Bağıntıları ile FGC hakikâti

“İyileşmek istiyorsan

yaranı açmalısın.”[1]

15 Temmuz’la ilgili yazımızda[2] Fettullah Gülen Cemaati’ni (FGC) “es” geçtiğimize ilişkin “eleştirel uyarılar” aldık. Oysa FGC hakkındaki görüşlerimizi net biçimde (ve çok önceleri) “Fethullah Gülen (Hareketi) Hakkında”[3] başlıklı çalışmayla çok önceleri, daha “Cemaat” iktidar partisinin “gözbebeği” iken ortaya koymuştuk.

Ancak Erich Fromm’un, “Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz.” “Gerçekleri görmek, ‘Hayır’ diyebilme cesaretidir. Güçlülerin emirlerine karşı gelebilmektir. Uyanış ve insan oluştur.” “Direnme gücü, dünya evet sözcüğünü duymak istediğinde ‘Hayır’ diyebilme yetisidir”; Leonardo da Vinci’nin, “Küçük bir gerçek, büyük bir yalandan iyidir”; Walter Benjamin’in, “Kapitalizm bir çeşit dindir.” “Gecenin ördüğünü gün çözer,” uyarıları eşliğinde FGC gerçeğini bir kez daha ortaya koymakta büyük yarar var.

Çünkü Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “İnsan ne kadar zor koşullar altında yaşıyorsa ya da halk ne kadar ezilmiş, bitkin, yoksulluk içindeyse, o kadar büyük bir inatla cennette ödüllendirilmeyi bekler; hele bir de bu arada yüz bin papaz, din adamı vs. birtakım spekülasyonlarla onların bu hayallerini kışkırtacak çalışmalar yürütürlerse...”[4] notunu düştüğü bir hâlin orta yerindeyiz hâlâ…

Bu kadar değil, artısı da var; o da şu: “Erdem, onur ve yasa hayatımızdan buharlaşıp uçtu.”[5]

“Sistem alçaklığı alkışlıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkûm ediyor. Barış çağrısı yapıyor ama şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda senin onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor.”[6]

“… ‘Benim ne umurum’ çağıdır bu: ‘Sana ne, bir şeycik yapamazsın, karışma, kendi gemini yürütmeye bak,’ çağı. Bir dolandırıcılar çağı: Üretim hiç ürün vermiyor, yaratım anlamsız, emeğin değeri kalmamış.”[7]

“Görevliler, görevini yapmaz. Politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler. Seçmenler, oy kullanır, ama seçmezler.

Bilgilendirme medyası bilgilendirmez. Okullar cahillik öğretir.

Yargıçlar, kurbanları cezalandırır. Ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır. Polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamaz.

Kârlar özelleştirilirken iflaslar kamulaştırılır. Para, insanlardan özgürdür. İnsanlar nesnelerin hizmetindedir.”[8]

Böyle bir tablonun doğrudan ürünlerinden olan FGC, “yarım sözlerin/ işler”in ya da “sonuna kadar gitmemenin” kefaretidir; “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!”[9] saptamasındaki üzere Nikos Kazancakis’in…

Bunlar böyleyken; farkında mısınız?

FETÖ operasyonları sürüyor, peki ya kalanlar? ‘Bin FETÖ geliyor’ uyarısı devam ediyor.”[10]

“FETÖ beyin takımı ile ‘özel ve kritik görevlerde’ varlığını sürdürüyor,” diyenYargıtay 5. Ceza Dairesi üyesi İsa Çelik, “FETÖ yoluna devam ediyor. Tehlike büyük,” uyarısını yapıyor.[11]

Yani FGC açısından “15 Temmuz darbe girişimi ve öncesindeki otuz yıllık gizli örgütlenme pratiği”[12] deneyimiyle çok şey yerli yerinde![13]

Hanefi Avcı’nın, “Güçlendikçe ihtirasları da arttı,”[14] notunu düştüğü “Cemaatin öyküsündeki ‘güçlenme’, ‘ alan genişletme’ ve ‘siyasi eylem’ evresi 2000’lerde ivme kazandı.”[15]

AKP’nin desteğindeki “Gülenciler her zaman çok katmanlı bir yapı olarak karşımıza çıktı. Dini boyutu, sosyal boyutu, kültürel boyutu, siyasal boyutuyla bunlar üzerinden hem ayrı ayrı anlam taşıyabilen hem iç içe geçen bir bütün oluşturdu”lar.[16]

Bu hâl onların gücüne güç kattı. Ta ki AKP ile FGC arasında işler karışıncaya ve işbirliği çatırdayana dek!

AYIRIM: FG/C/Ö MESELESİ

Malum: İşler karışınca gerçekler daha bir görünür hâle gelir. İşleri karıştıranların elleri ayakları çarşafa dolanmaya başlar. İtirafları yanında, birbirlerini ihbar ederler.

Şimdi “Conscientia mille testes/ Vicdan, binlerce tanıktır,”[17] gerçeği eşliğinde; Sophokles’in, “Kader, harekete geçmeyen kişiye asla yardım etmez,”[18] diye betimlediği noktadayız…

I.1) FG KİMDİR?

Erzurum’un Pasinler ilçesi, Korucuk köyünde 27 Nisan 1941’de doğan Fethullah Gülen’in (FG) babası Ramiz Bey cami imamı, annesi Refia Hanım ise ev kadınıydı… Altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisiydi…

FG’in resmi internet sitesinde yayımlanan bilgiye göre ise asıl doğum tarihi, 10 Kasım 1938’dir!

Kur’an öğrenmeye 4 yaşında yönlendirildi, kısa sürede öğrendi… 1946’da ilkokula başladı. Babası, 1949’da Alvar köyüne imam olunca, ailesi de oraya taşınınca ilkokulu bırakmak zorunda kaldı.

Erzurum’da “hariçten” girdiği sınavla, ilkokul diplomasını aldı! Babasından Arapça öğrendi. Gülen, 10 yaşında hafızlığını tamamladı, 1954’te Erzurum’daki Kurşunlu Camii medresesinde Sâdi Efendi’nin “medrese derslerine” katıldı. Edirne’ye gidinceye kadar 1955-1959 arasında Osman Bektaş’tan fıkıh ve din eğitimi aldı.

Hariçten gazel okuyup ilkokul diplomasını alan FG, sonraları İzmir’e atandığında vaazlarında “cemaatten” ihtiyaç sahibi öğrenciler için “maddi yardım” toplamaya başladı. Bu girişim, ona “dolar milyarderliği” yolunu açacaktı…

Bu bağışlarla öğrenciler için açtığı, “Işık Evi” denilen konutların sayısı, 1970’te 10’u geçti. Bu evlerde disiplini sağlamak için hazırladığı 18 maddelik “ant” listesinin başına önceleri kendi adını yazdı, ardından Kur’la değiştirdi.

Sonraları bu evler “yurt” biçiminde büyümeye başladılar… Ardından “güvenlik” için “Akyazılı Vakfı”nı kurdu. 12 Eylül 1980’den sonra FG “duvar ilanları” ile 7 yıl arandı! Türkiye içinde “Gıda Uzmanı Abdullah” adıyla kaçak yaşadı!

Gülen’in okullarında Atatürk büstü bulunması nedeniyle tereddüt geçirmekteydi! 1982’de İzmir’de kurduğu “Yamanlar Koleji”nin müdürlüğüne, emekli İzmir Emniyet Müdürü (Sezen Aksu’nun babası) Sami Yıldırım’ı getirdi!

Sonrasında basında ve televizyonlarda hamleler yaptı, çeşitli kuruluşları ele geçirdi…

1959’da Edirne Müftülüğü’ne heveslenen FG’ye “askerliğini yapmaması ve yaşının 17 olması” nedeniyle Diyanet, olumsuz” yanıt verdi. Askerliğini yapmadığı için müftü olamayan FG, Üç Şerefeli Camii imamlığına atandı.

Bu olayla, doğum tarihi 1941 olarak kayıtlara geçti. Gülen’in yaşı ile ilgili karmaşa burada da bitmedi. Kendisini “mesih” olarak göstermeye çalışan FG, memur olmak için, doğum tarihinde yaptığı bu hilekârlığın yanında bir söylentiyi de yaymayı büyük bir ustalıkla başardı.[19]

Kaynaklar, onun kendisini açıkça “Mesih” ilan ettiğini belirtmese de, bazı cemaatçilerin bu yöndeki inanışlarına da açıktan itiraz etmediğini belirtiyor. Cemaat içinde özellikle Mehmet Tabanca ve arkadaşları FG’nin “Mesih” olduğunu birtakım rivayetlere dayanarak savunmaktadır.

Tabanca’nın bu konuda gösterdiği “delillerin” birçoğunda FG’nin kendisine yönelik bu inançtan gizli bir memnuniyet duyduğu gözlemlenmektedir. Konuşmalarında Mesihlik iddiası anlamına gelebilecek ifadeler kullanmakta, kendisine Mesih diyenlerin bu isnadını doğrudan yalanlamamakta ama karşı söylemde bulunanları da doğrudan desteklememektedir.

Cemaat içinde 40 yıl gibi uzun bir süre kalıp yöneticilik yaptıktan sonra “cemaatle yolları ayrılan” Latif Erdoğan, ‘Şeytanın Gülen Yüzü’ başlıklı yapıtında FG’nin kendisine “Allah benimle konuştu. Doğru, ben kâinatı Muhammed’in hatırına yarattım; ama senin hatırına devam ettiriyorum,” dediğini ileri sürer.[20]

Ayrıca bazı toplantılarda “Ben öfkelendiğim zaman dışarıda rüzgâr olur, fırtına olur, deprem olur,” dediğini belirten Doğan, “Fakat o dönemlerde Gülen’in velayetine inandığımız için bu sözleri en uçuk bulanlarımız bile ‘şathiye’ (şiirsel bir edebi tarz) olarak değerlendiriyordu” diye yazıyordu.[21]

“Ankara Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede ise cemaatin FG’inin Mehdi-Mesih olarak gördüğü savunuluyordu.[22]

Ekrem Dumanlı başta olmak üzere pek çok Camia mensubu yazar, Bediüzzaman ile FG arasında paralellikler kurarak, AKP hükümetini Bediüzzaman’a zulmedenlere benzetmek için ciddi bir gayret gösteriyorlar”dı.[23]

Denilebilir ki FG’in İzmir’de vaizlik ile başlayan hikâyesi Türkiye’nin, askeri darbelerle, darbe yönetimleri olmadığı zamanlarda da, askerin ve darbe kurumlarının politik vesayeti ile yönetildiği yıllara dayanır. 1960 darbesini takip eden yıllarda FGC örgütlenmesi, Türkiye’nin batı illerinden başlayarak dini görünümlü bir teşkilât olarak kendini göstermeye başlamıştır. Bu yapı, 12 Mart, 12 Eylül gibi askeri darbelerde, darbecilerin yanında yer almış, darbe karşıtı demokratik sivil toplum hareketlerini boğan, ihbar eden faaliyetler içinde olmuştur.

12 Eylül darbesi öncesi FG, İzmir’de vaizlik yapıyordu. O, bu vaazlarda orduya açıktan darbe çağrısı yapıyor ve o zamanki üniversite gençliğinin -eğer kendi çizgilerine gelmezlerse- ortadan kaldırılmaları gerektiğini öneriyordu. FG’in bu öğütlerini daha sonra 12 Eylül darbesini yapan faşist generaller aynen uygulamıştır. Darbeden sonra birçok genç insan cezaevlerinde, göz altılarda ortadan kaldırılmıştır.

12 Eylül, her ne kadar İslâmcı çevrelerde başta büyük tedirginliğe yol açsa da Kenan Evren, yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslâm’ı övüyordu. Din eğitimi zorunlu hâle geliyor, felsefe dersi seçmeli oluyordu. Gülen, yeni yönetimle arasını bozmamak için onlara sıcak mesajlar gönderiyordu.

1 Ekim 1980’de ‘Sızıntı’ dergisinde[24] Gülen’in imzasıyla yayımlanan ‘Son Karakol’ başlıklı yazısında, “Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz,” diyordu.

FG, ertesi ay da ‘Merhamet’ başlıklı başyazıyla darbecilere çağrıda bulunarak “hem deli hem de kanlı”ya merhametin “mazlumlara” karşı korkunç bir merhametsizlik olacağını savunuyor ve “adalet tevzii vazifesini” (adalet dağıtma görevini) üstlenenlerin, “müteyakkız” (uyanık, tetikte) olmaları gerektiğini söylüyordu.

Faik Bulut, siyaseti tırpanlayan darbeye karşı onu bu tutumunu şöyle niteliyor: “Gülen çok kuvvetli bir devletçidir. Fakat hem militarizme yatkın hem de katı devletçidir. Özellikle bu darbe ya da sıkıyönetim dönemlerinde çok sıcak bakar. Cemaat, pragmatist olma anlamında reel politikayı iyi takip eder. Erbakan ise yine devletçidir, fakat Erbakan’ın militarizmi Kemalist ve laik ağırlıklı bir militarizm, askerciliği değil, Osmanlı askerciliğidir.”

Darbeden üç yıl sonra siyasi partilerin kurulmasına izin verildi. O partilerden birisi de Turgut Özal’ın ANAP’ıydı... Özal’ın arkasında da yine geniş bir cemaat- tarikat yelpazesi vardı. Gazeteci Fehmi Çalmuk, o yelpazeyi şöyle tarif ediyor: “ANAP’ın kuruluşuyla Türkiye’de hatırı sayılır cemaatlerin hepsi, İskenderpaşa dışında hepsi ANAP’ı desteklediler.”

“Gülen’in doçentlik tezi Anavatan Partisi, profesörlüğü AKP’dir” diyen gazeteci Fehmi Çalmuk, Gülen’in atılım dönemini şöyle anlatıyor: “O zaman çok ciddi güçlenmiştir. 1980’den önce dershane aracılığıyla yürütülen eğitim çalışmaları, Özal’la birlikte özel okullara evrildi.”[25]

Evet, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında Türkiye’de binlerce insanın darbe güçleri ile ortadan kaldırılmasında o zaman dini görünümlü bir Gladio şefi olan FG’nin payı vardır…

Sonuç olarak Türkiye darbeler tarihine baktığımızda FGÖ ve FG hakkında şu sonuca varırız: Bu yapı ve başındaki şahıs, Türkiye’de faşist Gladio örgütlenmesinin çok önemli bir yeraltı ayağıdır.[26]

Konuya ilişkin olarak hatırlatmadan geçmeyelim: Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanlarından emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, “FG ve Mehmet Şevket Eygi’nin 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildiğini” ifade eder.

“FETÖ’cülerin yargıya, askere, polise, üniversiteye, bürokrasiye kısaca devlete nasıl sızdıkları artık sır değil. Bunun 1950-1960’lı yıllardan başladığı ve uzun yıllar FG’in nasıl korunup kollandığı da... Örneğin Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin geçenlerde bir televizyondaki tartışma programında ‘FG, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan FG’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı’ dedi.”[27]

Ve nihayet “TSK’ya tüm sevgi ve saygısına rağmen 28 Şubat 1997’den sonra ABD’ye gitmek zorunda kalan FG, Türk-İslâm Sentezi’nin son büyük temsilcisi oldu. ‘Benim tasavvurumda bizler milli köklerimizin yeni sürgünleriyiz,’ diyen FG, ‘millet’ kelimesinin önüne ‘Türk’ kelimesini koymaktan çoğu kez kaçındı ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri (onun deyişiyle) ‘Türkî dünyalar’ söz konusu olduğunda perhizi bozdu. ‘Kana ve ırka dayalı’ gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri geldiğinde ‘safkan 10 milyon Türk’, ‘özbeöz saf Türk’ demekten kaçınmadı. Çünkü Gülen düşüncesinde Türklük, İslâm ve Müslümanlığın kimliksel ve etnik yanını tamamlama işlevini yerine getiriyordu.[28]

Gülen’e göre ilk bakışta ‘Türkiye Müslümanlığı’ gibi bir kavram, İslâm’ın evrenselliğiyle çelişir gibi görülebilirdi ancak ‘İslâmiyet’in tarih içinde şekillenen sosyolojik bir realite olarak Türklerin İslâmiyet’e (içeriğine ve yayılmasına) yaptıkları katkılar göz ardı’ edilemezdi. Ona göre Türklerin Müslümanlığı benimsemesinden sonra zaten ‘nezih’ olan kültürlerini İslâm’ın evrensel ilke ve değerleriyle bir üst düzeye çıkarmalarının sonucu ortaya ‘Türkiye Müslümanlığı’ çıkmıştı.”[29]

I.2) RÜZGÂR GÜLÜNÜN DEDİKLERİ

“Rüzgâr gülü” ya da “fırıldak” olarak nitelenmesinde hiçbir sakınca olmayan FG’in dedikleri, onun ne menem bir şey olduğunun da kanıtıdır; ve isterseniz kayıt altına alınan önemli satırlarla başlayalım:

6 Kasım 2001’de FG’nin ABD’de “istinabe yoluyla” ifadesi hâkim tarafından alınırken, yanlarında New Jersey Eyaleti Noteri Mary Ann Adams ile iki avukatı ve Türkçe tercüman vardı.

İşte FG’ye yöneltilen sorular ve onun yanıtları:

“- Soru: Herhangi bir örgütün liderliğini yapıyor musunuz?

- FG: Herhangi bir örgütle, hiçbir ilişkim yok. Hiçbir örgütün yönetiminde yer almadım ya da liderliğini yapmadım.

- Sizin bilginiz çerçevesinde, sizin adınıza herhangi bir örgüt kuruldu mu?

- FG: Böyle bir örgütle hiçbir ilişkim yok. Zaten böyle bir örgütün varlığından da haberim yok.

- Sizin herhangi bir siyasi amacınız var mı?

- FG: Sadece bir amacım var. Bu da Allah’ın izniyle, Allah’ı anlatmak, O’nun kutsallığını anlatmak.

- Yönetime kendinizi ya da başka birilerini sokmaya çalıştınız mı?

- FG: Aksine. Camilerde vaaz verdiğim geçmişteki 30 yıl boyunca başkaları tarafından çok fazla devletçi olmakla suçlandım. Devlet yanlısı, hükümet yanlısı. Hep devletin kutsallığından bahsettim. Hiçbir zaman böyle bir amacım ya da girişimim olmadı. Ancak her zaman şerefli ve iyi ahlâklı insanların yönetimde üst düzey görevlere gelmelerini istedim. Ancak hiçbir zaman bunu gerçekleştirmek için girişimde bulunmadım.

- Peki yönetimdeki bazı kişileri değiştirmeye çalıştınız mı?

- FG: Hiç böyle bir şey olmadı. Bunu, rüyalarımda bile görmedim. Hiç düşünmedim. Şunu da eklemek isterim. 25 yaşındayken, parlamento üyesi olma teklifi kapıma, ayağıma geldi. Ben bu görev yerine Allah’a yakın olmayı, Allah’ın emrini seçtim.

- Yönetimin laik yapısını değiştirmeye çalıştınız mı?

- FG: Hiçbir zaman böyle bir eğilimim olmadı. Hiç böyle bir şey aklımdan geçirmedim. Hatta aksine, bunun dine karşı saygısızlık olacağını düşünürüm.

- Türkiye’deki laik yönetimin değişmesini savundunuz mu?

- FG: Bu anlama gelebilecek hiçbir kelime sarf etmedim. Çünkü eğer sarf etseydim, hakkımda dava açılırdı. Bunu biliyorum. Çünkü 40 yıldır vaaz veriyorum.

- Türkiye veya başka yerlerde okullar kurdunuz mu?

- FG: Hiçbir zaman kişisel olarak bir okul kurmadım. Benim adıma değil, ancak benim cesaretlendirmemle okullar açılabilir. Çünkü benim eğitime ne kadar önem verdiğimi bilirler. Nerelerde okul açtıklarını ise bilmiyorum.

- Bu okullarda verilen eğitimde herhangi bir rolünüz var mı?

- FG: Kesinlikle yok. Eğitim, hükümetin gözetimi altında veriliyor.

- Bu okullarda Türkiye’deki laik yönetimin değiştirilmesi konusunda eğitim yapıldığına ilişkin sizin bilginiz var mı?

- FG: Okulları bilmiyorum. Hiçbir zaman bu okullarda bulunmadım. Onlara gitmedim.

- Said-i Nursi’nin varisi misiniz?

- FG: Kesinlikle değilim.

- Kişisel olarak, Türkiye’deki laik yönetimin, Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

- FG: Düşünmüyorum. Buna benzer hiçbir şey hiçbir zaman düşünmedim.

- Türkiye’deki yönetimin dini kurallara göre, özellikle de İslâmi esaslara göre kurulması gerektiğine inanıyor musunuz?

- FG: İnanıyor musunuz derken neyi kastediyorsunuz?

- Türkiye’de hükümetin İslâmi esaslara göre kurulması gerektiğine inanıyor musunuz?

- FG: Dini kurallar. Hayır hayır…”[30]

Özetle yalancılığı ve devletçiliğiyle maruf FG ile şakirtleri 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinde takındığı şakşakçılık misyonuyla belleklere kazınmıştır.

İsterseniz 12 Eylül ve 28 Şubat’ta FGC’nin orduya verdiği açık desteği hafızamızı tazelemek adına tekrar bir görelim: Beklenen ve FG’in de istediği olmuş, darbe gerçekleşmişti. Cemaatin ‘Sızıntı’sı, 12 Eylül darbesini Ekim 1980’de FG’in imzasıyla yayımlanan ‘Son Karakol’ başlıklı yazısında büyük bir sevinçle alkışlar!

28 Şubat’a İslâmcı kesimden destek verenlerin başında da, kuşkusuz ABD menşeli ılımlı İslâm’ın temsilcisi FGC bulunuyordu. 12 Eylül darbesini de alkışlarla karşılayan FG, askerden kendisinden daha fazla yararlanmasını ister.

‘Zaman’ gazetesi yazarlarından İsmail Ünal’ın, kendisiyle yaptığı söyleşi kitabında da FG, “28 Şubat, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesi adına Türkiye’de bazı süreçleri geciktirdi mi?” sorusunu, “Geciktirmedi; aksine hızlandırdı. Hatta 28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı,” diye yanıtlamıştı.

28 Şubat darbesinin 4. yıldönümünün hemen ertesinde ‘Zaman’ yazarlarından ve aynı zamanda cemaatin Türkiye’deki sözcüsü konumundaki Hüseyin Gülerce köşesinde şöyle yazıyordu: “Şimdi biraz şaşırtıcı gelecek; ama böyle bir zamanda 28 Şubat her iki bakımdan da yararlı oldu. Hem içte ve dışta rahatlama sağlayarak olumlu değişimi hızlandırdı, hem de samimi, mazbut büyük İslâmi çoğunluk ile İslâmcı adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı. Hem ‘siyasal İslâm’ diyenlerin gözü açıldı, hem milletimizin gözü açıldı. İslâmcı kesim artık şunu anladı. Din siyasete alet edilmemeli...”

“Hoca efendinin” konuya dair röportajında, “28 Şubat’la uçurumdan geriye dönülmüştür,” denilerek eklenmişti:[31] “Bu süreç, tıpkı bir kangren olmuştu. Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.”[32]

Yine “Asker, MGK’da insaflı ve demokratik bir tavır takındı,” vurgusuyla FG şunları da demişti: “Askeriye, gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde, mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi.

Demek ki, devlet başkanının huzurunda, meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.”[33]

Bu kadar da değil; şu da var: “Ama bazı durumlar olmuştur ki, askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca, belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde, gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vaz-u nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi, bir yerlere çekmek istiyordu. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye, bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hâle gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir; ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefe tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkâr-ı ammede mahkûm edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.”[34]

İşte bir rüzgârgülü misali rüzgâr nereden eserse o yöne meyleden FG’in hâl-i pür melali buydu![35]

Yani pragmatik arivizmi ile durmadan renkten renge, biçimden biçime giriyor ve buna da “takıyye” diyordu!

Örneğin “Hayatın manasını seçim sandığından ibaret görmeyi müminlere yakıştıramadığını ifade eden Hocaefendi, ille de bir partiye oy verin demeyi vicdanî baskı olarak gördüğünü, bir partiye angaje olmayı toplumun diğer kesimlerinden tecrit olma saydığını söyleyip ekledi: ‘Herhangi bir partiye oy vermediğinizde günahkâr olmazsınız,’”[36] dediği aktarılan FG, bir başka yerde de “Gönlüm arzu eder ki imkânlarımız olsa keşke hayata geçirebilsek, mezarlıkta yatan insanları da kaldırıp oy verdirmeyi önemsiyorum,”[37] demişti.

Veya AKP ile birlikteliği, dostluğu bir anda, “Firavun, Küstah, Nemrut”[38] diyebildiği AKP karşıtlığına tahvil olmuştu.

Mesela, “Erdoğan’ın cadı avı” diyor ve ekliyordu 29 Temmuz 2016 tarihli ‘Corriere della Sera’daki söyleşisinde FG, “Benim Hizmet hareketimin küreselleşmesiyle hız kazandı. (Erdoğan) kapıları kültür ve dil festivallerine kapatırken, diğer ülkeler açtılar. Erdoğan, Türk büyükelçilerini başka ülkelerdeki Hizmet okullarını kapatmak için baskıya zorlarken o ülkelerin hükümetleri baskıya boyun eğmedi. Hizmet, Türkiye’de doğdu ama tüm dünyada kucaklandı. ABD, Hizmet’in üyelerine kapılarını açan ülkelerden sadece biri. İtalya da Hizmet’e kapı açtı. 1998’de ben (Papa) II. Jean Paul ile buluştum. Kendisiyle dünya barışının tesisinde dini nasıl olumlu bir araç olarak kullanabileceğimizi konuştuk...”[39]

Ayrıca BBC ekranlarında soruları yanıtlarken FG, “paralel devlet” iddiası için “Yolsuzluklar örtülüyor” dedi, “çözüme ve Öcalan’la diyaloğa karşı olmadığını” vurgulayıp;[40] ‘Ne Kadar Halîmsin Rabbimiz!’ başlıklı sohbetinde, ‘paralel’ suçlamasının münafıkların takiyyesi olduğunu söyleyerek, “Hitler ve Lenin bile o kadar küfretmediler,” ifadesini kullandı.[41]

Yine ‘The Financial Times’ta ‘Demokrasisini Kurtarmak İçin Türkiye’nin Yeni Bir Anayasaya İhtiyacı Var’ başlığıyla yayınlanan makalesinde FG, “Bir zamanlar ordunun iç politikadaki hâkimiyetinin yerini, yürütmenin hegemonyası almış gibi görünüyor,”[42] demişti.

Dahası Ekrem Dumanlı’dan mülhem FGC medyasında kayıtlıydı ve şunlar deniliyordu!

“FG Hocaefendi, uzun süren sessizliğine son verdi ve kamuoyunda çok tartışılan konularla ilgili ilk kez konuştu… Röportaj için yanına gittiğimizde mahzundu, kederliydi ama mehip duruşundan bir milim sapma yoktu. Belli ki yakışıksız laflardan incinmişti ama o burkuntu zerre miktar ümitsizliğe dönüşmemiş; tam aksine zifiri karanlığın akabinde doğacak bir güneş için dua ediyordu. Zaman içerisinde her şeyin aydınlanacağına inancı tamdı. ‘İftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yolcularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecek. Zaman içinde basiret ve feraset her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında, hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz.’ dedi ve ekledi: ‘Keşke bu komplo ve vehimlere kendilerini kaptıranlar, gittikleri yolu Kur’an ve sünnetin ışığında gözden geçirmeyi bir deneselerdi’...”[43]

“… ‘Defalarca tekzip, tavzih, tashih göndermemize rağmen birileri ısrarla Camia’yı suçluyor. Daha önce de dediğim gibi bazı savcılar ve ona bağlı vazife yapan kolluk kuvvetleri kanunun onlara emrettiği görevi yapmış ve bilememiş ki, suçluların peşine düşmek meğer suç sayılıyormuş! Yani insanlar, vazifelerini yaptıkları için mağdur edileceklerini tahmin edememiş. Geçenlerde bir köşe yazarı zannediyorum Yavuz Semerci Bey ‘Bu insanlara bir gün madalya takılacak,’ diyordu. Ne var ki 17 Aralık soruşturmasını yürüten; hatta o soruşturma ile hiç alâkâsı olmayan binlerce insan sürüldü, kıyıma tabi tutuldu. O mağdur insanlar ve ailelerinin haklarına riayet edilmedi. Sanki ortada hiçbir şey yokmuşçasına Camia’yı suçlayanlar oldu. Ve yalan üstüne yalan söylendi. Hâlâ da söyleniyor.”[44]

“FG Hocaefendi, Türkiye’de son yıllarda temel hak ve hürriyetler konusunda ciddi bir daralma yaşandığını söyledi. Siyasetin kırıcı ve yıkıcı dilinin her kitleyi ötekileştirdiğini, toplumu kutuplaştırdığını vurguladı. Bu sebeple Gezi olayları sırasında ‘çapulcular’ denmesine itiraz ettiğini hatırlattı. Bir siyasî parti olmadıklarını ve hiçbir zaman da olmayacaklarını ifade ederken ‘Hiçbir partinin rakibi de değiliz. Herkese eşit mesafedeyiz. Buna rağmen memleketimizin geleceği adına ümitlerimizi ve kaygılarımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz,’ dedi.

Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin örgüt olarak gösterilmesine itirazını ise ‘Hayatında karınca bile incitmemiş insanlar kanunlara bu kadar riayet ederken gizli kapaklı bir örgütmüş gibi onlardan bahsedilmesi esef vericidir.’ sözleriyle özetledi. Camia’nın durduğu yer konusunda da çarpıcı ifadeler kullandı: ‘Biz dün nerede duruyorsak bugün de orada duruyoruz. Uzaklaşan kim ona bakmak lazım’...”[45]

“Tahribat arzusunun insaf sınırlarını zorladığını belirten Hocaefendi, ‘Dünyanın dört bir yanına kültürümüzü, dilimizi taşıyan bu insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek nankörlüktür. Güneş balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor,’ dedi. Hizmet erlerinin ye’se kapılmaması gerektiğinin altını çizen Gülen, millete, hatta bütün insanlığa yapılan hizmetlerin, Allah’ın izni ve inayetiyle devam edeceğini, kervanın yürüyeceğini dile getirdi. Hocaefendi, Gezi olaylarıyla ilgili de şu değerlendirmeyi yaptı: ‘Demokratik talepler, çevre duyarlığıyla masumane bir şekilde başlayan eylemler oldu. Hoşgörüyle yaklaşılabilirdi. Gidilip nabızları tutulup dertleri dinlenebilirdi. Tam tersine şiddetle bastırıldı. Oraya yapılacak bir AVM, bir damla kan eder miydi?’…”[46]

Ve nihayet FGC yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, AKP ile cemaat arasındaki gerilime ilişkin açıklama yaparak, “Cemaat Kürt sorununun çözümü sürecine karşı” gibi bir söylemin de doğru olmadığı vurgulanan açıklamada şunlar belirtilmişti:[47]

“Çözüm süreci ile ilgili olarak açık ve net bir şekilde, ‘Sulh hayırdır, hayır sulhtadır’ diyen onursal başkanımız Gülen’in fikir ve tavsiyeleriyle ilham verdiği Hizmet Hareketi çözüm sürecini en başından beri desteklemiştir. Sayın Gülen’in, hem çözüm sürecinin çok öncesinden, hem de çözüm süreci başladıktan sonra yaptığı açıklamalar çok açıktır, nettir ve hükümetin Kürt sorununun çözümü konusunda bugüne kadar takip ettiği çizginin ilerisindedir. Bunu çeşitli sohbetlerinde ve en son Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda da açıkça ortaya koymuştur.

Sözgelimi, zikredilen röportajda Gülen, anadilde eğitim konusunun bir insan hakkı olduğunu ve siyasi pazarlık konusu yapılamayacağını net dille ifade etmiştir. Öte yandan, çözüm süreciyle ve sürecin sağlıklı yürümesiyle ilgili her türlü samimi tavsiye ve ikazlar da asla çözüm karşıtlığı olarak görülemez/ gösterilemez. Bilakis, bunlar sürecin daha sağlıklı bir şekilde işlemesi için yapılan katkılar olarak değerlendirilmelidir. Vakfımız, Kürt sorunu ile ilgili bugüne kadar Diyarbakır ve Erbil şehirleri de dahil olmak üzere pek çok toplantı yapmıştır.

Hizmet gönüllülerinin açmış olduğu okullar, Irak Kürdistan’ında zaten 20 yıldır Kürtçe eğitim yapmaktadır. Türkiye’nin ilk yasal özel Kürtçe televizyonu da yine Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş müteşebbisler tarafından açılmıştır. Hizmet Hareketi’nin somut olarak pozisyonu bu iken, hükümetin net bir şekilde arkasında durduğu KCK davalarının faturasını Hizmet Hareketi’ne mal etmek gibi çarpıtma örnekleri ile topluma yanlış algılar pompalamak büyük bir haksızlıktır.”[48]

“Rüzgâr gülü” ya da “fırıldak”, ne derseniz deyin; öyle bir şeydir takiyyeci, yalancı FG…

Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline, ‘doğruyu söylemek gerekirse’ diye bir kalıp var,” saptamasını anımsatan tabloda yalan söyleyenlerin, doğru söyleyenlere inanmadığı coğrafyamızda FG (ile benzerlerinin) etkinliği şaşırtıcı değil.

Denis Diderot’un, “Bize seve seve verilen herhangi bir yalanı açgözlülükle yutuyoruz, ama acı buldukları bir gerçeği azar azar yiyoruz,” uyarısı eşliğinde iktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlarken; “Kendine inanmayan hep yalan söyler”![49]

Ancak, nasıl olursa olsun, yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüzken; “Bir yalancıyı en iyi, söylediklerine inanmayarak ödüllendirebilirsiniz,” Aristippos’un ifadesiyle…

I.3) NE YAPAR, NASIL?

Stefan Zweig’ın, “Şeytan atını ne kadar hızlı sürerse sürsün hedefe varmadan bacağını kırar,”[50] saptamasındaki durumla yüz yüze kalan “Güç ve iktidarı elde etme hırsı içinde”ki[51] FGC “uluslararası alanda iş çeviriyor”du ve “ABD ve İngiliz alaşımlı”ydı.[52]

En önemlisi de “Türkiye’de oldukça uzun bir süredir iktidar ortağı” idi.[53]

FGC’ini diğer cemaat örgütlenmelerinden ayıran en önemli yönü, kentli, orta sınıf, okumuş, modern, ılımlı, liberal bir görüntü vermesindeydi. İçte muhafazakâr ve totaliter bir hiyerarşi içinde işleyen, İslâmi bir düzeni hedefleyen cemaat, dışta tam tersi bir görüntü veriyordu. Bu görüntüyü de büyük ölçüde “beyaz yakalı” denilen alanlardaki ve kamudaki kadrolaşmayla sağlıyordu.

Cemaat ekonomik açıdan bütün tarikatlardan daha güçlüydü ve bu ekonomik güç cemaat üyelerinin bağlılığını kuvvetlendirdiği gibi tabanını genişletmeye de imkân veriyordu. Ayşe Çavdar, FG’in 1994’te kurdurup onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, cemaatin başat kurumsal aracı olarak işlev gördüğünü belirtiyor: “Vakıf 28 Şubat sonrası düzenlediği Abant toplantılarıyla siyasi hayatın önemli bir mecrası oldu. Toplantıların amacı Türkiye’deki siyasi elitleri çeşitli meselelerde asgari müşterekte buluşturmaktı. Aslına bakarsanız, AKP bu asgari müştereklerden mütevellit bir siyasi proje olarak şekillendi. Gülen Cemaati’nin bürokratik desteğine, Tayyip Erdoğan ve ekibinin siyasi popülaritesi eklenecekti. Liberal aydınlar bu ittifaka demokrasi referansıyla ürettikleri bir meşruiyet söylemiyle destek verdiler.”[54]

Eğitim, kültür ve medya alanındaki yatırımlar ve bunların uluslararası bir ağla bütünleştirilmesi, FGC’ine olan sempatiyi büyütüyor, gazeteci, yazar ve entelektüelleri kendi çevresinde toplamasına imkân sağlıyordu. Cemaatle ilişki kurmak, bu çevreler açısından gazetesinde yazabilmek, konferanslarına, toplantılarına katılabilmek, iktidarla yakın olabilmek anlamına geliyordu. Cemaatçi olmayan çeşitli çevrelerden aydınlar bu ağa dahil oluyor ve cemaatin toplum içindeki meşruiyetini artırırken kendileri de “baskı altındaki bir inanç örgütlenmesinin demokratik argümanlarına” teslim olarak maddi ve manevi kazançlar sağlıyordu.

Cemaat, büyük ölçüde Anadolu sermayesiyle hareket ediyordu. O sermayenin büyümesi, güçlenmesi, gelişmesi ve büyük şehirde kendisine yer edinmesi için çalışıyordu. Onun sağladığı güçten pay alarak kendisi de yerini, varlığını pekiştiriyordu.[55]

Bu yolda da ekonomik alanda ayrı bir güç olmak için 2005’de kurduğu TUSKON’un üye işadamı ve girişimci sayısı 2014 itibarıyla 55 bin civarındaydı. Bu üyeler arasında Boydak Holding, Koza-İpek Holding gibi çok büyük işletmeler olduğu gibi, küçük esnaf denilebilecek işletmeler de vardı. Ankara Başsavcılığı’na göre, “FETÖ, 2 bin 356 şirket ve 347 kişi firması üzerinden” ekonomik faaliyet[56] yürütmekteydi.[57]

Bunların yanında “FG’in katıldığı toplantılarda önünde el pençe divan durmak için herkes birbirleriyle yarışır”ken[58] devasa bir mistifikasyon zemininde itaat ve biat üzerinde yükselen sorgula(n)masız[59] FGC, Utah Üniversitesi Siyasal Bilgiler Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan Yavuz’un, “Türkiye’yi -büyük oranda Amerika ve Batı beklentilerini karşılayacak şekilde- yeniden yapılandıracaklardı. Bir ‘altın nesil diktatörlüğü’ inşa edilecekti,”[60] hedefine yönelikti.

FG’le ilgili 1999’da rapor hazırlayan Cevdet Saral’ın “Örgüt mantığı: hile mubahtır… Gerekirse kişiler feda edilir…” derken FGC’nin hiyerarşik yapısını şöyle tarif ediyordu:

  1. i) İstişare Grubu: 7 kişiden oluşur. Başkanlığını FG yapar.
  2. ii) Dünya İmamı: İstişare grubundan biridir. Görevi dünyadaki bölge ve ülke imamlarını atamak, istişare sonucu alınan kararları uygulamaktır.

iii) Coğrafi Bölge İmamı: Bir dünya coğrafi bölgesinden sorumlu olan.

  1. iv) Ülke imamı: Bir ülkenin tamamından sorumlu olan.
  2. v) Bölge İmamı: Bir coğrafi bölgeden sorumlu.
  3. vi) İl İmamı: Bir ilin tamamından sorumlu olan.

vii) İlçe İmamı: İlçenin tamamından sorumlu olan.

viii) Semt İmamı: Semtten sorumlu olan.

  1. ix) Mahalle İmamı: Mahalleden sorumlu olan.
  2. x) Ev İmamı: Evden veya yurttan sorumlu olan ve serrehberler, belletmenler, öğrenciler ile cemaat mensuplarından oluşur.[61]

Bu yapısıyla FGC, ekonomik kaynak olarak geleneksel yöntemlerle zengin, hâli vakti yerinde kimselerden aldığı paraları kullanırken; 1970’li yıllar FG’in etrafında biriken insanların arttığı ve cemaatin giderek büyüdüğü yıllar oldu. Bunda, devletin güçlenen sol karşısında siyasal İslâmcılarla organik ilişki kurması ve onu kendi stratejik yedeğine almaya çalışmasının da büyük etkisi olmuştu. Bu politikanın ürünü olan FGC’nin politikası ise devlete yakın olmak ama asla gizli örgütlenmeyi elden bırakmamaktı.

FGC’nin “sızarak kadrolaşma” dönemi olarak adlandırılan 70’li yıllarda Işık Evleri ve dershaneler üzerinden içe kapanık vaziyette kamu kurumlarında kadrolarını artırmak, ve tabanda kadro oluşturmakla meşguldü.

Cemaatin “Altın Nesil” hedefi 70’lerden itibaren eğitim alanındaki parlak örgütlenmeler ve başarılarla büyük bir sabırla gerçekleşti. Önce dershaneler ve ardından özel okullarla eğitimde adından söz ettiren cemaat, “başarılı, dini değerlere, ailesine ve büyüklerine saygılı, kötü alışkanlığı olmayan, vatanını milletini seven örnek öğrenciler” yetiştirildiği algısını topluma büyük ölçüde benimsetti.

FGC’nin başarısında kuşkusuz eğitim sistemindeki aksaklıkların ve yetersizliklerin de büyük payı vardı. Cemaat okulları özellikle yoksul öğrenciler için adeta bir kurtuluş ümidi hâline gelmişti. Eğitimdeki kalite nedeniyle çok çeşitli toplum kesimleri çocuklarını cemaat okullarına göndermeye başlamıştı. Dershaneler ve okulların yanında “ışık evleri” oluşturuluyor ve buralardan da cemaate kadro devşiriliyordu. Işık evlerine giden öğrencilere, belirli bir hiyerarşi içerisinde evden sorumlu abi ya da ablanın direktifleri ile cemaat disiplini veriliyor, bir tür “mehdi” olarak görülen Gülen’e sonsuz bir bağlılık içerisinde hizmet etme gayesi aşılanıyordu. Yurtdışına 1991’den sonra açılmaya başlayan cemaat, zaman içerisinde dünya genelinde 160 ülkede okullar aracılığıyla örgütlendi.[62]

Eş zamanlı süreçte düzenli olarak yapılan “Türkçe Olimpiyatları”nda, dünyanın değişik bölgelerinden gelen öğrencilerin Türkçe konuşup Türkçe şarkı söylemeleri de cemaatle ilgili “sempati”yi pekiştiriyordu.

Cemaat okullarına her dönem devletin örtülü- açık desteği vardı. Gülen, bir söyleşisinde bu desteği “Demirel, dışarıdaki okullar için, bazı devlet adamlarına verilmek üzere kâğıtlar imzaladı ve ‘Alın, üzerine siz ne yazarsanız yazın’ dedi. Özal da, ‘Okul meselesine kefilim’ dedi. Hatta Kuzey Irak ve Afganistan’da açılan okullardan askerler haberdardılar ve takdir ediyorlardı” sözleriyle anlatıyordu.

Ayrıca FG’nin ağzından anılarını aktaran Latif Erdoğan, Gülen’in 1986 yılında 3. kez gittiği hacda Bin Ladin ailesi tarafından ağırlandığını iddia etti. Aktardığına göre Gülen “Mekke’de Bin Ladin’in evinde kaldık. Bin Ladin Arafat’ta da bizim için çadır hazırlattı; ayrıca benim için de özel bir çadır hazırlatmıştı. Mina’da da yine onun bizim için hazırlattığı çadırlarda kaldık, çok da rahat ettik,” dedi.

FG’nin, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce 5 Eylül 1980’de doktor raporu alarak görevinden ayrılması oldukça dikkat çekiciydi. Anılarında belirttiğine göre, darbenin olacağını bir gün önce üst düzey askerlere yakın olan kişiler kendisine haber verdi. Dönemin Başbakanı’nın dahi darbeyi haber alamadığı koşullarda Gülen’in bu şekilde haberdar edilmesi oldukça dikkat çekiciydi.

12 Eylül darbesinden önce hazırlanan gözaltına alınacak şahıslar listesinde ismi bulunan ve darbe sonrasında hakkında arama kaydı çıkartılan FG’in hakkındaki yakalama kararı 6 yıl boyunca uygulanmadı. Gülen bu dönemde askeri mekânlar da dahil serbestçe dolaşıyor ve yakalanmamasını “bir keramet” olarak anlatıyordu. Gülen’in anılarında anlattığına göre, firari olduğu günlerde Bursa’da yakalandı ancak timin komutanı ‘Bu kadar komünistle uğraşıyoruz, bir de masum Müslümanlarla uğraşmanın anlamı yok’ diyerek kendisini serbest bıraktı. Gülen, 1986’da ANAP’lı Mehmet Keçeciler ve dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın yönlendirmesiyle Burdur’da teslim oldu ve bir gün sonra İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nca serbest bırakıldı.

Mehmet Keçeciler, gazeteci Hale Gönültaş ile yaptığı nehir söyleşinin yer aldığı “Merkez Siyasetin Perde Arkası” isimli kitapta Gülen’in nasıl kurtarıldığını şöyle anlattı: “Darbe öncesinde FG kayıplara karıştı. ANAP Teşkilât Başkanı’yım o dönemde. Fethullah Hoca arananlar arasında. Burdur Valisi İsmail Günindi ANAP Genel Merkezi’ne geldi. Odamda Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi Alaattin Kaya ile FG’in eğitim kurumlarının idarecisi Mevlüt Saygın var. Konuklarımı tanıştırdım.

İsmail ‘Ya FG Hoca boşuna kaçıyor. Bizim adliye (Burdur) arıyor kendisini, aslında ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Birkaç gün sonra tekrar Mevlüt Bey ve Alaattin Bey yanıma gelerek ‘Hoca Efendi’ye durumu anlattık. Kendileri ‘Turgut Özal garanti verirse teslim olurum, gider ifade veririm’ diyor dediler. Taleplerini Turgut Bey’e ilettim.

İsmail’i (Burdur Valisi) aradım ve ‘Sen git iyice savcıya sor. Hoca teslim olur ve içeri alınırsa hoş olmaz. Çünkü araya biz giriyoruz’ dedim. İsmail, Burdur Savcısı ile konuşup beni aradı. ‘Sorun yok, tutuklamayacaklar, sadece ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Sonra Mevlüt Bey ve Alaattin Bey’le Turgut Özal’ın yanına gittik. Özal da onlara, ‘Mehmet’in söylediği benim söylediğimdir’ dedi. Birkaç gün sonra da Fethullah Hoca İzmir’de teslim oldu, ifadesini aldılar ve serbest kaldı.”

FGC her alanda olduğu gibi eğitimde de en çok serpildiği dönem ise AKP’nin iktidar yılları oldu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 16 Nisan 2003’te gönderdiği genelge ile büyükelçilerden FGC ile temas ve işbirliğinde bulunmalarını istedi. Gül’ün genelgesinde cemaat okullarının Türkiye kurumu olarak tanıtılması istendi, okulları ziyaret edecek resmi heyetlere refakat edilmesi talimatı verildi. Genelgelerin üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ağustos 2004’teki MGK toplantısında “cemaate karşı bir eylem planı hazırlanması” yönünde tavsiye kararı alındığı ise AKP-cemaat kavgasının başlamasının ardından, 11 yıl sonra ortaya çıktı. Dışişleri Bakanlığı da genelgeyi 2014’te kaldırdı.[63]

Ardından da AKP’li devr-i saadet günleri çıkageldi…

I.4) ABD İLE BAĞ(I)

Aşık Mahsuni Şerif’in, “Bütün insanlık adına/ Amerika katil katil/ Kanun yapar kendi teper/ Amerika katil katil,” diye betimlediği ABD emperyalizminin en büyük tahribatı; “Sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanı kişiliksizleştirmekle kalmaz, toplumun tüm yapısını da kolektif bir düzeyde kişiliksizlikleştirir,” saptamasıyla Frantz Fanon’nun altını çizdiği realiteyken; coğrafyamızda bunun somut örneklerinden biri, FGC’dir.

25 Temmuz 2016’da ‘The New York Times’da yayınlanan makalesinde, “Batı demokrasilerinin ılımlı Müslüman sesler aradığı bir zamanda, ben ve Hizmet hareketindeki arkadaşlarım El Kaide’nin 11 Eylül saldırılarından İslâm Devleti’nin vahşi infazlarına, Boko Haram’ın (insan) kaçırmalarına kadar aşırılıkçı şiddete karşı açık tavır almıştır,”[64] diyen FG emperyalizme hizmetini özellikle cemaat okullarıyla gerçekleştirdi…[65]

Okullar gerçeğinin arkasında “ABD ve vesayetindeki finans merkezlerinin bulunduğu neo-liberal okulun model uygulamaları”[66] yatarken; bu okullarda eğitim İngilizce verilirdi. ABD emperyalizminin bir uç koluydu bu okullar. Amerika sevgisiyle büyüyen, eğitim gören kuşaklar yetiştirilirdi. Bunlar ileride bakan olur, milletvekili, cumhurbaşkanı, başbakan, Genelkurmay başkanı... Amaç buydu![67]

Bunların yanında neden Asya’da, Afrika’da bu okulları açıyordu Cemaat? Bunun bir yandan kendine güç veren sermaye kesimlerinin bu bölgelerde iş görmesini kolaylaştırmak amacını güttüğünü biliyoruz. Ama tek başına bu, “neden?” sorusuna yeterli bir kanıt oluşturmuyor.

Cemaat’in bu bölgelerde okullar açmasının nedenini ABD ile ilişkilerde de aramak gerekiyor. Cemaat ve liderinin Ortadoğu konusundaki temel görüşleri ve bölgedeki İslâmi cemaatlerle pek de iyi olmayan ilişkileri konuyu açıklığa kavuşturmak açısından yararlı olabilir. Cemaat Sünnî İslâm’ın farklı bir yorumuna ve onun siyasal izdüşümüne göre hareket ediyor. Bu ideolojik yaklaşımın doğal sonucu siyasal müttefikler ve o müttefiklerle yakın ilişkide cisimleşiyor. En sağlam müttefik ya da daha doğrusunu söyleyelim en sağlam “melce” ABD’dir.

FG 1997’de ABD ile ilgili görüşlerini gazeteci Nevval Sevindi’ye anlatırken; kapsamlı ve ilginç bir ABD değerlendirmesi yapıp şöyle demişti: “Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar.”

Aynı söyleşide FG, okulların ABD ile ilişkisini de ama bu kez “dünya ile entegrasyon” örtüsü altında şöyle dile getirmişti: “Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika’nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir.”[68]

İş bu gerçeklerle ilintili olarak FGC, CIA desteğinde Pennsylvania’ya karargâhını kurdu!

MİT’in, Gülen dosyasından çıkan bir belge, CIA bağlantısını saptadığı, Körfez Savaşı’nda yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye’de çalışmalarını yoğunlaştırınca, CIA üyelerini de izlediği, Gülen’in özellikle CIA örgütü üyelerine yardım ettiğini gösteriyordu![69]

Pennsylvania Eyalet Bölge Savcılığı’nın verdiği bilgiye göre, “ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu (USCIS)” Gülen’in yeşil kart başvurusunu 10 Ekim 16 Ekim 2008’de kabul etti.[70]

Ve nihayet ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin, terör örgütü ilan ettiği FG hareketini, ABD’nin terör örgütü olarak görmediğini söyledi.[71]

DEVAM EDECEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Sibel Özbudun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.