ŞEYH BEDREDDİN: “SÖZÜ, BAKIŞI, SOLUĞU ARAMIZDAN ÇIKIP GELECEKTİR

“ben sabahlara güneş olmaya gidiyorum,

kimse karanlığa uyanmasın diye…”[1]

Şeyh Bedreddin (ile Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal) İsyanı’ndan söz etmek kolay değil; tarihten felsefeye, başkaldırıdan devrimci praksise uzanan (ütopik de olsa) yeni bir dünya talebini içeren muazzam bir deneyim olmasından elbette…[2]

Şeyh Bedreddin başkaldırısı, Osmanlı düzenine karşı eşitlikçi bir isyandır ve devrimci mücadele tarihinin bugüne taşıdıkları açısından çok önemlidir.

Çünkü! “Tarih kazananların propagandasıdır,” diyen Ernst Toller’in altını çizdiği saptama karşısında; hepimizin/ tüm ezilenlerin, “Tarihin kendisi, amaçları uğruna yaşayan insanların yaptıklarından ibarettir,” vurgusuyla, “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker,”[3] diyen Karl Marx’ın uyarısının “es” geçilmemesi gerek…

Evet tarihin bize, “geçmişin bilgisi”ni veya geçmiş olayların “hakikât”ini sunduğunu, bugünü anlamak için bir “hazine” değeri taşıyan geçmişin kapısını açar. Bu geçmişten gelecek için dersler çıkarmamız imkânını sunar. Bunun otomatik olarak gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.

Kolay mı? Her sınıfın tarihi kendisinedir. Geçmişi algılama, kabullenme, yönlendirme niyetleri sınıfsaldır ve değişir. Her bir sınıf kendi ilgi ve kaygısı doğrultusunda, yetenek ve gücünün elverdiği kadarıyla geçmişi tarif eder. Tarih sınıfsal oluşum/ve yorumlanma sürecinden kaçamaz. Bu nedenle her zaman sınıflar için yeniden yazılır.

O hâlde Şeyh Bedreddin (ile Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal) İsyanı’ndan söz ederken çelişkili değerlendirme ve karşıtlıkları asla yadırgamamız gerekiyor… Mesela “Şeyh Bedreddin’in hayatı boyunca hiçbir isyana karışmadığı hatta kurulu düzenin temellerini sağlamlaştırmak için hukuk kitapları yazdığı”nı belirten Prof. Dr. Durali Yılmaz’a göre, “Marksistlerin Şeyhi yanlış tanımladılar… Solcular, Şeyhe sahip çıktıkça sağ kesim bu büyük âlimden uzaklaştı,”[4] sözlerindeki üzere…

Bu bağlamda konuya ilişkin olarak - Esat Korkmaz’ın ‘Varidât’ tefsirinden- bir şeyi daha aktarmadan geçmeyelim:

“Tarih üzerine düşünmek, ölmüş-gitmiş olanlarımızı yeniden aramıza taşıma işidir. Bu yolla tarihe sahip çıkma girişimidir. Bunu sağlıklı yapamazsak ölmüş-gitmiş kimi alçakların ‘oyuncağı’ olabiliriz; çünkü tarih, yalnızca dürüstlerin değil, alçakların da tarihidir, ortak tarihtir ya da tarih içinde tarihtir. Eksikliği yaşam ‘bağışlamaz’, ‘boşluk’ da tanımaz; ne olup ne bitiyor demeye fırsat bulamadan tarih ‘egemenin hizmeti’ne girer ya da bizler bu tarihin ‘hizmetçisi’ oluruz. Böylesi bir son yakalandığında, ‘ölüler yaşayanları bir bir gömmeye’ başlar. Yaşamın geleceğine egemen olmak istiyorsak ‘zamanı yutmak’, kendimize egemen olmak istiyorsak ‘yutulan zamanı gözlemek durumundayız.

Geçmiş olayların tarihsel özelliği, ancak ‘geleceğe’ katkıları ortaya çıktığında tam olarak anlaşılabilir: Aradan altıyüz yıla yakın süre geçti, tam anlamıyla ‘gelecek zaman’da sayılırız; bilmek için ‘yeterli zaman’ geçmiştir. Kaynaklar, boş bir evde duran ‘hayaletler’ gibidir; tarihle sulanabilirse sulanıp canlandırılabilirse ‘hayalet’ olmaktan çıkıp aramıza katılabilirler. Hayaletlerin aramıza katılması ‘geçmişimizle çiftleşmek’ anlamına gelir ki ‘doğum’ kaçınılmazdır.

Bizler Onu Nâzım Hikmet’in ‘Şeyh Bedreddin Destanı’ndan öğrendik: Nâzım Hikmet, isyanın geçtiği tarih kesitine, koğuşun demir parmaklıklarına yanaşan ve tornacı Şefik’in gömleğini giyen Börklüce Mustafa’nın dervişlerinden birinin ‘ruhu’ ile yolculuk etmişti. Biz ise Bedreddin’in kavga düşünce dünyasına, ‘yaşamın sonuncu kaynağı olduğuna inanılan ve canı taşıdığı kabul edilen’, ondan bize ulaşan tek ‘kanıt’ durumunda bulunan ‘kemikleri’ ile seyahat edeceğiz. Kemiklerden oluşan ‘iskelet’, geriye taşındığında ‘bin bir can edinir, bin bir dona bürünür’; geçmişin orasında-burasında ‘bedensiz dolaşan ve beden beden’ diye çığrışan Bedreddin müridlerini ‘uçurup’ aramıza taşıyıverir. Bu aslında ‘söze gelmek sözle gelmek’, yeni bedenlerde ‘yorumlanmak’, yani ‘davranışa dönüşmek’, bu yolla geleceğe taşınıp ‘ölümsüzleşmek ölmeden evvel ölmek ya da yaşarken dirilmek’ demektir.”[5]

ŞEYH BEDREDDİN İSYAN(LAR)I NEDİR?

Şeyh Bedreddin İsyan(lar)ı, Osmanlı zulmüne karşı direnen, bir özgürlük ve ortakçılık hareketidir.

Kardeşlik ve dayanışma ülkülerini öne çıkartan eşitlikçi bir toplum hayalinin mimarıydı. Annesi Rum, eşi Habeş (eski bir köle), gelini Ermeni olan XV. Yüzyıl mutasavvıfı, hukuk âlimi ve isyancısıydı; Sakız Adası rahipleri, Torlaklar, Kalenderiler ve Ege Köylüleri Onun peşinden gitmişti.

Şeyh Bedreddin hareketi, İslâmın Ortodoks Sünnî çizgisine itiraz eden bir heteredoksiden malûldü. Onu önemli kılan, hiç kuşkusuz, adı ile anılan isyandı. Bu isyanın taşıdığı motifler ve unsurlar özellikle siyasal-ideolojik konumları itibariyle “sol”daki çevrelerin ilgisini çekmişti. Çünkü “sol” başlığı altında savunulan görüş ve düşüncelerin bu topraklarda derinlere giden kökleri bulunduğu gibi heyecan verici bir sava haklılık kazanan bir membaydı.

Ahirete, kıyamete dolayısıyla ölümden sonra yaşama inanmaz, yeryüzündeki her şeyin tanrıdan bir parça olduğunu söyleyerek, Hallac-ı Mansur’un “Enel hak” kavramını hatırlatıp, talep ettiği sosyal düzenle ortaklaşmacılığı çağrıştırırdı.

İdris Küçükömer’in, isyandan önce bazı papazlarla ve Avrupa’nın ünlü köylü ayaklanmalarının öncüsü Jan Hus ile görüştüğünü ve ondan etkilendiğini kaydettiği Şeyh Bedreddin başkaldırısı, toplumun değişik kesimleri tarafından farklı yorumlamalara konu olmuş bir realitedir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Türkiye devrim tarihinin, gerekse bütün insanlığın sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici, en büyük kahramanlarından biridir… Şeyh Bedreddin ve müritleri; halkın arasına karışıyor, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğini öğütlüyorlardı. Şeyh Bedreddin bir ortaçağ köylü sosyalizmini ortaya koymuştu. Bu konudaki görüşleriyle, kendinden iki asır sonra gelecek olan ütopik (hayalî) sosyalizmin kurucusu Thomas Moore’dan daha ileri görüşlü ve gerçekçiydi,” notunu düştüğü ve isyan kelimesiyle özdeşleşmiş Anadolu’nun yetiştirdiği ayaklanmacı ve panteist materyalizmin ilk temsilcilerindendir O.

“Dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır,” diyen “Ortaklaşmacı” özellikleriyle, çağının ilerisinde düşüncelere sahipti Şeyh Bedreddin. Ve denilebilir ki, İslâm dünyasının turnusolüydü. Ortaçağ’da Hıristiyan engizisyonunu kötüleyip İslâm’ın “hoşgörü”sünü yücelten dinciler(imiz) Şeyh Bedreddin konusunda çuvallarlar.

O DER Kİ

“Seni sende ara, yetesin aşk ile. Senin ilacın sendedir,” vurgusuyla “Ben şu topraklar üstünde bir insanın iki ayağı üstünde dikeldiği günü düşünürüm. Başının üstünde gökyüzü... Ayağının altında kara toprak... mal var mıydı? Mülk var mıydı? İncirler ağaçlarında ballanır, asmalarında sallanırdı... Her nimet, onu dileyenindi. Kimse de ihtiyacından çoğunu dilemezdi. Derken bir gün biri ihtiyacından bir fazlasını aldı, öteki bunu gördü, daha çoğunu aldı. Üçüncü bunu gördü, kavga çıkardı ve dahi ilk işi en çoğunu kendine ayırmak oldu. İncirler sepetlerde sandıklarda çürür oldular ve dahi incir bulamayanlar kötü yollara düştüler... Mal mülk icat olundu, dünyanın tadı kaçtı,” diyen Şeyh Bedreddin’in önemli saptamalarından bir kaçı şöyledir:

“Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar”...

“Yârin yanağından başka her şey ortaktır, ektiğin toprak senindir, diktiğin ağaç senindir”…

“Her şey Allahın adaletine kalıyorsa, mülkün adaleti ne işe yarıyor”…

“Toprak işleyenin, su kullananındır”…

“Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?”

“Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır”...

“Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır”…

“İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuşmuşlardır”...

“Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler”...

“Öfken ve nefsin bir olup, aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın”...

“Hakikât bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur”...

“Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma. Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler”...

“Gerçek iktidar, insanlar üzerinde değil, yürekler üzerinde kurulur”...

“Oğul, insanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler”...

“Beni kara toprakta değil, hakikâtı anlamış insanların yüreklerinde arayın! Ben de hâlimce Bedreddinem”…

“Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz”... [6]

YAŞAMI, MÜCADELESİ

Asıl adı Mahmut’tur, “Bedreddin” bir isim değil, unvandır. Hatta “Şeyh Bedreddin Mahmut Rûmi” diye anılır bazı kaynaklarda.

Kesin olmayan tarihlere göre Şeyh Bedreddin 1365 (veya 1359?) yılında Edirne’nin kuzeyinde Eskizagna-Kızanlık yolu üzerinde Simavna kasabasında doğmuştur.[7] Bir Selçuklu soylusu olan babası, Simavna kalesinin Bizanslılardan alan birliğin komutanı olup, bu nedenle de Simavna gazisi olarak nitelenen İsrail’dir. İsrail, kalesini fethettiği Bizans tekfurunun kızını önce ganimet olarak alır, sonra evlenir; Rum kızı Müslüman olur ve Melek adını alır. Melek, Bedreddin’in annesidir.

Eğitimine de Edirne’de başlamıştır. Buradan Bursa ve Konya’ya geçerek fıkıh, hadis, kelam, belagat, tefsir gibi eğitimlerini tamamlar. Daha sonra hayatını değiştirecek yer olan Mısır’a doğru hareket eder. Mısır’da Muhammed Bin Ekmeleddin, sonradan ünlü bir tıp bilgini olan Hacı Paşa, ozan Ahmedi, Şemsettin Fenari gibi İslâm düşüncesinin o çağda önemli aydınları arasında yer alıp ilk tasavvuf eğitimini alır. Şeyh Hüseyin Ahlati de bu bilginlerden birisidir. Şeyh Ahlati Alevîdir. Şeyh Bedreddin ise, aldığı eğitim çerçevesinde Sünnîdir. Ancak aradan geçen zaman Şeyh Bedreddin’i Alevî anlayışa doğru sürüklemiştir. Şeyh Hüseyin Ahlati öldükten sonra onun yerine geçer. Bu görevi fazla uzun sürmez. Şam, Halep, Karaman, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e uğrar ve 1406 yılında Edirne’ye gelir.

Bu zamanlarda Osmanlı’da taht kavgaları yaşanmaktadır. Musa Çelebi bu kavgadan “galip” çıkarak Edirne’yi ele geçirir. Şeyh Bedreddin kazaskerdir artık. 1413 yılında bu görevi son bulur. Musa Çelebi’nin kardeşi Çelebi Mehmet tahtı ele geçirir ve Şeyh Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir. Şeyh Bedreddin burada örgütlenme faaliyetlerini artırır. İnsanlar, taht kavgalarından dolayı huzursuzdur. Bu huzursuzluğunun yanında Osmanlının baskıları da eklenince bıkkınlık artar.

Bedreddin’in insanlara vaat ettiği düşünceler sevgiyi, insanın bütün kötülüklerden kurtulması, yücelmesi ve Tanrı katına yükselmesini amaçlar. Eşitlik ve kardeşlik düşüncesini hep ön planda tutar. Bu anlamıyla döneminin ortaklaşmacı önderlerindendir. Bu önderlik Anadolu topraklarında bir kesişme noktası olmuştur.

Bedreddin cenneti dünyada arayanlardandır. ‘Varidât’ başlıklı yapıtında tanrıyı “Bütün işlerin kendi özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş olması yüzünden salt varlık” olarak açıklarken, “salt varlığa” yüklenen “yalnız kendisiyle, kendi özü ile varolan, başka bir nesnenin varlığını gerektirmeyen varlık” anlamıyla, hem yaratılmanın hem de yoktan varolmanın reddiyle, her insanın Tanrı’nın dünya üzerindeki görünümü olduğu biçimde açıklar. Bu anlayış İslâma, şeriat ilkelerine tamamen aykırıdır. Biraz daha açarsak Şeyh Bedreddin, yeniden dirilişi “bir gövde ile ayrıntıları, dağılıp yokolduktan sonra yeniden eski biçimine dönmez, yeniden birleşip bütünleşemez, var olamaz” diyerek ret eder.

Bu görüşler Anadolu’ya yayılır. Bunda en önemli rol de Şeyh Bedreddin’in müritlerinden özellikle Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’dir. Anadolu’nun değişik kentlerinde örgütlenme çalışmaları yapan bu insanlar Şeyh Bedreddin’e oldukça insan kazandırmıştır. Börklüce Mustafa Aydın’da, Torlak Kemal ise, Manisa’da Osmanlı ordusuna karşı direnişler gerçekleştirmektedir.

Bu direnişler Osmanlı tahtı için tehlikeli görülür. Çelebi Mehmet direnişi bastırmak için askeri gücünü seferber eder. Karaburun’da Börklüce Mustafa işkence edilerek öldürülür. Bu direnişlerde Osmanlı ordusu kayıplar vermektedir. Fakat, direniş bastırılır. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal işkencelerden geçirilir. Bu işkencelere karşı kahramanca direnilir, teslim olunmaz. Bu yenilgiden sonra Şeyh Bedreddin, Rumeli’de önce Eflak, oradan da kendisini sevenlerin çok olduğu Deliorman’a gider. Burada Osmanlı Ordusuna esir düşer ve Serez Çarşısı’nda, 1420’de idam edilir.

Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börklüce Mustafa, bazı kaynaklara göre, Sakız Adası yörelerinde Hıristiyanlar ve keşişlerle ilişki kurup, onlara Şeyhin görüşlerini açıklamış, böylece belki de o güne kadar dini farklılıkların üstünü örttüğü “hak edilmiş bir ortak yaşantı” kurmak amacıyla ortak davranma yollarını araştırmıştı.

Şeyh Bedreddin’i diğer ayaklanmalardan ayıran fark kolektif emeği savunması ve emeğe verdiği değerdir. Sömürünün ortadan kalkması talebidir. Eşit, ezilen-ezen çelişkisinin yaşanmadığı bir dünya özlemidir. Ona göre, dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Şeyh Bedreddin bu bağlamda der ki, “Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.” Ayrıca bir farkı da XIII. yüzyıl boyunca Anadolu’daki ayaklanmaların öncüsü, esin kaynağı olmasıdır. Devlet düzenini zora dayanarak sarsmasıdır. Devletle çatışarak yaşamını kaybetmesidir.

Mısır’da aldığı eğitimin bunda oldukça etkisi olmuştur. Bu süreç, Şeyh Bedreddin’i uğrunda canını kaybettiği eşitlikçi-devrimci düşüncelere yöneltmiş, tanrısal gerçeklere varmanın yolunu ancak Tanrı ile kurulacak yakınlık sonucu Tanrı ışığının içe doğuşundan geçtiği, insanın Tanrı ile özdeşleştiği ve cennetin ancak bu dünyada kurulabileceği fikrine ulaştırmıştır. Bu da Şeyh Bedreddin’le, aynı kanıları paylaşmayanlarca, dinsiz, sapkın ve asi ilan edilmesini sağlamıştır. Aynı zamanda yeryüzünde olduğunu iddia ettiği cennete erişmek isteyen, çünkü cehennemi yeryüzünde bulmuş olan ezilenlere yol gösterdiği için, egemenler tarafından bir kargaşalık kaynağı olarak algılanmasının gerekçelerini yaratmış, egemenler katında kargaşalığın kaynağı olarak gösterilmesine yetmiştir.

Ayrıca İslâm dininde Tanrı ile kul arasında kurulan ilişkilerin başında gelen ibadet, İslâm geleneğinde Tanrı’ya bağlanmak, kulluk etmek biçiminde geçerken, ona farklı bir içerik kazanır. Şeyh Bedreddin’e ibadetin esas anlamı, namaz, oruç, zekat vb. biçimleri altında yapılırken, insanın bütün kötülüklerden arınması, Tanrı’ya kavuşmasıdır. İbadet ancak bütün kötülüklerden ve özellikle bütün çıkarlardan arınmış bir gönülle yapılması gereken ahlâki bir sorundur.

Onun cennet hakkındaki görüşlerini biraz daha açarsak, “Birtakım insanlar, birtakım insanlara taparlar, kimi altın ve gümüş paralara, kimi yenilecek, içilecek nesnelere tapar da Tanrı’ya taptığını sanır” derken, ibadetin dışa dönük bir görevin yerine getirilmesi, bir çıkarın sağlanması, cennete gidilmesi amaçlarıyla yapılmasını açık bir dille ret eder. Şeyh Bedreddin’e göre Tanrı’ya ya da başka bir deyişle Tanrı’nın bir görünüşü niteliğine kavuşma çabasındaki insana yakışan, mülk ortaklığının olduğu bir toplum düzenidir.

Özetle Şeyh Bedreddin İsyan(lar)ından bugüne “Osmanlı egemenlerine karşı halk kitlelerinin tepkisini isyana yönelten şahsiyetler”in gerçeği kalmıştır. Dönemin kroniklerinde (özellikle Dukas Tarihi’nde) Börklüce’nin isyanına ilişkin olarak belirtilen, “kadınlar hariç mal-mülk her şeyde ortaklığın” isyanın şiarı olduğu bilgisinin bugüne değin olarak yorumlanmasının sonucunda durum, “değersel” bir boyut da kazanır. Bu değersellik iki yönlüdür. Bir yandan “olumlu/yüceltici” bir vurguyla, mülkiyetin kaldırıldığı “ortaklaşmacı” bir düzen isteğinin ve savunuculuğunun bu topraklarda ta XV. yüzyıla kadar geriye götürülebileceği görüşlerine temel oluşturur. Nâzım’ın destan şiirinin ağızlarda nakarat olan “Yârin yanağından gayrı/ her şeyde her yerde/ hep beraber diyebilmek için...” dizeleri bu heyecana tercüman olur.[8]

Şeyh Bedreddin ayaklanmasını ilkel komünist toplum özlemi olarak da niteleyebiliriz. Ne var ki sosyalizmin ilk belirtilerini de içinde taşıyan, çağlardır süregelen ezen-ezilen çatışmasına halkçı niteliği kazandıran bir harekettir bu. Geriye olduğu kadar ileriye, geleceğe de dönüktür.[9]

Özetin özeti: Şeyh Bedreddin dönemin eşitlikçi ortaklaşmacı önderidir. Topluma gerçeği gösteren bir ışıktır. Ve o ışık hiç sönmemiştir. O ışığı taşıyanlar zalimlerce katledilmiştir.

DÖNEMİN KOŞULLARI

Şeyh Bedreddin esas olarak bir din adamı (âlim), bir parça mutasavvıf ve devlet adamıdır (kadıasker). Ama bunların hepsinden öte, tarihe bir isyancı, siyasal iktidara karşı halk kitlelerinin tepkilerine tercüman olmuş bir halk önderi olarak geçmiştir. Osmanlı devletinin kuruluş sancılarının son bulmadığı, hayli kritik bir dönemde, koşullarda etkinlik gösterir. Dönem Yıldırım Bayezıd’ın Timur karşısında 1402’deki Ankara Savaşı’nda bozguna uğramasından sonra Bayezıd’in dört oğlu arasında zuhur eden kardeş kavgasının hüküm sürdüğü Fetret Devri’dir (1402-1413). Dolayısıyla büyük bir siyasal bunalım ve buna bağlı toplumsal çalkantı ve kargaşa havaya hâkimdir.

Yirmili yaşlarının başından itibaren Bedreddin, Edirne’de başlamış olduğu İslâmi ilimler tahsilini sürdürmek üzere o zamanki İslâm coğrafyasını karış karış dolaşmaya başlar. Önce Bursa ve Konya’da, daha sonra da Kahire’de eğitimini sürdürür. Bu arada Şam ve Kudüs’e, oradan da Mekke’ye hacca gider. Mısır’a dönüşünden sonra Sultan Berkuk oğlunun eğitimini Bedreddin’e verir. Ardından Mısır’da bir Sufî şeyhinin etkisinde tasavvufa yönelir. Sultan tarafından kendisine verilen Habeş cariye ile evlenir ve ondan oğlu İsmail doğar. Sonra Doğu Anadolu’ya ve Tebriz’e geçer, burada Timur’la tanışır. Memleketine dönmeye karar verir; Şam ve Halep yoluyla Anadolu’ya geçer, önce Konya’da, sonra Alevî Türkmenlerle tanıştığı Tire, Aydın, Kütahya gibi yerlerde bulunur. İzmir’den Sakız adasına geçer, Rum Tekfuru tarafından kabul görür, adadaki rahiplerle dostluk geliştirir. Tekrar Türkmenlerle meskûn Kütahya’ya ve Bursa üzerinden de Edirne’ye döner. 1380 başlarından 1406’ya kadar yaklaşık 25 yıllık bir dönemdir bu.

Dönüşünden bir süre sonra Fetret Devri’nin sonlarına doğru Rumeli’nde hüküm süren (1411-1413) Musa Çelebi’nin kazaskeri olur. Düşüncelerinin Musa Çelebi üzerinde etkili olduğu ve onun siyasal tutum alışlarına yön verdiği söylenir. Kaynaklarda belirtildiği kadarıyla bu düşünceler siyasal-ekonomik anlamda eşitlikçi, dinsel anlamda panteist (İbn-i Arabî etkisinde bir “vahdet-i vücut”çuluk) ve toplumsal-kültürel anlamda da bağdaştırmacı, yani senkretiktir.

Bu senkretizm Osmanlı fütuhatının halka halka genişlediği bir dönemde farklı dinsel kimliklerin, özellikle Müslüman Türkmen ve Hıristiyan Rum unsurların kâh yan yana, kâh karşı karşıya, kâh iç içe bir görüntü sergiledikleri son derece dinamik bir etkileşim ortamının söz konusu olduğu hatırlandığında anlam kazanacak bir stratejidir ve Celalî İsyanları’nı da doğrudan etkilemiştir.

CELALÎ İSYANLARI

Celalî İsyanları, Anadolu’daki köylü ayaklanmalarıdır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve IV. Mehmed dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı, ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi nedenlerle ayaklananlara verilen addır. Anadolu’daki yoksul halkın isyanlarıdır. Uzun bir birikimin sonucu olup tek kaynaklı değildir. Dini öğeler de taşıyan bu isyanların temeli ekonomiktir.

Cemal Süreya’nın, “şelaleye düşmüştür/ zeytinin dali/ Celalîyim/ Celalîsin/ Celalî,” dizeleriyle betimlediği Celalî İsyanları, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Anadolu’da toplumsal ve ekonomik yapıya karşı ayaklanmalara verilen addır. Ayaklanmaların adı, söz konusu başkaldırıların ilkinin önderi Bozoklu (Yozgatlı) Şeyh Celal’den gelir. 1519’da Osmanlı yönetimine başkaldıran (Tokat yöresinde başlayan) Şeyh Celal ayaklanması, Anadolu Alevîleri ve göçebe yaşayan diğer gruplar arasında destek buldu ve devletin ağır vergi yükü altında ezilen binlerce çiftçinin de katılmasıyla hızla yayıldı. Ayaklanma aynı yıl kanlı bir biçimde bastırıldı.

Anadolu’da ilk büyük Celalî hareketleri, medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrenciler ve medrese bitirip iş bulamayanlar Yozgat, Amasya, Adıyaman, Sivas ve Malatya yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, asker sınıfından levent ve sekbanlar ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti’nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükümet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III. Murat (1574-1595), III. Mehmet (1595-1603) ve I. Ahmet (1603-1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar.

Anadolu’da meydana gelen Celalî İsyanlarına sadece çiftçiler ve işsizler destek vermemiştir. Osmanlı devletinin teokratik olmasına karşı çıkan Alevîler Celalî İsyanına destek vermişlerdir.

Celalî önderlerinden biri Bolu ve Gerede yöresinde 1581’de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen’di. Köroğlu, soyguncu devlet yöneticilerine ve beylere karşı mücadele etti. Yaşamı ve serüvenleri, halk arasında derin izler bıraktı ve Köroğlu destanı’na konu oldu.

XVI. yüzyılın sonlarına değin Celalî ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598’de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı ayaklanması, Celalî hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat’a çekildi ve 1601’de öldü.

Karayazıcı’nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı devleti, orta Anadolu’ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan’ı paşa unvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celalî önderlerini cesaretlendirdi. 1603-1607 arasında Celalî ayaklanmaları bütün Anadolu’ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi...

Ardından sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606’da Anadolu’ya geçti. 1610 yılına kadar giriştiği savaşlarda Celalîleri ve halkı acımasızca katlederek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısının 65 bin civarında olduğu rivayet edilir.

Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622’de yeni bir ayaklanma başlattı. Bu ayaklanma ancak 1627’de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde (1640-1648) Sivas valisi Vardar Ali Paşa ve İsparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi. Onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hâle getirildi. 1658’de ayaklanan Abaza Hasan Paşa’ya da devlet görevi verildi.

ÖZELLİĞİ/ ÖNEMİ

Nedim Gürsel’in, “Tarihsel maddecilik açısından ele alındığında, Şeyh Bedreddin ayaklanmasının dinsel-ideolojik niteliği sınıf savaşımının özgül biçimlerinden biri olarak yorumlanmalıdır. Belli bir tarihsel dönemdeki ekonomik ve toplumsal koşulların doğal sonucudur bu,” biçiminde yorumladığı Şeyh Bedreddin İsyanı, Anadolu’daki toplumsal hareketlerin ve ayaklanmaların sadece bir tanesidir; bölgesel ya da dinsel bir özelliğe bağlı olmadan ortaya çıkmıştır. Şeyh Bedreddin’in önderlik ettiği bu toplumsal hareket sosyal eşitlik düşüncesine dayanıyordu.

Şeyh Bedreddin yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i halkı örgütlemeleri için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı... Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hıristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve ele geçirdikleri yerlerde ağaları beyleri kovarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, komünistçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet (I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed), Saruhan valisini üzerlerine gönderdi. Silahlanmış örgütlü köylüler devlet kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde yendiler.

Ama sonuçta Şeyh Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklandılar, direndiler, savaştılar ve kaybettiler. Yakalandıklarında ağır işkenceler gören Bedreddin’in yoldaşları yollarından ve sözlerinden dönmediler, “Dede Sultan iriş” diyerek ölümü kucakladılar… Şeyh Bedreddin de müritleri arasına karışan devlet ajanları tarafından esir alınıp Serez’de idam edildi. Ama sevenleri onun bir gün geri döneceğine olan inançlarıyla ölümsüzleştirirler onu…

Şeyh Bedreddin ile yoldaşlarını araştıran Ernst Werner’e göre, “O, geniş çaplı hoşgörü düşüncesiyle, Türkler ve yerli halk arasında bir kaynaşma sağlamak istiyordu. Dinlerin eşitliği ilkesini bu amaçla yayıyordu. Ama burada, sadece dinsel alandaki ayrımcılığın değil, siyasal alandaki ayrımcılığın da terk edilmesi söz konusuydu. Yenenler ve yenilenler yeni bir devlet sistemi içinde kaynaşmış bir toplum oluşturmalıydılar ve bu toplum, Katolik Avrupa’ya direnecek istem ve güçte olacaktı. Ortodoks Grekler ve Slavlar bir İslâm Hıristiyan devleti içinde Batı kilisesine karşı cephe alarak birleşmeliydiler. Şeyh, bir Latin-Grek kiliseler birliği düşüncesine karşı bir İslâm-Hıristiyan toplumları senteziyle çıkıyordu, böyle bir toplumda dinsel ve etnik sınırlar kalmayacaktı. Yöneten ve yönetilenleri bağlayan ortak çerçeve hoşgörüydü, hümanizm düşüncesiydi. Sınıfsal egemenliğin kaldırılmasını düşündüğü yoktu. Ütopik planları ve pratikleri bir yana bırakıyordu.”

Ernst Werner Börklüce Mustafa’nın düşüncesinin Şeyh Bedreddin’inkinden farklı olduğunu vurgulayarak şöyle diyor; “Buna karşılık Mustafa radikal devrim yolunu seçiyordu. Mustafa’daki hoşgörü düşüncesi yüksek İslâm çevrelerine özgü faydacı tutumdan kaynaklanıyordu. Köylü ve göçer grupların militan (savaşçı) ideolojisi hâline geldi. Mustafacılarda din eşitliği istemi sosyal eşitlik istemine dönüştü. Eski düzeni devirmeden eşitliği gerçekleştirmek imkânsız olduğundan sınıf mücadelesi ile hoşgörü yan yana yürüyordu. Eşitlik düşüncesi, peygambercilik akımları mesih (mehdi) rolünü nasıl benimsiyorsa mehdiliğe de aynen o şekilde soyunuyordu, çünkü eşitliğe giden kurtuluş yolunu ancak tanrının koruduğu bir önder ya da mehdi açabilirdi. Kurtuluşa doğru yükselen ilk safhayı bir ölçüde Mustafacılar üstlendiler, Mehdi’yi böylece duruma müdahale etmeye zorladılar. Mustafacılar, yenilgiye uğradıktan sonra, kurtarıcıları olan Mustafa’nın Samos adasına geçtiğini sanıyorlardı. Çünkü o ölümsüz yaşamını orada sürdürebilir, olaylara her zaman yeniden müdahale edebilirdi.”

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre de, “Büyük devrimcidir. O bakımdan, sosyal devrimler çağı demek olan modern çağın ilk en önemli müjdecisidir.”

Şeyh Bedreddin çokkültürlü bir eşitlikçilik anlayışla egemenlere başkaldırdı. Onun devrimci özü bu topraklardaki isyancılar için öğretici bir miras olarak -yer yerde anakronik benzetmelerle- nesilden nesile aktarıldı.[10]

Örneğin Şeyh Bedreddin üzerine inceleme yapan veya onun hakkında fikir beyan edenlerin hemen hepsinde gözlenen bir diğer karakteristik, onu hem kendisinden önce ve sonra yaşamış başka tarihsel şahsiyetlerle fikri bir benzerlik içinde, hem de kendi yaşam dönemi dışında belirmiş ve klasik biçimlenmelerini kazanmış bir takım düşünce akımlarının temsilcisi olarak sunma girişimleridir. Bu noktada muazzam bir anakronizm batağına saplanıldığı görülür.

‘Varidât’ analizinden yola çıkan H. Ziya Ülken önce Leibniz, sonra Spinoza ile benzerlik bulmakta;[11] Tanzimat dönemi aydınlarından Mizancı Murat onu dinsel bir reformcu olması itibariyle Luther’leştirmekte;[12] buna karşı çıkan Cerrahoğlu ve daha sonra Nedim Gürsel özdeşlik için doğru ismin Thomas Münzer olduğu kanısını dile getirmekte;[13] Alman tarihçi Hammer, Bedreddin’in dinsel renkteki düşünce ve eyleminin, İran’da V. yüzyılda patlayan Zerdüşt isyanının başını çeken Mazdek’inki ile benzerliğini vurgulamakta;[14] Semaheddin Cem, “İslâm-dışı” saydığı Bedreddin’i Auguste Comte ile aynı kefeye koymakta;[15] Baldemir, felsefi olarak idealizm ile materyalizm arasında gidip geldiğini belirterek ondan “feodal dönemin Kant’ı” diye söz etmekte;[16] Z. F. Fındıkoğlu onu “Şark’ın Campanella’sı ve Thomas More’u” saymakta;[17] Orhan Hançerlioğlu da onu More’un düşüncelerinin doğudaki temsilcisi olarak nitelemektedir.[18] Liste bu şekilde uzayıp gider.

Söz konusu benzetmelerde, karşımıza en çok çıkacak nitelemenin “sosyalist”lik/”komünist”liktir. Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun olumlu vurgusuyla Bedreddin büyük bir Türk “toplumcu”sudur; Prof. Fındıkoğlu için “Türkiye’de XIX. yüzyıl sonlarında başlatılabilecek sosyalist hareketin hazırlayıcısı”dır; Wittek’e göre “Bir nevi komünizmi... telkin eden içtimai ve dini hareketin başı”dır;[19] Vryonis’e göre ise mülkiyet ortaklığı öneren komünist doktrini vaz’ederek[20] toplumsal durumdan hoşnutsuz olanları çevresine toplayan biridir.[21]

O hâlde Şeyh Bedreddin İsyanını (ve hareketini) betimleyen temel unsur ortaklaşmacı eşitliktir.

Bu nedenle Onun, günümüze kadar devam eden bir ötekileştirilmiş şahsiyet özelliğine büründürülmesi ve Marksist ve sosyalist tabanlı tarih kurgusunun objesi hâline gelmesinde şaşırtıcı bir yan yoktur.

Tam da bunun için tarihçi Mizancı Mehmed Murad’ın, “Tanrı dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Erzak, giyecekler, hayvanlar, toprak ve bütün mahsulleri umumun müşterek hakkıdır. İnsanlar tabiat ve yaradılış itibariyle eşittir. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe bile muhtaç kalması İlahi maksada muhaliftir. Nikâhlı kadınlar ortaklıktan müstesnadır. Bu birlik haricinde kalan her şey insanların müşterek malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Emlakimize karşılıklı tasarruf edebilmeliyiz. Gerek Müslümanlıkta gerek Hıristiyanlıkta ulemanın ve papazların hataları ile nice bid’atlar ihdas olunmuştur. Bunlar kaldırılırsa din bir olur,” satırlarındaki üzere Şeyh Bedreddin, edebiyat (roman, şiir) ve sanat (tiyatro, müzik) alanındaki eserlere de konu olmuş ve Nâzım Hikmet’in ‘Şeyh Bedreddin Destanı’ ve Erol Toy’un ‘Azap Ortakları’nda isyancı özelliği dile getirilmiştir.

DÜŞÜNCELERİ/ GÖRÜŞLERİ

Şeyh Bedreddin’in düşüncelerini -önceleri Hıristiyan olup, sonradan Müslümanlığı seçen annesinden etkilendiğine dair görüşler söz konusuyken; burada önemli olan Şeyh Bedreddin’in annesi Melek Hatun’un, Edirne’den Selanik’e uzanan ve Dimetoka’yı da içine alan bölgedeki Zelotların öğretileriyle tanışık olmasıdır.[22]

Melek Hatun’un yetiştiği ortam Zelotların hâkim olduğu Selanik bölgesidir. “Manastırlara ait olan büyük servetlerin bir bölümünü alıp yoksullara dağıtmak, papazlara vermek ve kiliseleri süslemek için kullanırsak, ne sakıncası olur ki?” diye soran[23] Zelotlar, kilisenin-manastırların mallarının yoksul insanlara paylaştırılması görüşü savunup, mülkiyetin eşit biçimde dağıtılmasını destekleyen bir zümre idi.

“Zelotların isyanı Edirne’den başlayarak Aristokratlar ve Kantakuzenos taraftarlarını her yerde öldürerek Selanik’e ulaştı… Zelotlar, 1342’de tam yönetimi ele geçirip, Kantakuzenos taraftarlarını kovarak kendilerine özgü rejimlerini kurdular... Bütün aristokratların mallarına el koydular. Zelotlar sosyal ihtilalcilik ile kendine özgü meşruiyetçiliği birleştirmişler; meşru İmparator İoannes Paleologos’u tanıyorlar ve onun İstanbul’dan gönderdiği vali ile Zelotlar partisi başkanı yönetimi paylaşıyordu. Ama asıl yetki ve egemenlik hakkı Zelotlardaydı. Selanik 1350’lere kadar bağımsız olarak yönetildi.”[24]

“Dünyada kutsallık olmaz, kutsallık sadece Tanrı’dadır. (Bu görüşten kilise, manastır, cami ve tekke gibi tapınakların ve papa, kardinal, şeyh gibi din adamlarının kutsal mekân veya insan olamayacağı fikri ortaya çıkar.) Yaratılmış her şey ve her nimet insan içindir. Toprağın tek sahibi tanrıdır,” haykırışıyla tarihte ve bölgede derin etkiler bırakan bu hareketin düşüncelerinin annesi tarafından Şeyh Bedreddin’e aktarıldığını ciddiye almak gerekir.

Özellikle Rumeli’ndeki Bizans topraklarının, kentlerin 1360’lardan sonra Osmanlı’nın eline geçmesiyle, George Ostrogorsky’nin değindiği yoksulluk koşullarında bir değişiklik olmadı. Bu ortamda, Zelotların “Zenginlerin mallarını ellerinden alıp, yoksullara dağıtmayı” kutsal kitaplarda anlatılan olaylardan hareketle savunduğu gibi, Şeyh Bedreddin de Kur’an’ın ‘Nisa (131, 132)’ suresindeki, “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır, Allah zengindir...” ayetini yorumlayarak beylerin, hükümranların mallarına el konulması gerektiğini vurguluyordu.

Bu çerçevede Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinde Muhyiddin Arabî’nin etkilerini görebiliriz. O da, Vahdet-i Vücut (varlığın birliği) düşüncesinin yerine Vahdet-i Mevcut (varolanların birliği) düşüncesini savunmuştur. Doğa ve tanrı ona göre aynı şeydir. İbadetin yapılış şekilleri üzerinde durmak gereksizdir, çünkü ahret yönünden hepsi aynı yola çıkar görüşünü savunur. Ona göre, insan mazhar-ı kâmildir, yani mutlak varlık, en tam ve en mükemmel tecellisini insanda bulur.[25]

Mutasavvıf Şeyh Bedreddin, daha çok vahdet-i mevcud (panteist) bir anlayışın hâkim olduğu bir yönüyle (Başta Nâzım Hikmet olmak üzere bir çok kişi, O’nun felsefesini Spinoza’nın panteist fikirleri ile karşılaştırırlar) öne çıkar. Bu meyanda, Mevlana’dan ziyade Muhyiddin Arabi’nin fikirlerini benimsemiştir.

Şeyh Bedreddin’in isyanına kaynaklık eden alanlar Bogomilizm ve Katharizm’in yaygın olduğu bölgelerdir ki, mesiyanik karakterli heterodoks bir Hıristiyanlığı temsil eden akımlardır.

Mizancı Mehmed Murad Bey de, Şeyh Bedreddin’in -Börklüce Mustafa aracılığıyla- şu görüşleri yaydığını belirtir: “Allah dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Servet ve tarım ürünleri cümlenin müşterek hakkıdır. İnsanlar müsavidir. Birinin servet toplamalarıyla diğerlerinin ekmeğe bile muhtaç kalmaları ilahi maksada aykırıdır. Yalnız, nikâhlı kadınlardan başka dünyada her şey müşterek olmalı. Tanrı, kanunlar vazetmiş. Anlardan istifade için de akıl ve izan vermiştir. Kendi aklının muhiti dairesinde herkes ilahi emirleri kabul eder. Birinin muhiti, i’tikadı diğerininkine benzememek iddiasıyla üzerinde cebir kullanılması, ilahi emirlere ve maksatlarına aykırıdır. Çünkü fikir ve vicdan bir ahenk-i tabiat mahsulüdür. Cebrin tesirinden masundur. Bunu için İslâm, Hıristiyan, Musevi, Mecusi hep Tanrı kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında muhabbet ve uhuvvet şarttır. İhtilat ve muhabbetleri sayesinde hak, batıla galebe eder. Hükümet ise zülüm ve tagallüb mahsulüdür. Anın tecavüzlerini hoş görmek, tanrının maksadına uygun olmayan emirlerine itaat etmek caiz değildir. İdari heyet, zaman-ı saadet’te olduğu gibi millet tarafından seçilmelidir. Saray, saltanat, muharebe, asker hep zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema O’nlar da zulmü ve tagallüb eserleridir. Herkes hürriyet-i tamme üzre fikir ve meslek-i zatide bulunmalı. Komşusunun meslek ve mezhebine hürmet etmeli...”[26]

Şeyh Bedreddin’in görüşlerine göre:

  1. i) Tanrının özüyle (zat) yaratılanlar (mahlûkat) birdir. Ruh ile madde aynıdır.
  2. ii) Evren âlem yaratılmamıştır, kadimdir. (Bu düşünce ile Charles Darwin ile materyalist görüşlerin evrenin evvelsizlik varsayımı arasında bir paralellik söz konusudur.)

iii) Tanrı gerçek iradesi bir varlığın özünde olanı, tanrının istemesinden başka bir şey değildir. Tanrının iradesi varlığın özünde oluş gücüyle sınırlıdır. Bir varlığın özünde olmayanı tanrı da istemez. İstese de yaratamaz.

  1. iv) Varlık âlemi bir tanedir. Dünya ahiret iki ayrı varlık değildir. Haşir yoktur. Diriliş yoktur. Dünyanın dışında başka bir âlem yoktur. Cennet ve cehennem bir kavram olmaktan öteye geçemez. Her ikisi de insanın mutluluğu ve mutsuzluğu ile ilgili kavramlardır. Dünyada mutlu olan cennette, mutsuz olan cehennemde yaşıyor demektir. Esas olan bu dünya da mutluluktur
  2. v) Kur’an’da geçen bütün kavramlar örnektir. Gerçek amaç doğruyu ayrı ayrı niteliklerde anlatmaktır. Bütün dünya insanların ortaklaşa yararlanması içindir. Yeryüzünde toprak parçalarıyla ayrılan senin benim diye ayrılan toprak parçaları yoktur.
  3. vi) Gerçek olan insandır. İnsan doğar, büyür ve ölür. Ruh ve beden ayrı değillerdir. Bütün manevi varlıklar insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Melekler yoktur.

vii) Saadet ve servet ve dünyevi metalar (malk-mülk zenginlik) yaradılışta eşit olan insanlara, eşit olarak verilmelidir. Yârin yanağından başka her şey ortaktır. Mülk insanların değil insanlığındır. Hava, su nasıl ortaksa, yaratılan her şey yaratılmışların ortak malıdır.

viii) Bütün insanlar kardeştir. Müslüman, Mecusi, Hıristiyan ve Musevi yoktur. İnançlara baskı yapan ve insanlara zulüm eden hükümet ve idari heyet, ‘zaman-ı saadet’te olduğu gibi millet tarafından seçilmelidir. Saray, saltanat, muharebe, asker zulümdür. Herkes herkesin mezhebine, mesleğine ve dinine hürmet etmelidir. Fikir ve vicdan tabiatın ahengini sağlar. Cebrin tesirinden masundur. Bunun için İslâm, Hıristiyan, Musevi, Mecusi hep Tanrı kuludur, birdir.

Şeyh Bedreddin, ruh ve maddeyi eş düzeyde görmesiyle diğer mutasavvıflardan ayrılırken; mülkiyette ortaklığı savunmuş, ‘Varidât’ başlıklı yapıtında, tek tanrılı dinlerin asıl kaynağının bir olduğunu ve ahiret yönünden tümünün aynı yola çıktığını söylemiştir. Kıyamet belirtileri olarak deccal’in ya da mehdi’nin gelmeyeceğini ve kıyametin olmayacağını, cennet ve cehennem’in dünyaya ilişkin simgeler olduğunu söylemiştir.

Örneğin Şeyh Bedreddin’le birebir görüşmüş bir Bizans elçisi, Onun sadece tüketim nesnelerinin eşit paylaşımını değil, aynı zamanda üretim araçları ve doğal kaynakların da ortaklığını savunduğunu notlarında şaşkınlıkla belirtirken; bilimsel sosyalizmle pek alâkâsı olmayan Şeyh Bedreddin’in görüşleri, ütopik sosyalizmin güzel bir örneğidir. İdeolojisi teolojiye dayanıyor gibi gözükse de; materyalist anlayışına paralel özellikler taşır.

Bu konuda şöyle yazar Şey Bedreddin: “Tanrı özüyle yaratılanlardan biridir, arada varlık ve oluş bakımından bir ayrılık yoktur. Evren yaratılmamıştır ve yok olmayacaktır. İlahi irade yanlış yorumlanmıştır. Çünkü gerçek tanrı iradesi bir varlığın özünde olan oluş gücüyle sınırlıdır. Ölümden sonra dirilme olmadığı gibi, cennet ve cehennem bir kavram olmaktan öteye geçmez.”

Günümüzün öznel idealistleri ile materyalistleri arasında yer alan bir felsefi görüşlere sahiptir. Ruhun yalnızca insanla var olabileceğini ve ölümle yok olacağını belirtir. Buradan hareketle her bireyin özünde eşit olduğunu ve toprağın eşit bir biçimde dağıtılmasını gerektiğini savunur.

Bu arada Alevî soyundan gelmeyen Şeyh Bedreddin’in tasavvuf öğretisi, hayat görüşü onu Alevî ve devrimci kesim tarafından sahip çıkılan bir insan yapmıştır.

‘VÂRİDAT’ PARANTEZİ

Osmanlı İmparatorluğu’nda resmi ideolojiye aykırı düşmüş çok az insan vardır. Onlardan biri, belki de en etkilisi Şeyh Bedreddin’dir.

Onun felsefesi Yunan, Ortadoğu, Mezopatamya ve Anadolu halkları felsefelerinin onun zamanına kadar sentezlenmiş hâlidir. Fikirlerini büyük çoğunlukla 1407’de dolaşıma giren ‘Varidât’ başlıklı yapıtından öğreniyoruz.

‘Varidât’, Şeyh Bedreddin’in tasavvuf derslerinin talebeleri tarafından kaleme alınmış hâlidir. “Zındık” ve “Mülhid” olarak suçlanmasına sebep olan da bu eserdeki ifadelerdir.

Bu bağlamda Şeyh Bedreddin’e kaynaklanan tepkinin ulemâ fetvalarına da yansıdığı görülür. Nitekim ‘Varidât’ başlıklı eseri üzerinde bulunduranların necis oldukları ve gusletmeleri gerektiğine dair fetvalar verilmiştir.

Osmanlı Şeyhülislâmı Ebussuûd Efendi, Semâvenli taifesi diye adlandırdığı Bedreddiniyye mensuplarını, haklarında verdiği fetvalarla tekfir etmiştir. Yine Şeyhülislâm Arif Hikmet Bey de ‘Varidât’ nüshalarını ucuz veya pahalı demeden satın alarak yakmıştır.

Kelime anlamı “Tanrı’dan esintiler” olan ‘Varidât’ın temel konusu varlık üzerinedir. Onun temelde mutlak varlık ve görünen varlık üzerine görüşleri panteizmle paralellik gösterir. Yani Mutlak varlık olan Tanrı aslında görünen varlığın içindedir. Her varlık, mutlak varlığı içinde barındırır. Görünen her şey mutlak varlığın suretidir. Allah her şeydir. Her şey de Allah. Bu aynı zamanda evrendeki her şeyin Allahın bir parçası olması demektir.

Bu durumda Şeyh Bedreddin’e göre birinin “Ben Allah’ım” demesi, onun aslında, Allah’ın bir parçasıyım demesi anlamına gelir. Ona göre dinlerin dayattığı gibi somutlaştıran ve her şeyin yaratıcısı bir Allah kavramı yoktur. Evreni’nin bir başı sonu da yoktur. Her şey Allah’ın bir parçası olunca her şey eşitlenmiş olur. İşte Şeyh Bedretin’in bütün insanların eşitliği fikrinin temelini bu düşünce oluşturur.

Söz konusu düşünce İslâm’ın tasavvuf felsefesinde kendini ifade eder. Daha Platon ve Aristoteles’den beri varlık ve mutlak varlık ilişkisi sorgulanır durumdadır. Platon da her şeyin özünü idealara bağlar. Her şeyin özü idealardır. Ruhun madde ile olan ilişkisi ona göre madde temellidir. Madde yoksa ruhda yoktur. Bu düşünce Marksist, materyalist düşünceyle paralellik gösterir.

Bu durumda da dinlerin öngördüğü bir diriliş mümkün değildir. O dinlerin ortaya attığı, öldükten sonra yaşam ve cennet-cehennem gibi kavramlarında safsata olduğunu söyler. Düşüncenin düşünce olarak kalmaması, eyleme dönüşmesi gerektiğini anlatır müridlerine. O yüzden aynı zamanda bir eylem adamıdır. Onun yaşadığı dönem göz önüne alındığında, hem dine yönelik eleştirel bakışı hem de toplum düzeni üzerine eşitlikçi fikirleri, günümüzde bile birçoklarını aşan düşüncelerdir.[27]

‘VARİDAT’TAN ÖRNEKLER[28]

“Var olmak ve yok olmak, bir suretin bir maddeden gitmesi ve yerine bir diğerinin gelmesinden ibarettir. Bu da öncesiz ve sonrasızdır. Ondan dolayı dünya ve ahiret itibari bir şeydir. Görülen suretler fani sayılan dünya; görünmeyenler için baki telakki edilen ahirettir. Hakikâtte bunların her ikisi için de tükenme yoktur. Fakat itibar galibe olduğundan dünyaya tüken, ahirete de kalım denilmiştir”...

“Dünya ve ahiret birbirlerinin mukabilidir. Her şeyin başlangıcına Dünya, sonuna da Ahiret denilir. Mesela zina, rakı ve şarap gibi şeylerle ilk önce tatlı bir lezzet hâsıl olur. Fakat bu sevincin ardından insana bir rezalet ve pişmanlık gelir. İşte bu lezzete Dünya, o pişmanlığa da Ahiret ismi verilir. Hâlbuki bunların her ikisi de bu dünyada vaki olmaktadır. Bütün işleri ve onları takip eden neticeleri buna kıyas edebilirsin”...

“Kur’an’da bahsi geçen huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar ve benzeri şeylerin kaffesi (hepsi) cisim âleminde değil, hayal âleminde gerçeklenir”...

“Çirkin ve iğrenç her şeye Cehennem ve ateş denildiği gibi, yüksek ve şerefli her mertebeye de Cennet ismi verilir”...

“Bizim bildiğimize göre, kıyamet zatın, zuhuru ve sıfat saltanatının sönmesidir. Eğer sen dilersen ölen herhangi birisi için ‘kıyamet koptu’ diyebilirsin. Haşir de, ölünün benzerini dünyaya getirmektir”...

“Halkın zanneylediği üzere cesetlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çıkması olanaksızdır. Meğer ki zaman gelsin de dünyada insan cinsinden kimse kalmasın. Ondan sonra anasız babasız topraktan bir insan doğsun ve yine tenasül (cinsiyet) başlasın”...

“Bütün âlem kendisini örgütleyen cüzleriyle (parçalarıyla) birlikte sapasağlam bir insan gibidir. Ucu bucağı bulunmayan bu boşluk içindeki büyük ve küçük herhangi bir şeyin diğerlerine çok kuvvetli bir bağlantısı ve hafifsenemeyecek birçok tesirleri vardır. Bu âlemin düzenine sebep olan şey, onun bu rabıtalı hâl üzere kurulmuş olmasıdır”...

“Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır”...

“Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler”...

Özetle “Kainatın başlangıçsız olduğunu, kainatın Allah ile aynı şeyler olduğu için yaratılmadığını, ezeli ve ebedi ollduğunu ve bundan dolayı kıyametin kopmayacağını” söyler Şeyh Bedreddin…

Ona göre ölümden sonra dirilme yoktur. Cennet ve cehennem insanın dünyadaki iyi ve yahut kötü durumlarından ibaret olan şeylerdir. Yani “Kişi kendi cennet veya cehennemi” demeye getirir. Allah’ın gücünün her şeyi yapabileceğine inanmıyor.

Onun gücünün ancak eşyanın tabiatında olanı yapmak ve istemekle sınırlı olduğunu iddia ediyor. Yani o’na göre mesela ateş, Allah istemiş olsa bile bir kimseyi ıslatamaz, ancak yakabilir.

Bu kapsamda Onun, Eflatun (Platon)’un düşüncelerinden çok etkilendiğini ‘Varidât’ında rahatlıkla görebiliriz.

ETKİLEDİKLERİ

Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinin batı dünyasında da yankı bulduğuna dair çok sayıda belirtiler vardır.

Georgios Gemistos Plethon isimli Bizanslı düşünür ile Şeyh Bedreddin’in aynı bölgede doğduğu, ikisinin de Osmanlı sarayında büyüdüğü, ikisinin de annelerinin Yunan olması, Plethon’ın fikirlerinin Şeyh Bedreddin’in fikirlerine çok benzemesi, ‘Menakıbname’de anlatılan Şeyh Bedreddin’in Ege adalarındaki keşişlerle tartışma öyküleri ve gerekse Dukas’ın tarihinde sözü edilen, Börklüce Mustafa’nın sık sık Khios adasına gidip Giritli keşişle buluşmaları, Georgios Gemistos Plethon’un yapıtındaki benzer düşünceleri Şeyh’ten aldığına dair kanıyı güçlendirmektedir.

1525 yılındaki Almanya köylü isyanlarının ideolojisini oluşturan Papaz Thomas Münzer’in fikirleri ile Şeyh’in düşünceleri birbirlerine çok çok benzemektedir.

Thomas Münzer zaman zaman tanrıtanımazcılığa yaklaşan bir panteizm öğretiyordu. “Bizim dışımızda bir kutsal-ruh yoktur, kutsal ruh özellikle akıldır. İman da, aklın insan içinde ortaya çıkmasından başka birşey değildir ve bu yüzden Hıristiyan olmayanlar da iman sahibi olabilir,” diyordu.

Anadolu’da yaşanan Fetret Devri’nin Şeyh Bedreddin’in Bâtıni[29] düşüncelerinin taraftar bulmasına elverişli olduğunun da altı çizilmelidir.

Şeyh Bedreddin ve taraftarlarının “Yârin al yanağından başka her şey insanlar tarafından eşit ve ortak olarak kullanılmalı” vurgusuyla, “Mülkün de sahibi yoktur” diyen duruşları geniş yoksul kitleleri derinden etkilemiştir.

Bu bağlamda Şeyh Bedreddin düşüncelerinin, sosyalist düşünceye yakınlığı üzerinde kaleme alınan pek çok yazı varken; Dr. Hikmet Kıvılcım’ın şu yorumu bu konudaki örneklerdendir:

“Jean Huss: ilk din reformcusu Çek papaz (1369-1415) yalnız Hıristiyanlar için İsa dininde reformu öngörmekle yetindi. İbnî Haldun toplum ve tarih kanunlarını Marks-Engels’lere müjdeci olurca izlemiştir. Şeyh Bedreddin, teori ile pratiği en canlı, en insancıl yükseklikte sosyal sentezine ulaştırmıştır. Şeyh; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ayırdı yapmadı, bütün din ve ulus sınırlarının izafiliğini göstererek, her türlü insan ayrılıklarını ‘iptal’ etti. Şeyh Bedreddin ve müritleri; halkın arasına karışıyor, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğini öğütlüyorlardı. Şeyh Bedreddin bir ortaçağ köylü sosyalizmini ortaya koymuştu. Bu konudaki görüşleriyle, kendinden iki asır sonra gelecek olan hayalî (hayalî) sosyalizmin kurucusu Thomas Moore’dan daha ileri görüşlü ve gerçekçiydi.”[30]

Evet Şeyh Bedreddin’in üç dinden insanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya yönelik düşünceleri önemli sayıda taraftar bulması yanında, Batı ülkelerine de sıçramış ve Almanya’da ortaya çıkan köylü isyanlarının düşünsel zeminini etkilemiştir.

Şeyh Bedreddin’in düşünceleriyle Alman köylü isyanı önderi Thomas Münzer’in, Marksizm’in temellerini oluşturan düşünceler arasındaki paralellikler ortadadır.

Almanya’da reformlar için Martin Luther[31] ile birlikte hareketi başlatan Thomas Münzer, Leipzig ve Frankfurt Üniversitesi’nde öğrenim görmüştü.

Thomas Münzer’in savunduğu eşitlikçi toplum anlayışı, erken dönem “sınıf mücadelesi”nin sembolü olarak sosyalistler tarafından sahiplenildi.

Münzer hareketiyle köylülerin isyanı Friedrich Engels’in tarihsel materyalizmin klasik yapıtlarından ‘Almanya’da Köylü Savaşı’nın[32] başlığını da oluşturdu.

Süreç içinde eylem birliğinde olduğu Thomas Münzer ile Martin Luther’in yolları ayırıp, birbirlerine ters düşmeleri devrimci/ reformcu ayrışmasının da önemli verilerindendir.

Thomas Münzer’in devrimci düşüncelerini sosyalizme tercüme eden Friedrich Engels de dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinden de hareket etmiş demektir.

Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinin Thomas Münzer’e nasıl ulaştığı sorusunun yanıtına gelince: Dönemi yansıtan Bizanslı papaz Georgios Gemistos Plethon’un yapıtlarıyla, Thomas Münzer’in Yunanca, İbranice ve Latin dilleri bilmesi etkindir.

Şeyh Bedreddin’in düşüncelerini Thomas Münzer’e taşıyan bir diğer etmen de Bedreddin isyanına çok sayıda Yahudi ve Hıristiyan’ın katılımıdır. Fransız yazar Alphonse de Lamartine de, ‘Osmanlı Tarihi’ başlıklı yapıtında aynı kanıdadır.[33]

BEDREDDİNİLER İSYANI

Şeyh Bedreddin İsyanı, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal demektir.

Kazaskerliği sırasında kethüda olarak yanına aldığı Börklüce Mustafa, Şeyh Bedreddin’in sürgüne gitmesiyle beraber Aydın’a döner. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan eder. İsyanın merkezi Karaburun Yarımadası’dır. İsyancıların sayısını Bizanslı tarihçi Dukas 6.000, Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah bin Şehabettin 4.000, İdris-i Bitlisî ise 10.000 olarak verir.

Şeyh Bedreddin, İzmir Karaburun’da 10.000 isyancı ile bekleyen Börklüce Mustafa’ya isyanı başlatmasını bildirdi. Börklüce Mustafa’nın üzerine gönderilen İzmir sancakbeyi ile Bulgar prensi Aleksander’in kuvvetlerini yenmesi Şeyh Bedreddin’in taraftar sayısını daha da arttırdı. Börklüce, İzmir sancakbeyi’nin ardından Saruhan sancakbeyi Ali Paşa’yı da yenince sorunun büyüklüğü anlaşılmıştı.

Çelebi Mehmed Börklüce’nin üzerine sadrazam Bayezıd Paşa ve henüz 12 yaşındaki oğlu veliaht Murad’ı yolladı. Osmanlı kuvvetleri güçlükle de olsa Börklüce Mustafa’nın yendi.

Nâzım Hikmet dizelerine, “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ Hep beraber sulardan çekmek için/ Demiri oya gibi işleyip hep beraber/ Hep beraber sürebilmek toprağı/ Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/ Yarin yanağından gayri her şeyde/ Her yerde hep beraber diyebilmek için/ Onbinler verdi sekiz binini,” derken; idam edilen isyancılar darağacında “Yetiş dede sultan” diye haykırıyorlardı. Börklüce Mustafa ise ellerinden çivilenmiş hâlde bütün şehirde gezdirildikten sonra halkın gözü önünde katledildi.

Börklüce isyanıyla aynı zamanlarda, Manisa civarında Torlak Kemal liderliğinde bir isyan daha patlar. Daha küçük olan bu isyan da şiddetle bastırılır ve isyancılar öldürülür.

Bedreddin gizlice Sinop limanından Rumeli’ye kaçar ve Deliorman bölgesinde Alevî Türkmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki propaganda faaliyetleri yürütür. Üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri isyanı bastırır ve Şeyh Bedreddin yakalanarak Serez’e padişah I. Mehmed’in huzuruna getirilir. I. Mehmed Şeyh Bedreddin’in idamını infaz etmeden önce ulemaya danışır ve fetva ister. Şeyhülislâm ve beraberindekilerin kararı idam olmuştur. Şeyh Bedreddin 1420’de Serez çarşısında idam edilmiştir.

Davanın görüleceği gün, Divan-ı Hümayun alışılagelmiş usulüyle toplandı. Divanda görevli memurlar yavaş yavaş yerlerini aldılar, hizmetliler çevreyi usulüne uygun bir şekilde düzenlerken herkes rütbelerine uygun yerlere yerleşti. Herkes usulüne uygun selamlaştıktan sonra yerlerine oturuyor ve vezir-i azamın gelmesini bekliyorlardı. Az sonra bütün azamet ve görkemiyle vezir-i azam divana teşrif etti. Herkes mutlak saygı ve sessizlik içinde sultanı beklemeye başladılar. Sultan divana ihtişamla girdi. Veziri-i Azam ve Beylerbeyi Bayezıd Paşa sultanın sağında, ikinci vezir Çandarlı İbrahim Paşa ile Vezir Hacı İvaz Paşa, onun solunda oturmuşlardı. Sultan, izin verince duacı Fetih Suresini ve duasını okuduktan sonra sultan, yargılamanın başlamasını emretti. Bostancı ve aseslerin arasında Şeyh Bedreddin Divan-ı Hümayun’a getirildi. Bu sırada Sultan ile Şeyh Bedreddin arasında şu konuşma geçer:

Sultan: Neden benzin sararmış, yoksa hummaya mı tutuldun?

Şeyh Bedreddin: Güneş batarken sararır...

Daha sonra aralarında şu konuşma geçer:

Sultan: Neden buyruk ıssı olanların buyruklarına karşı geldin, aykırı iş yaptın?

Şeyh Bedreddin: Ya sen niçin Tanrı’ya muhalefette bulundun?

Bunun ardından önce Bedreddin’in dini görüşlerinin suç olduğu açıklandı, sonra sanığın devlete karşı ayaklandığını ve düzeni ortadan kaldırmak istediğini ve sonunda da Osmanlı Devleti yerine yeni bir devlet kuracağını, padişah olmak istediğini söyleyerek ayaklanmanın başlaması, gelişmesi ve bastırılmasını özet olarak anlattı. Tezkireciye göre her iki suçun cezası da idamdı.

Şeyh Bedreddin kendisine isnat edilen suçları reddetti. Kendisi dine karşı değildi düşünceleri İslâmiyet’e aykırı olmayıp içtihat etmişti. Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerime ve Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’in gösterdiği yola inanıyor ve onların kutsallığını kabul ediyordu.

Tarihçi İbn Arabşah’a göre, Şeyh Bedreddin, hakkında yazılan bu fetvayı kendisi mühürlerken, “Hakik

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Temel Demirer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.



Anket İmamoğlu Cumhurbaşkanlığına Aday Olursa Oy Verir misin?