80'Lİ YILLAR = İNSAN(SIZLIK) + UMUT(SUZLUK) + EYLEM(SİZLİK)

Tarihinizi bir başkası denetlediği sürece,
hakikât bir gizem olarak kalacaktır.”[1]

80’li yıllar politikadan örgütlü mücadeleye, umuttan ütopyaya ağır darbeler aldığımız, “küreselleşme” alt başlıklı gericilik yıllarıdır...
Bu yıllarda soru(n)=insan(sızlık)+umut(suzluk)+eylem(sizlik) üçgeninde boyverdi...
Söz konusu kesitte karşımıza çıkan, eskinin ölse de yeninin boy vermediği toplumsal çürüme+yaygın yabancılaşmadır...
Çürüme+yabancılaşma, siyasetten bilimsel faaliyete ya da teoriden örgüte “atalet”te ifadesini bulan bir “Fetret Devri”ni tedavüle soktu...
“Fetret Devri”, “karşılıksız” örgütlenme “iddiaları”nın gerçekten, sınıftan, hayattan koparak işlevsizleştiği bir kaostur...
Kanımca ne çıkacaksa, -onu çözümleyerek,- bu kaostan çıkacaktır ki, bu da bir kez daha insan(lık)+örgüt(lülük) bağlamında direnişten isyana, isyandan devrime evrilmesi mümkün olan “insan(lık) durumu”nun çözüm ve tartışılmasını gerektiriyor...
80’li yıllar bağlamında -genel olarak- bunlardan söz edeceğim.
Çünkü Herbert Marcuse’nin, “Eylem sonda değil, kuramın başlangıcındadır,” saptamasını çözüm için “anahtar” olarak ele alacak yazı(m); sorunsalını, Hannah Arendt’in, “Modern çağın ayırt edici niteliği, Marx’ın dediği gibi kendine yabancılaşma değil, dünyaya yabancılaşmadır,”[2] saptaması üzerine inşa ederken; 80’li yılların, bir geleceği olduğundan hiçbir biçimde emin olmayan bir kuşak yarattığı kanısını paylaşmaktadır.
Meselenin çözümü ise, “Salt umutsuzlar uğrunadır ki bize umut verilmiştir,” diyen Walter Benjamin’in saptamasından hareketle Hannah Arendt’e kulak vermektir:
“Eylem her zaman bir başlangıçtır; yeni bir şeyin görünüşüdür.”[3] “Eylem, şeylerin ya da maddenin aracılığı olmaksızın doğrudan insanlar arasında süregiden biricik etkinliktir.”[4] “Eyleyenin başlattığı eylem sözcük aracılığıyla insansal olarak ifşa edilir.”[5] Bu bağlamda “eylem yeni bir başlangıcı olanaklı kılar, anlama eyleminin diğer yanıdır.”[6]
Evet, 80’li yıllar bağlamında -genel olarak- bunlardan; yani “önce söz vardı” diyenlere inat; “önce eylem vardı”; “önceleyen eylem sözü inanılır ve imkân dahilinde kıldı” gerçeğinin/ gerekliliğinin altını çizeceğim…

I. AYRIM: 80’LER: KARANLIĞIN GÜNÜ…

“Bu kuşak yalnızca kötü insanların
nefret dolu söz ve edimlerinden değil,
iyi insanların afallatıcı suskunluğundan da
pişmanlık duyacak.”[7]

80’li yıllar...[8] Bir Eylül sabahı ömrümüzün karar(tıl)dığı, kaçıp kovalanmakla geçen, hapishane kapılarından, gri gökler altındaki el kapılarının sürgünlüğüne uzanan, “Görülmüştür” damgalı mektuplar almak ya da eve dönmek için beklediğimiz yıllardı...
Sadece bu kadar mı? Elbette değil…
Ağca’nın Papa’yı vurduğu, Prens Charles’ın Diana’yla evlendiği, Enver Sedat’ın öldürüldüğü, YÖK’ün kurulduğu yıllardı...
80’li yıllar... Turgut Özal’ın dört eğilimi birleştirdiği, tombul parmağını bize doğru salladığı, Gorbaçov’un fırtınalar estirdiği, Halepçe’nin yüreğimizi sızlattığı, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, ‘Yorgun Savaşçı’nın yakıldığı yıllardı...
Yılmaz Güney’i, Ruhi Su’yu, Haldun Taner’i, Behice Boran’ı, Adile Naşit’i kaybettiğimiz yıllardı...
Çernobil patladı, ama korkmayın çaylarda radyasyon yok, kimse kanser olmayacak! Bankerler bizi dolandırdı... Bülent Ersoy’a yasak geldi... [9]
Toplumsal muhalefetin barbarca bastırılıp, siyaset(sizlik)in “Türk-İslâm Sentezi” soslu neo-liberalizmle yeniden biçimlendirildiği yıllardı…
Hani ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’nin “bizim çocuklar başardı” diye haykırırken; 650 bin kişinin gözaltına alındığı; 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği; 230 bin insanın sıkıyönetim mahkemelerinde “yargı”landığı; 171 canın işkencede alındığı; kayıtlara 144 kuşkulu ölümün düşüldüğü; 1982-1988 yılları arasında 9 bin 962 davanın açıldığı; mahpuslardaki gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl 3 ay ceza verilen; 7 bin kişinin haklarında idam istendiği; vatandaşlıktan çıkarılanların ise 14 bin kişi olduğu; [10] Kürt illerindeki köylerin yakılıp, yıkıldığı yıllardı 80’ler…
Özetle 80’ler, Murathan Mungan’ın ‘Yaz Bitti’ dizelerinde[11] betimlediği (uzatmalı) bir kesit olması yanında; Jorge Luis Borges’in, “Diktatörlük, gaddarlığı, zulmü ve köleliği besler. Ama daha iğrenci, diktatörlerin aptallığını besler,” sözlerinde somutlanan durumdur…
Ne kadar dillendirilse eksik kalacak bu vurgulardan daha da önemli olan şey ise, Leylâ Erbil’in, ilk kez 1985’de yayımlanan, ‘Karanlığın Günü’[12] başlıklı romanında resmettikleriydi…
Yazıldığı tarihte bomba etkisi yapmış mıydı hatırlamıyorum. Aradan yirmi beş yıl geçtikten sonra, o yılları daha iyi anlatan bir roman yazılmadığını şimdi biliyoruz. 70’li yıllar direnmeyi, yeniliği, kadın hareketini, özgür düşünceyi, isyanı temsil ediyorsa, 80’li yıllar da, özellikle Erbil’in bu romanında işaret ettiği üzere ideallerin, isyanın unutturuluşunu simgeliyordu.
Reagan-Thatcher politikalarının devreye girmesiyle, önce ideallerin işe yaramazlığını inandırıldı insanlar, sonra da idealler olmadan yaşamaya. Leylâ Erbil, ‘Karanlığın Günü’nde önce tek bir insanın, daha sonra bütün milletin bellek yitirişinin öyküsünü anlatıyordu. [13]
Evet söz konusu yıllarda tüketildi insan(lık); neo-liberal çılgınlık ve postmodern dayatmalar tarafından…

I.1) “TÜKETİM ÇAĞI”NDA İNSAN(SIZLIK)

“Şeytan, ruhu ele geçirene dek
insana saldırısını sürdürecektir.”[14]

80’ler neo-liberal çılgınlığın, “Düşünüyorum öyleyse varım, başkaldırıyorum!” diyen insan(lık) yerine “Tüketiyorum o hâlde varım!” diyen insan(sızlık)ı ikame ettiği gericilik yıllarıydı; yani kapitalizmin insanı Gregor Samsa’laştırdığı cinnet kesiti…
O dönemde “küreselleşme” alt başlıklı neo-liberal saldırganlığın insan(lık)ı, tüketim çağının labirentlerinde yaşamaya mahkûm ettiği tartışmasız bir gerçekken; üstüne üstlük, söz konusu tüketim de ihtiyaç nedeniyle gerçekleşmiyordu…
Gerçeğin yerine “gibi”nin ikame edilmesine hizmet eden tüketimin çevreden insan(lık)a her şeyi de yok ettiği de unutulmaması gereken bir gerçekti…
Bunun “nasıl”ına gelince, Jean Baudrillard, nesnelere anlamlar yükleyerek, toplumsal ve kültürel bir hiyerarşinin oluşturulabileceğini söyler. Dolayısıyla kişiler de, kendi sınıfsal durumlarına göre nesnelerle kurdukları “ilişkiyi” yeniden düzenleyebilir: “Nesneler aracılığıyla her birey ve grup hem kurulu düzende kendine bir yer edinmek hem de bu düzeni bozmak ister.”[15]
Baudrillard için tüketim nesnesi “Statü, prestij ve moda farklılıklarını ima eden yan anlamlarla yüklü; belli bir markanın belirlediği şeydir.”[16]
Gösterge-nesne de sahiplenilen, elde tutulan ve yararlanılan ya da kodlanmış farklılıktan başka bir şey değil. Dolayısıyla tüketim, gösterge-nesne tüketmek demek. Baudrillard’a göre, “Öznenin asıl amacı tüketmek değildir, insanı tüketime iten şey, bir alma verme sistemine benzeyen ve farklılık yaratabilmek, anlamlar yükleyebilmek amacıyla kod ve değişik statülere özgü değerler üreten toplumsal yaşamdır.”[17]
Tüketim “kültürü” ya da ideolojisinin temel mantığı, tüketme eyleminin “bir gereksinim için olduğunu” vurgulamasıdır. Yani tüketim, “gereksinim”le ambalajlanmaktadır. Böylece sistem, “tüketici bireyler üretirken”, yeni bir “köle tipi” oluşturur; kısacası “bireyi tüketici güce” dönüştürür.[18]
Bu kesitte, “İletişim bir iletişimsizlik düzeneğidir,” Jacques Lacan’ın deyişiyle…
Baudrillard, bu sistemi şöyle özetler: “Ekonomik üretim alanında uzun zamandan bu yana gerçek ve doğru olarak kabul görmüş bir şey varsa, o da, kullanım değerinin ortadan kaybolarak değişim değerine özgü bir mantığın ‘tüketim’ evreni ve kültürel sistemin genelini hemen tamamıyla egemenliği altına almış olduğu gerçeğidir.”[19]
Baudrillard tüketimin fetişizm boyutuna değinirken, nesnelerin belirli güçlere sahip olduğunun düşünüldüğünü söyler. Sistem güçlendikçe “Fetişist büyülenme gücü de artar.”[20] Fetişizm, beden ve güzellikte doruğa çıkar. Ruhun aynası olan beden, bu özelliğini yitirir ve “Belli bir disiplin ve salt göstergelerden oluşan bir evrene boyun eğmek durumunda kalır.”[21]
Daha keskin bir belirleme yapmak gerekirse, değer süreci “Kimsenin kimseye ihtiyacı olmadığını” ortaya koyar; burada “her şeyin bir karşılığı vardır” ve “herkes kaç paralık insan olduğunun bilincindedir.”[22]
Özetle ve Baudrillard’ında işaret ettiğine göre nesne, simgesel değiş-tokuşta anlamlı bir değere sahipken, sonradan anlamını yitirir ve “hiçbir şey” hâline gelir. Gösterge ekonomi politiği, hem nesneyi hem de özneyi istediği gibi biçimlendirip yönlendirebileceği “şey”e dönüştürür. Sonuçta her şey, tüketilebilir bir meta oluverir…
Evet, 80’ler “her şeyin, tüketilebilir bir meta oluverdiği”, insan(sızlık)[23] ve itaat, dolayısıyla da devasa yabancılaşma yıllarıydı…

I.2) YABANCILAŞMA!

“İnsanın iktidara karşı mücadelesi
belleğin unutmaya karşı mücadelesidir.”[24]

Yabancılaşma hakkında uzun uzun söz etmeyeceğim; onu Marx’ın ifade ettiği ve Kafka’nın zenginleştirdiği çerçevede olanca yaygınlığıyla yaşıyoruz…
80’li yıllar bağlamında yaşadığımıza ilişkin olarak Hannah Arendt’ten eklemek istediğim şeyler var; bilinir O, yabancılaşma fenomenini değerlendirirken Marx’tan farklı düşündüğünü belirterek söze başlar.
Arendt’e göre Marx, üretim-tüketim ilişkileri ile belirlenen bireyin kendi emeğine yabancılaştığını öne sürer. O ise, bu yabancılaşmayı, bireyin emeğine değil, dünyaya yabancılaşması olarak görür.
Arendt’in deyimiyle, “Modern çağın ayırt edici niteliği, Marx’ın dediği gibi kendine yabancılaşma değil, dünyaya yabancılaşmadır.”
Ona göre, insanın dünyadan yabancılaşması çağın en başta gelen özelliklerinden biridir.[25] “Dünyadan giderek daha çok yabancılaşan modern çağ, insanın nereye giderse gitsin yalnızca kendiyle karşılaşacağı bir durum yaratmıştır.”[26]
Arendt’in düşüncesinde yabancılaşma, insanların nesnel, maddi dünyadan yabancılaşması anlamına gelir.
İnsanın dünyaya yabancılaşmasıyla başlayan bu süreç, insanlar arasındaki bağı koparmış, insanları birbirine düşman hâle getirmiştir. Bu elbette genel olarak totalitarizmin yarattığı bir durumdur. Çünkü totalitarizm altında yaşayan İnsanların en temel özelliği kendi otonom yargı güçlerini kaybetmesidir. Yargı gücünü kaybeden insan ise hiçbir değere, inanca sahip olamaz. Bu yüzden Arendt, “Geleceğimiz hiç bu denli öngörüden uzak olmamıştır” diye düşünür.[27]
Yargı gücünü kaybeden, bir değere ve inanca sahip olmayan insan, politik alanın dışında olan bir insandır. Arendt’e göre, dünyaya yabancılaşan insan, kendisini insan kılan politik alanda değil, toplum alanında yer almaktadır. Politika alanının toplum alanı tarafından kuşatılmasıyla birlikte insan, politik alanın (kamusal alanın) dışına çıkmış, kendi yarattığı dünyaya yabancılaşmış demektir. Arendt bunu “dünya yitimi” olarak adlandırmaktadır. Ona göre “dünya yitimi” kişinin kendini insanlar arasına yerleştirecek bir bağıntının yitimini doğurmuştur. Bu ise yeni bir dünyasızlığın içine yeniden düşme tehlikesidir. Başka deyişle, insanlar “insan-dışı bir dünya”da yaşamaktadır. İnsan-dışı dünya, kamusal alanın dışına çıkmak, insanın, kendi yarattığı dünyaya, ortak yaşama yabancılaşması anlamına gelir.
Modern insanlığın geldiği nokta, Arendt’e göre, insanlığı ilgilendiren sorunlara duyarsız olmak; ortak yaşama, toplum ve dünya adına eylemde bulunmamaktır. Dolayısıyla modern dünyada insan dünyaya yabancılaşmış, kendi kurduğu dünyadan koparılmıştır. Arendt’e göre modern insan, kendine ait gördüğü yaşam alanlarını kaybetmiştir.
Evet, durum 80’li yıllarda tam da Arendt’in işaret ettiği gibidir…
Neo-liberal tüketimin genelleşmiş meta üretimi koşullarında tüm toplumsal ilişkiler ve bu arada bireyler birer “nesne”, birer “şey” hâline gelirken; her şey alınıp satılmakta ve tüm bunlarla birlikte insanlığı ilgilendiren sorunlara duyarsızlık büyümekte; ortak yaşam, toplum ve dünya adına eylem alanı yok olmaktadır…

I.3) İLK ARA SONUÇ: İNSAN(IMSI)!

“Derinlemesine hastalıklı olan bir topluma
iyi uyarlanmış olmak sağlık ölçütü değildir.”[28]

Karl Marx’ın belirttiği üzere, “Üretim düzeni yalnızca mal değil, aynı zamanda bunları tüketecek uygun gereksinimlerle donatılmış insan üretir”ken; Sean Sayers’ın, “İnsan doğası genel olarak tarihsel bir üründür. Benlik toplumsal bir yaratıdır,”[29] diye betimlediği böylesine bir dizaynda karşımıza dikilen; Adnan Binyazar’ın, “Kendi insanından tiksinmek...”[30] dediği “negatif diyalektik”tir…
“Negatif diyalektik”in ilk ara sonucu ise insan(lık)ın inkârı olan insan(ımsı)dır…
Aslında bu da “doğal”dır; çünkü, “Var olan olmadan, varlık olmaz,” diye uyarır bizleri hayata dair T. Adorno…

I.3.1) KORKU…

“Defiando mi Dios de mi.”[31]

80’li yıllardaki yıkımın ilk ara sonucu olan “insan(ımsı)”; bir vazgeçişten ötedeki içselleştirilmiş bir korkunun da ürünüdür!
Korku deyip geçmeyin…[32] Milan Kundera’nın, “Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur”; 1528-1569 yılları arasında Lizbon’da yaşamış Rönesans şairi António Ferreira’nın, “Korkuyla yaşıyorum/ Korkuyla yazıyorum, konuşuyorum/ Korkuyla sesleniyorum kendime/ Endişe etmekten korkuyorum/ Dilimi tutmaktan korkuyorum,” diye betimlediği bir durumdur!
Bu öylesi bir “durum”dur ki, korkunun tutsağı olarak, sesini kısarak dilini tutarak insan(ımsı) insanlığını kaybeder.
Korku, korkutanın suçuna ortak edilmiş bir edilgenliktir; ucu bucağı olmayan köleleştirici bir endişedir; ahlâki bir zayıflıktır.

I.3.2) YALAN(CILAR)!

“Gerçeğin nefesi eritir dağı
Yalancın ateşi eritmez yağı.”[33]

Korkunun egemenliğine teslim olan; egemen yalanın da bir parçasıdır; bu “korku/ yalan” bütünselliği açısından bir “olmazsa olmaz”dır… Daha açık bir deyişle, korkanlar, egemen yalanın, suskunluğun bir parçası, suç ortağıdırlar…
Engizisyon böyle var oldu; tıpkı Nazi iktidarı ya da tekelci kapitalizmin (olmayan, olması mümkün olmayan) “medyatik demokrasi”si gibi…
Sürdürülemez kapitalizmin “medyatik demokrasi”si; korku ile yalanın ürünüdür; ‘Medyada Demokrasi Girişimi/ Media Democracy in Action’ın ‘Censored 2009’ başlıklı yapıtındaki üzere![34]
80’ler ve müteakip kesit yalan ile korkunun büyüdüğü, cesaretin, itirazın, doğruda durma felsefesinin terk edildiği yıllardı.
Yalan ile korku; ya suskunluk ya da yalakalık biçiminde dört yanı sarıp sarmaladı!
“Demokrasi” adına kapitalizmin; “demokratikleşme” için de AKP’nin (Fetullah Gülen’in) yüceltildiği neo-liberal yalakalığın kökenleri (24 Ocak Programı kişiliğinde) 80’lerdeki çözülmeye dayanır…
Örneğin 2000’lerde şunları diyenler; 80’lerin (vazgeçen) “solcuları”ydı!
“Tayyip Erdoğan’ın özellikle bir ‘gönül adamı’ olduğunu, doğrusuyla yanlışıyla ‘sahici’ bir insan olduğunu kendisini bir nebze tanımış olanlar ya da kendisine ilişkin iflah olmaz önyargıları bulunmayanlar bilir,”[35] diyen Cengiz Çandar…
Veya “AK Parti, Türkiye’nin demokratikleşme serüveninde asıl olarak olumlu bir işlev yerine getirdi, getirmeye devam ediyor,”[36] diyen Oral Çalışlar örneğindeki gibi…
Evet, 80’ler ile Cengiz Çandar’dan Oral Çalışlar’a uzanan Özalizm’in tahribatıyla karşımıza dikilen; insan(lık)ı dilsizleştiren ve onun özgür gelişimini engelleyen postmodern vazgeçiş tahribatından başka bir şey değildir…[37] Ya da bir Kürt Atasözü’nün “Qantir nazê, xwê şîn nayê,”[38] diye haykırdığıdır!

I.4) POSTMODERN İNSAN(INIMSI)LIK…

“İnsanın değeri,
önem verdiği şeye göredir.”[39]

80’in en rafine ürünü olan “postmodern insan(ınımsı)”, “kamufle edilmiş sosyal kontrol”le, “Düşünmeden düşünmek”[40] durumunda bırakılan güdülendir!
Max Scheler’in, “Ich bin, aber ich habe mich nicht”[41] dediğidir!
Bu da “kendini uyarlamak” demektir. Yani varlığını sürdürmek için insan(ımsın)ın kendini nesneler dünyasına benzeterek tükenmesidir.
Böylelikle boyun eğen(ler), egemene uyum sağlama ve kendilerini onun yedeği olarak görme, özendikleri ve saygı duydukları tek şeyin iktidar olduğu noktasına gerilemişlerdir.
Bu da, 80’lerdeki üzere bir akıl tutulmasıdır.
“Gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilgisi olmayan, kendinin saf simülakrı olan imge”[42] insanlar ‘The Secret’teki Rhonda Byrne’nın şu sorusunun (ve yanıtının) muhatabı olurlar: “Kendinizi inanma noktasına nasıl getireceksiniz? İnanıyormuş gibi yapmaya başlayın… Gerçekmiş gibi davrandıkça, duruma inanmaya başlayacaksınız…”[43]
Kolay mı? “Kısa episodlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplum”da, [44] “insanın karakteri süregiden bir anlatıya dönüşmüş”tür[45] artık…
Ya da Cioran’a göre, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey “doğmuş olmaktır”, çünkü “insan doğduğu andan itibaren her şeyini yitirmiştir”…
Veya “Cogito Ergo Sum/ Düşünüyorum O Hâlde Varım” önermesinin bugündeki varlığı artık, “Cogito Ergo Boom/ Düşünüyorum O Hâlde Patlıyorum”a tahvil olmuştur…
Söz konusu akıl tutulmasıyla; “Karşına çıkabilecek en kötü düşman hep kendin olacaksın,” diyen Nietzsche’nin ifade ettiği bir intihar durumuyla[46] karşı karşıyayız…
Rilke’nin, “Yaşamın öğeleri tümüyle kavranılır değilse, yaşamak nasıl olanaklıdır?” sorusunu yanıtlamaktan başka açarımızın kalmadığı 2000’li yıllarda 80’leri aşabilmek, öncelikle toplumsal iktidar aygıtının ezici ağırlığı ile atomlaşmış bireylerden oluşan kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki “denge(sizlik) durumu”nu bozmakla, ütopyaya yönelik yol açıcı ilerlemeyi hayata geçirmekle mümkündür.
Evet, evet nihayetinde insan, homo discours’tur. Çatışan, savaşan, didişen bir varlık. Latinlerin discordia dediği bu uyumsuzluk, Eski Yunan’da Tanrıça Eris’le simgeleniyordu. Eriş, Roma mitolojisinde Tanrıça Discordia olarak kendini gösterdi, belli dönüşümlerle.
İnsanın cennetten düştüğü söylencesi, eritik (Eris’ten), uyumsuz, bir varlık olan insana pek yakışmasa gerek. Cennet uyumsuz, çatışmacı, didişmeci bir varlık olan insanın kısa bir döneminin, bitimli bir düzenin adı olabilir. Cennet bu dünyada hiç olmadı (Kalıcılığı olmayan sürelerin dışında!). İnsan didişerek varoldu. Didişerek varoluyor.
Didişimli bir varlık olarak insan, neden böyledir? Yaşadığı yere, koşullara, çevreye tam uyumu yoktur. Eksiktir, fazladır ama tam uyumlu değildir…
İnsanın didişimli yapısı, onu mücadeleci kılar. Yalnız mücadeleci değil araştırıcı, merak eden, hayrete düşen bir özellik verir ona.
Didişimli yapısının üzerine oturacağı bir güven desteğine gereksinimi vardır. Didişim bir anlam zemini üzerinde gelişir. Bu anlam zemini bir güven zeminidir de. Bu zemin üzerinde insanın insan olma derdi oluşur. İnsan, derdi olan, amaçları, kaygıları, değerleri olan bir varlıktır. [47]
80’ler derdi, amaçları, kaygıları, değerleri olan insan varlığını “hiçleştirme” kastını öne çıkarmıştır… Kapitalist üretim-tüketim sisteminin dayattığı sosyolojik oluşumları karşı konulamaz gerçekler olarak kabul ederek, teslim olan “postmodern insan(ınımsı)” çoğunluk, tek tip bir yaşam biçimini egemen kılmışlar ve böylece de “tarihin sonu”nu ilân etmişti.
Ama isyankâr bir azınlık insanlığın içine düştüğü yoksul yaşam biçimine karşı çıkmış ve öngörülemeyen yaratıcı bir devinimle yepyeni yaşam biçimlerinin örneklerini ortaya koymuşlardır.
O hâlde bu noktada “Goethe’nin Faust’unu anımsayalım. Şeytan Faust’u bir zevk makinesine dönüştürmeye çalışır ama Faust’un ruhu bu makineleşmeye direnir. Belki de felsefi veya dinsel yaşamın çıkış noktası bu direnmedir.”[48]

II. AYRIM: “YENİ(DEN) ORTAÇAĞ”!

“Önünüzü göremiyorsanız,
dönemeçtesiniz demektir.”[49]

Direnişin, direnme ruhunun marjinalleş(tiril)diği 80’ler bir yanıyla “Yeni(den) Ortaçağ”dır; 80’lerden günümüze dek de sürmektedir…
“Haydi canım, XXI’inci yüzyılda Ortaçağ mı olurmuş” demeyin.
Olur! Çağımıza uygun bir Ortaçağ”dır bu![50]
Hani bir Kürt Atasözü’nün, “Aqlê sivik barê girane,”[51] diye betimlediği…
Ya da Yevtuşenko’nun, “İradesiz akıl bir işe yaramadığı gibi akılsız irade de bir işe yaramaz” sözüyle anlattığı…
Gökyüzü adına yeryüzünden vazgeçildiği;[52] akıl[53] ve isyanın, itiraz ile varlığın birliğinin parçalandığı; hani egemen(lik)in inkâr yerine estetize edildiği bir “küçük güzeldir”ciliktir başımızdaki bela…
Burada AKP’nin “alternatifi” CHP’dir; Bush’un “alternatifi” de Obama…
Artık radikal sosyalizm yerine ne idüğü belirsiz bir “demokrat”lık ikame edilmiştir; “liberallik” ise “özgürlükçülük” ilan edilmiştir; “küreselleşme” alt başlıklı emperyalizm ise “baş tacıdır”!
Oysa “kapitalizmde siyasal alan borsalaşmış/şirketleşmiş”ken;[54] dünya bir “Big Brother/ Büyük Bilader” barbarlığının kollarındadır…
* Papa XVI. Benedikt, “İnsanlığı eşcinsellikten korumanın, yağmur ormanlarını yok olmaktan kurtarmak kadar önemli olduğunu” söylemektedir…[55]
* ABD Başkanı Barack Obama’nın tüm din ve inançlara eşit mesafede durma sözü verdiği Ulusal İbadet Kahvaltısı’nda “Dinin dünyaya rehberlik edeceği günler yakın” demektedir…[56]
Yerküre gericileşiyor…
* ABD, tarihinin en büyük işsizlik rakamlarına ulaşırken, ülkedeki silah satışlarında da patlama yaşanıyor. FBI’a göre bir yıl içinde silah almak için başvuranların sayısı 7 milyonu aştı. Öte yandan iç güvenlik raporunda ise Obama’nın seçilmesi ve mali kaygıların aşırı sağın taraftar bulmasını kolaylaştırdığı açıklanırken…[57]
* ABD’de Quinnipiac Üniversitesi’nin yaptığı bir ankette katılımcıların yaklaşık üçte ikisi II. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atom bombası atılmasını doğru bulduğunu söyledi… Araştırmaya göre, katılımcıların sadece yüzde 22’si 1945’te Hiroşima ve Nagazaki kentlerine bomba atılmasına karşı olumsuz görüş belirtti. Anket sonucu II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerini yaşamış olan katılımcıların, atom bambası atılmasına verdiği desteğin genç katılımcılara göre fazla olması dikkat çekiyor…[58]
Şiddet sıradanlaşıyor…
* Dünya Bankası’nın verilerine göre Güney ülkelerinde şu anda 44 milyon insan yetersiz beslenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Uluslararası Çalışma Örgütüne göre ise yine şu anda 200 milyondan fazla emekçi sefaletin eşiğindedir. Resesyonun başından bu yana Birleşik Devletler’de 5.1 milyon iş buharlaşmıştır. Günde 2 dolarla yetinen yoksul emekçilerin sayılarının 1.4 milyona ulaşması beklenmektedir. Beklenen bir başka kâbus ise işsizler ordusunun 2009’da 50 milyona dayanacağı gerçeğiyken…[59]
* ‘The Independent’in haberleştirdiği, UNESCO, Dünya Bankası, ABD Ordusu ve Rockfeller Foundation’un destekleriyle hazırlanan ‘Geleceğin Durumu 2009’ başlıklı rapora göre, “Sürdürülebilir bir büyüme sağlanamazsa, milyarlarca insan yoksulluğa mahkûm olacak, uygarlığın büyük bir bölümü çökecek”ken…[60]
* ABD savunma çevreleri, ‘Geleceğin Durumu Raporu/ Quadrennial Defence Review - QDR-2010’nda dile getirilen “Şiddetli işsizliğin, su, gıda, enerji tedarikindeki daralmanın, küresel ısınmanın birikimli etkileri ile birleşmesi sonucunda, gelecek on yılda dünya nüfusunun yarısı şiddet olaylarından ve toplumsal kargaşalardan etkilenecek” şeklindeki öngörüleri benimsiyorlarken…[61]
* Güney Afrika’da kötü yaşam koşullarını protesto için başlayan gösteriler sürerken 120 kişi gözaltına alındı. Başta Johannesburg olmak üzere çeşitli kentlerde araçları taşlayan, binaları ateşe veren, marketleri yağmalayan protestoculara karşı polis 22 Temmuz 2009 günü göz yaşartıcı bomba ve plastik mermi kullandı… Liman kenti Durban’da da çoğu yaşlı kadınlardan oluşan yaklaşık 100 kişilik bir grup, aç olduklarını söyleyerek iki marketi yağmaladı. Eylemcilere hak veren bir polis de, “Sadece aç oldukları için dükkânlara girdiler. Polise direnmediler. Onlar suçlu değil” diye konuşurken…[62]
Açlık, yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik sürdürülemezcesine büyüyor…
* İngiliz hükümeti, çeşitli mesleklerden 60 bin kişinin terörle mücadelede görev alacağını açıkladı… Dünyanın en kapsamlı terörle mücadele stratejisini oluşturan İngiltere’de mağaza müdürleri ve otel çalışanları da eğitimden geçiriliyor. İngiltere Başbakanı Brown, terörle mücadele bütçesinin 2011 yılında 3.5 milyar sterlin düzeyine ulaşacağını belirtti. Ülkede polisin protesto gösterilerine sert müdahaleleri ve devlet kuruluşlarının vatandaşlara ait kişisel bilgileri yasadışı olarak veritabanlarında bulundurmalarını eleştiren raporlar yayımlarken…[63]
Emperyalist baskı, kontrol derinleşip/ yaygınlaşıyor…
“Serbest Piyasa” ruhbanlarının “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” amentüsü ile yaratılan neo-liberal “Yeni(den) Ortaçağ”da, Hannah Arendt’in izah ettiği yabancılaşma, postmodern insan(ınıms)ıyı veya “tüketim çağı”ndaki insan(sızlık)ı devreye sokmuştur…
Bunun miladı, uluslararası ve yerel planda 80’lerdir…
Erdal Atabek’in resmettiği tabloda da görüleceği üzere 80’ler, 2000’lerde de etkinliğini sürdürmektedir…
“Kulağında kulaklıklarla yürüyen gençler çoğalıyor.
Yolda, otobüste, vapurda, her yerde.
Kendi müziğini dinliyor. Başka hiçbir şeyi duymuyor, duymak istemiyor.
MP3 teknolojisi. Küçücük bir kutucuğa sıkıştırılmış müzikler.
İnternet.
Kendi seçtiğiniz her şeyi ekranınıza getiriyor.
Bireyleşmeyi kolaylaştırıyor mu?
Herkesin kendi seçimini yapmasına olanak veriyor mu?
Beklenen buydu.
İnternet, hızlı iletişimdi, dünyanın hızlı haberleşmesiydi.
Artık ‘internet demokrasisi’ çağı başlıyordu.
Bu beklenti gerçekleşti mi?
Şimdilik hayır. İlerisini söylemek kehanet olur, yanlıştır.
Şimdilik görünen, sürüleşmeye daha çok benziyor.
Gençlerde aynı saç modelleri görülüyor.
Genç erkeklerde kısa kesilmiş, jöleyle dikleştirilmiş saçlar.
Genç kızlarda birbirine benzer, mahcup değişikliklere cesaret edilmiş aynı modeller.
İhmal edilmiş görüntüsü verilmiş özenli giyimler.
Bermuda pantlar, şortlar, parmak arası sandaletler.
İslâmi kesimde de yaygın moda yenilikleri.
Parlak renkli türbanlar, giderek göze çarpıcı pardösüler.
Caddelerde aynı adı taşıyan yan yana dükkânlar.
Starbuck’s Cafe’ler, Tekno-Sa’lar, Mango’lar, Dexter’ler, D&R’lar.
Hayaller ekrandan, dedikodular dizilerden, acılar haberlerden.
Yeni teknolojinin tutsakları artıyor.
Gözler ekranlarda, kulaklar telefonlarda.
Görünenden başkasını görmeyen gözler.
Söylenenden başkasını duymayan kulaklar.
Tam bir tektipleşme.
Toplumsal bir yönlendirmenin sessiz kurbanları.
Küresel manipülasyon.
Pazar ekonomisinin ustalıkla yönettiği küresel sürüleşme.
Dünyanın şurasında burasında küçük başkaldırılar.
Bunlara hiç önem vermeyen iletişim saldırısı.
Toplumları sürüleştirme çabaları.
Alışverişten başka hiçbir şey düşünmeyen sürüler yaratma stratejisi.
Hızla değişen teknoloji artık pazarın emrinde.
Reklamlar, çağın yeni amentüleri.
Markalar, çağın yeni kutsal öğretileri.
Alışveriş merkezleri yeni tapınaklar.
Çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler, orta yaşlılar, yaşlılar.
Kilo verin, incecik olun, çok yaşayın salgını.
Çok yaşayın, çok alışveriş yapın.
Piyasayı canlandırın.
Aman sakın ha! Tasarruf falan yapmayın, ekonomi çöker.
‘Neden çok yaşayayım?’ diye sormayın.
Çok yaşayın, çok paranız olsun ki çok alışveriş yapın.
Bakın sizin için neler yapıyoruz?
Gelin, görün, deneyin, alın, gene alın, çok alın, hep alın.
Kredi kartlarını kullanın.
Siz almazsanız biz ne yaparız?
Koşun, alışveriş sürülerine katılın.
Yoksa kendinizi mutsuz hissedersiniz.
Alışveriş yapmazsanız depresyona girersiniz.
Yeni teknolojileri deneyin.
Geç kalmayın, mahcup olmayın.
Başka da hiçbir şey düşünmeyin.
Sürüleşin. Sürüleşin...”[64]
Evet “Yeni(den) Ortaçağ”, bir sürüleşme kesiti olsa da; “Var olan olmadan, varlık olmaz” gerçeği unutulmamalı; sonra da Türker Alkan’ın, “Tarihin en hızla tükenen Ortaçağ’ını yaşamaya hazır olalım!”[65] uyarısı anımsanmalıdır!

II.1) EŞİTLİKÇİ-ÖZGÜRLÜK…

“Eşitlik; çünkü
o olmazsa
özgürlük de olmaz.”[66]

“Özgür değil, edilgeniz”[67] saptamasıyla karakterize olan manüpülatif illüzyonlarla ambalajlanan “Yeni(den) Ortaçağ”dan isyancı bir eşitlikçi-özgürlüğün tekrar insan(lık)a maledilmesiyle kurtulabiliriz.
Immanuel Kant’ın, “Özgürlük, özgürlük elde etmek için olgunlaşmanın koşuludur; olgunluğa eriştikten sonra bağışlanacak bir armağan değil”; George Bernard Shaw’un, “Özgürlük sorumluluk anlamına gelir. Bu nedenledir ki insanların çoğu onlardan korkar,” sözleriyle betimlediği “özgürlük”; ne “bireyci bir mutlu”luk; ne de “devlet güvencesi”ne teslim edilen bir illüzyondur…[68]
Yavuz Adugit’in, “Çelişkiler alanıdır özgürlük alanı, paradokslar alanı… Bu nedenle insanın onunla kurduğu ilişki her daim ikircikli olmuştur. Her şeyden çok onu istemiş, ama en çok da ondan kaçmıştır. Ne zaman kendisinden uzaklaştığını hissetse arayışa çıkmış, ufukta belirdiğinde ona doğru kollarını açarak koşmuştur. Fakat kalıcı olacağından duyduğu tedirginlikle kollarını gevşek tutmayı da ihmal etmemiştir. Söz konusu çelişki, en açık biçimiyle insanın özgürlüğe dair süslü dili ile özgürlük deneyimi arasında varlığını kalıcı bir biçimde sürdüren uçurumda görülür,”[69] satırlarındaki kadar “paradoksal” olmayan özgürlük somuttur; eşitlikle de doğrudan bağıntılıdır!
Nihai kertede örgütlü bir kolektif eylemlilik sorunudur. Çünkü Max Horkheimer’in ifade ettiği üzere, “Gerçekte, nerede özgürlük söz konusuysa, o, eylem özgürlüğüdür, hareket özgürlüğüdür ve olanakların çokluğu anlamındaki özgürlüklerdir. İfade özgürlüğü bunlardan biridir. İfade özgürlüğüne haklı olarak düşünce özgürlüğü de dendi. Çünkü ifade edilemeyen başka ifadelerle ölçülemeyen ve böylece gelişemeyen düşünce ifadenin kendisi gibi özgür değildir ve zayıflar…”
Unutulmayıp, durmadan altı çizilmesi gereken “Aşil Topuğu” tam da budur, burasıdır…
Ancak buna eklenmesi gereken bir şey daha vardır ki o da Adorno’nun ‘Minima Moralia’ çalışmasının son paragrafında yer alan şu ifadelerdir: “Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimiyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin; başka her şey kurgu, tekrar, sadece tekniktir. Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden oynatsın, yadırgı kılsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin. Keyfiliğe ya da cebre kaymadan, sadece nesnelerle temas yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak, düşüncenin görevi sadece budur. En kolay şeydir bu, çünkü durum bunu istemektedir bizden. Çünkü sonuna kadar götürülen negatiflik, adı konulduğunda ve göz kırpmadan yüzleşildiğinde, kendi karşıtının ayna imgesini verir. Ama aynı zamanda en olanaksız olan şeydir, bu nedenle varoluşun menzilinin dışında duran, bir milim bile olsa dışında duran bir bakış açısını gerektirir; oysa hepimiz biliyoruz ki herhangi bir geçerli bilgi ancak var olandan elde edilebilir, ama böyle olduğu için de kaçmaya çalıştığı sefalet ve çarpıklığın izlerini taşır. Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyada o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi olanaksızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır. Ama böylece düşüncenin altına girdiği yükün yanında, kurtarılmanın gerçekliği ya da gerçek dışılığı sorunu da pek önemsizdir.”[70]
Yeri geldi; altını defalarca çizerek belirteyim: Sürdürülemez kapitalizmde (eşitlik gibi) özgürlük de yoktur; olamaz…
Konuya ilişkin olarak Richard Sennett, ‘Yeni Kapitalizmin Kültürü’ndeki temel tezini şöyle özetler: “Yeni kapitalizmin havarileri bu üç konuyu -iş, yetenek, tüketim- kendi ele alış biçimlerinin, modern topluma daha fazla özgürlük, Zygmunt Bauman’ın yerinde deyişiyle, ‘akışkan bir modernlik’ kattığını iddia ediyor… İddiam, bu değişimlerin insanları özgürlüğe kavuşturmadığı…”[71]
Dikkat edin, “kapitalizm” deyince artık sürdürülemez bir yıkımdan; aynı zamanda da insan(lık)ı yok eden bir “kültür(süzlük)”ten söz ediyor oluyoruz!

II.2) KAPİTALİZMİN “KÜLTÜR(SÜZLÜĞ)Ü”

“Ban qul be binban şil e.”[72]

Kapitalizm ve onun kendini “yenileyen biçimleri” kendi yarattığı krizin tam ortasında yer alırken “kültür”; kapitalizm “kültürü” ne durumda mı?
Richard Sennett’e göre Marx’tan bu yana “kapitalizmin tek değişmezi istikrarsızlıktır.”[73]
O hâlde kapitalizmin kültür(süzlüğ)ü bir istikrarsızlığa yaslanmalıdır.
Bu bağlamda “küreselleşme”, kapitalizmin en yeni “gerçeği” hâline gelirken; “yaratıcı yıkım” dedikleri dinamik istikrarsızlık da “topyekün yıkım”a dönüşmüştür.
İstikrarsız yıkıcı sürdürülemez kapitalizm; tüketmek, hep tüketmek eksenli demir kafese dönüşürken; tüketimi, hemen her şeyi nesne hâline getirmiştir.
Siyasetten ekonomiye oradan da tüm beşeri münasebetlere her şeyin tüketim nesnesi hâline getirildiği günümüzde, “Tüketici de markalaştırma eylemine katılır.”[74] Reklamcılığın yaratıcılığı, tüketicinin alım açlığı ve yönelimiyle ustaca birleştirilir. XXI. yüzyılda satın almak ve tüketmek bir anlamda güç kazanmaktır.
Daha açık söylenirse tüketici, nesnelerden haz almaktadır ve bu, aslında dayatılmaktadır. Günlük hayatın rutininin dışına çıkış, nesnelerden haz alma ve onları tüketme zorunluluğu biçiminde pazarlanır. Bu eylem, insanların kendisini “özgür hissetmesini sağlayabilir”; Sennett’e göre “tüketme tutkusu belki de ‘özgürlüğün’ diğer adıdır.”[75]
Sennett, tüketim alanını “teatral” olarak niteler. Çünkü satıcı, “tıpkı bir oyun yazarı gibi, tüketicinin satın alması için inanmayışın gönüllü olarak askıya alınmasını sağlamalıdır.”[76]
Sennett, insanlar için “demir kafes” olan kapitalizmin “kültür(süzl)ü”ğüyle mücadele gereğinin altını çizerken, nihayetinde “kıskaca alınmış insan”nın özgürleştirilmesi gereğinin altını çizer.
Bu da kapitalist popüler kültüre karşı cepheden savaşı “olmazsa olmaz” kılar!
Gerçekten de Ahmet Oktay’ın ifadesiyle, “Benim popüler kültür diye anladığım olgu egemen sınıfların kültürünün yansıyış biçimidir… Popüler kültür gündelik hayatın içinde kendiliğinden oluşmuyor. Bu kültürü de oluşturan birileri var: Egemen sınıflar, hâkim gruplar... Pop şarkılarından tutun, tiyatro oyunlarına, gazete haberlerine kadar bütün bunlar belirli çevrelerin kanaat önderlerinin yönlendirmeleriyle oluyor. Popüler kültür denetlenen bir kültür”dür.[77]
Evet, 80’ler “popüler kültür(süzlüğ)e” teslim olunan yıllardı; eşitlik ile özgürlüğün; söz ile eylem birlikteliğinin yok edildiği, yoksandığı yıllardı…

II.3)İLK ARA SONUÇ: SÖZ (DÜŞÜNCE) İLE EYLEM (DAVRANIŞ) BÜTÜNLÜĞÜ (BİRLİĞİ)

“İyi, eyleme dönüşmüş güzelden
başka bir şey değildir.”[78]

Eşitlik ile özgürlük ne kadar iç içe olmak zorundaysa; bunu gerçekleştirecek devrimci praksis açısından da söz ile eylem bütünlüğü (düşünce ile davranış birliği) o kadar iç içe olmalıdır…
80’li yıllarda kaybettiğimiz en önemli şey, olması gereken “olmazsa olmazlık”la bu iç içelikti…
80’li yıllarda yitirdiğimiz eylem, söylemi yenilerken, inandırıcı kılarak örgütleyen bir dinamiktir. Tam da bunun için “Devrimci praksis, kendi teorisiyle açıkça çelişki [içindedir.]”[79]
Gerçekten de Rosa Luxembourg’un, “Hareket etmeyenler zincirlerini fark edemezler”; Jack London, “İmkânsıza ulaşmadan büyük ol[un]amaz (...) Ama imkânsızı yapmak yetmez, bunu sürekli kılmak gerekir”;[80] Albert Camus’nün, “Kişinin en iyi sahip olduğu şey, karşılığını ödediği şeydir”;[81] W. Churchill’in, “Sözcükler basit ve boldur, büyük eylemlerse zor ve nadir,” sözleriyle betimlenen eylem gerçeği konusunda Karl Marx da, ‘Feuerbach Üzerine Tezler’inin VII.’sinde, “Her toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün giz’ler, ussal çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur,”[82] derken; “İnsan ideolojik bir hayvandır,” vurgusuyla eklemektedir Louis Althusser: “Freud’la Marx’ın düşünce ve pratikleri arasında varlığını saptadığım olağanüstü yakınlık bana hep çarpıcı geldi. Her iki durumda da öncelik pratiğin değil de pratikle kurulan belli bir ilişkinin oluyor…”
Bunlarla birlikte “Hannah Arendt’e göre, söz ile eylem aynı mertebeden ve aynı cinsten”ken;[83] “Hakiki olmak ve gerçeklikten hiç ayrılmamak”tan[84] yana olanlar açısından[85] önce eylem vardır; hem dünyayı değiştirmek; hem de “Une tête sur laquelle tout le monde frappe”[86] olmamak için…
80’li yıllarda eylemci özellikleri yitirmesi yanında, dünyayı değiştirme fiilinden uzaklaşılan güzergâhta unutulan, işçi sınıfı şairi Kemal Özer’in şu saptamasıydı: “Seyirci olmaktan yükümlülük üstlenmeye doğru bir yolculuk, bunalım karşısında çözüm de üretmiş oluyordu…”[87]

III. AYRIM: “İNSAN(SIZLIK) DURUMU”NDAN KURTULUŞ

“Yanlarına bıraktığımız
her şeyi yapacaklardır.”[88]

Ki bu da, verili “insan(sızlık) durumu”ndan kurtuluşu acil gündem maddesi kılıyordu…
Albert Camus’nün, “Bu dünya aslında akla uygun değil, onun hakkında bütün söyleyebileceğimiz bu,”[89] saptamasıyla paralellik kurabileceğimiz 80’li yılların “İnsan(sızlık) Durumu”, aynı zamanda ondan kurtuluş gerekliliğinin de zeminini oluşturuyordu.
Bu paradoksal durum; E. E. Cummings’in, “Benin sürdürebileceği savaşların en zorlu olanı beni an be an başkası olmaya zorlayan bu dünyada kendinden başka ben olmamak için savaşmaktır,” sözlerinde karakterize olan insan olmak ve kalmak fiilinin de ehemmiyetini büyütüyordu…
Gerçekten de Elias Canetti’nin, “Tek bir kurtuluşa inanıyorum: Tehlikede olanın hayatta kalmasına,” aciliyetinin altını özenle çizdiği, beşeri münasebetler kriziyle sarılıp, sarsılan koordinatlardaki “İnsan(sızlık) Durumu”ndan kurtuluş krizi aşacak toplumsal eylemle mümkündür…
Zaten yerkürenin ahvâli de bunu böyle olduğunu kanıtlamaktadır!
Bilindiği üzere, “Kriz sözcüğü, Çincede, tehlike (Wei) ve fırsat (Ji) karakterlerinden oluşur! Bugünlerde insanlığın bu iki durum arasında bir yerde. Büyük tehlikeler ve büyük tarihsel olanaklar bizleri bekliyor.
2007 mali kriziyle birlikte egemen sermaye birikim modelini destekleyen ideolojik yapı çatırdamaya başlayınca hem bireysel hem de toplumsal ölçekte çok patlayıcı bir ortam oluşmaya başladı. Bireysel ölçekte, trajik sonuçlara yol açan kimlik krizleri yaşanıyor. Toplumsal düzeyde, yerleşik sınıf uzlaşmaları bozuluyor, ‘yönetilenler, eskisi gibi yönetilmek istemediklerini’ çeşitli yollardan ifade ediyorlar.
Tarih bize, bu koşullarda, egemen sınıfların seçkinlerinin var olanı korumaya yönelik siyasi kültürel (çoğu zaman, kimlik siyasetine dayalı) stratejilere, daha baskıcı rejimlere yöneldiklerini gösteriyor. Bu yüzden ‘Ji’yi değerlendirmek, çıkış yolu bulmak, halk kitlelerinin ortak davranma kapasitelerine kalıyor.
Yaklaşık 30 yıldır, hemen tüm toplumsal süreçleri, ekonomik verimlilik, alınıp satılabilirlik ölçütleriyle değerlendiren, tüketimi ne pahasına olursa olsun körükleyen bir ‘piyasa popülizmi’ egemendi. Bu kültürde zaman ‘hemen şimdi’ye, bireyin kimliğinin istikrarı, hazlarının ‘hemen şimdi’ tatmin edilmesine, yaşamlarının her ayrıntısını yakından izlemeye zorlandığı ‘ünlülerin’ kullandığı, hazları temsil eden markalara indeksleniyordu.
Bu kimlikler, krizle birlikte kendilerini, alıştırıldıkları realitenin çözülmeye başladığı bir ortamda buldular. Artık, ücretlerini, kredi kartlarını, gözlerini kamaştıran markalara ulaşmanın araçlarını, geleceğe ilişkin planlarını hızla yitiriyorlardı. New York Times’ın aktardığına göre, geçtiğimiz bir yıl içinde çalışanlar arasında, anksiyete, depresyon, kronik uykusuzluk, ‘panik atak’ olaylarında, intihar, uyuşturucu kullanma eğilimlerinde çok belirgin artışlar gözleniyormuş.
Bir süredir, uluslararası medya, bu insanların sergiledikleri, akıl dışı tepkilerin örnekleriyle dolu. Yalnızca mart ayı içinde ABD’de, silahlı saldırılarda, okullarda gerçekleştirilen toplu öldürme olaylarında 60’tan fazla insan yaşamını yitirdi. Almanya, Finlandiya gibi iki ülkede de benzer olaylar yaşandı. İngiltere’deyse 14-19 yaş arası gençler arasında, silahlı çatışmalarda, 2008 yılı başından bu yana, 32’si siyah 50’si beyaz 90 genç yaşamını yitirdi.
Le Monde’un aktardığı bir araştırma, Fransa’da, 16-25 yaş arası gençliğin gelecekten, iş bulma, ev, aile sahibi olmaktan umutlarını kestiğini ortaya koyuyor. Der Spiegel’in ve Financial Times’ın aktardığına göre Almanya’da, özellikle 15 yaş civarındaki gençlerin Neo-Nazi örgütlere ilgisi hızla artıyormuş. Prof. Klare, The Asia Times’da yayımlanan bir çalışmasında, küresel çapta artmaya başlayan yoksulluğun, işsizliğin, Meksika’dan Yeni Gine’ye, küresel bir suç dalgası yarattığına dikkat çekiyordu. İnsanlar yoksullaştıkça suç örgütlerinin ağına düşme olasılıkları, gelişmekte olan ülkelerde güvenlik güçleri arasında yoksulluk ve rüşvet artıyormuş.
Prof. Dominique Moisi, ABD’de yaşananları, Fransız Devrimi öncesi koşullara benzetiyor. O dönemin ekmek kıtlığı, bugünün ev krizine, iş krizine benziyor. Fransız monarşisini yönetenlerinin umarsızlığı, aristokrasinin aşırı yaşam tarzı da, mali sektör üst düzey çalışanlarınınkine... G20 protestolarında göze çarpan ‘Bankacıları yiyiniz’ sloganı, başka benzerliklerin de olabileceğine işaret ediyor.
Fransa, İtalya’dan Yunanistan’a, Baltık ülkelerine, Doğu Avrupa’ya, hatta Tayland’a, G20 ve NATO toplantılarına kadar yaygın, şiddet unsurları da içermeye başlayan grevler, genel grevler ve protesto gösterileri, 2009 yılının yaygın, ‘olaylı’ 1 Mayıs kutlamaları, şekillenmekte olan yeni kitle refleksine, sendikaların birlikte davranma eğilimlerindeki artış yeni bir ruh hâline tanıklık ediyor. İnanılır gibi değil ama 2009 yılında ABD’de yapılan kapsamlı bir kamuoyu araştırmasına göre halkın yalnızca yüzde 53’ü, kapitalizmin sosyalizmden daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Wall Street Journal, halkın yüzde 55’i popülist oldu, diyor.
Kitle eylemlerindeki canlanma geleneksel işçi sınıfıyla, öğrencilerle sınırlı değil. Foreign Policy dergisinde Josua Kurlantzick, ‘Burjuva Devrimi’ başlıklı yazısında, küresel çapta oluşan ‘yeni orta sınıfın’ Latin Amerika’dan Asya’ya kadar ‘demokrasiye’, ‘seçilmiş hükümetlere’ karşı ayaklanmaya başladığından yakınıyordu. İlk önce, bizim de aktardığımız, bir İngiliz Savunma Bakanlığı raporunda saptanan bu ‘yeni orta sınıf’ kavramı, ‘küreselleşme döneminde’, fin

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Temel Demirer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.



Anket İmamoğlu Cumhurbaşkanlığına Aday Olursa Oy Verir misin?