgüt Kâbil’in ele geçirilmesinin ardından çok katı kurallar uygulamaya başladı.

Şeriata dayalı anayasal sistem yürürlüğe girdi. Hanefi mezhebi ön planda tutuldu.

Şeriatın gündelik hayatta uygulandığını takip etmek için Emr-i bil Maruf (iyiliği emretme) Bakanlığı oluşturuldu.

Hayatın her alanından soyutlanan kadınların çalışması, kız çocuklarının okula gitmesi ve eğitim alması tamamen yasaklandı.

Kadınlara peçe zorunluluğu erkeklere ise takke ve sakal mecburiyeti getirildi.

Sakalını kesenler için 6 aydan başlamak üzere hapis cezası verildi. Yüzü görülen kadınlar kırbaçlandı.

Afganistan Televizyonu’nun yayını durduruldu. Fotoğraf dahil her türlü görsel yayın ve müzik yasaklandı.

Erkeklere, evine en yakın camide 5 vakit namaz kılma mecburiyeti getirildi.

Emri bil Maruf görevlileri camilerde yoklama aldı.

Mazeretsiz camiye gitmeyenlere ağır yaptırım uygulandı.

DEVAM EDECEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Temel Demirer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.