1 MAYIS’A GİDERKEN

“Her şeyi tersine çevirmenin kaçınılmazlığı

dayatıyor bu körleşmiş sularda

bitmeli bu bekleyiş, bu suskunluk bitmeli,

bitmeli bu karanlığın ıslıkları artık...”[1]

1 Mayıs 2021’in eşiğindeyiz…

“İşlerin iyi gitmediği”nden söz etmenin faydası yok; mesele, gidişatı tersyüz etmek için neler yapacağımızda ya da yapmamız gerektiğinde…

Şimdi umut etme, umudu yaratma zamanıdır; asla umutsuzluğu değil…

“Umutsuzluk; insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur, umutsuzluk manevi bir intihardır,” der Jean Paul Sartre ve ekler Che Guevara: “Kaybettiğin tek savaş, uğrunda savaşmaktan vazgeçtiğindir”… Sonra da hatırlatır Fidel Castro: “Gelmiş geçmiş en büyük ahlâksızlık emperyalizm ve kapitalizmdir.”

Bunlardan asla şüphemiz olmamalı elbette! Çünkü 1 Mayıs bir uyanış, bir doğuştur, yenilenmedir.

İşçilerin hak mücadelesi, isyanıdır; sömürüye karşı mücadeledir.

Evet 1850’lere dayanan doğumdur. Avustralya’nın Melbourne’ündeki işçilerin itirazına yaslanan; Chicago’lu işçilerin de ses verirdiği 1 Mayıs 1886’da.

1 Mayıs işçilerin belleği, sınıfın hafızasıdır; zulüm, vahşet ve 1977 Taksim Meydanı’dır.

Bir farkındalık günüdür 1 Mayıs; sömürü dünyasına meydan okuduğumuz.

Yasaklara aldırmadan, her adımda çoğalarak yürümektir

Haramilerin yolları kesmesine; paranın padişahlığına itirazın günü; yelin işçiden yana estiği gündür.

Ve şimdi 2020’nin 2021’e devrettiği 1 Mayıs daha da önemlidir.

2020 boyunca kapitalizmin III. Büyük Bunalımının yıkımını yaşayan dünya işçi sınıfı, Covid-19’un katmerlendirdiği eşitsizliğe karşı kitlesel ve sürekli eylemler düzenlendi.

‘Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) küresel anketine göre, 2020’de olduğu gibi, 2021’de de işçiler yoksulluk içinde yaşıyor ve siyasetçilere güvenmiyor. Taşeronlaşma ve güvencesizlik yaygınlaştıkça ücretler düşüyor, iş kazaları artıyor. Kadınlar, göçmenler ve azınlıklar zorlu mücadelelere rağmen ayrımcılığa ve şiddete maruz kalmaya devam ediyor. Savaşlar, çatışmalar ve silahlanma harcamaları sürüyor. Yeni teknolojilerin insanlığa özgürlük ve refah değil, yeni hak gaspları getirmesinden endişe ediliyor.[2] Bugüne kadar da öyle oldu.

Ayrıca ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) raporu çarpıcı: Kayıt dışı ekonomideki 1.6 milyar insan toplam küresel işgücünün yarısını oluşturuyor. Ve geçimlerini sürdürebilecekleri hiçbir destekleri yok ve işgücü piyasasının en savunmasız kesimini oluşturuyorlar. ILO raporuna göre, pandeminin daha ilk ayında dünya genelinde kayıt dışı işçilerin gelirinde ortalama yüzde 60’lık bir düşüş yaşandı. Tabii bölgesel farklılıklarla: Bu Afrika ve Amerika’da yüzde 81, Asya ve Pasifik’te yüzde 21.6 ve Avrupa ve Orta Asya’da yüzde 70’lik düşüş anlamına geliyor. İlerleyen günler ve aylarda durumun çok daha vahim olacağı aşikâr. Alternatif gelir kaynakları olmadan, bu işçilerin ve ailelerinin hayatta kalabilmeleri ne kadar mümkün?[3]

Dahası da varken; özetle Jean Paul Sartre’ın, “Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor,” diye ifade ettiği üzere hemen her şey, denilebilir ki daha da kötü 2021’de!

Kolay mı? Yüzlerce emekçinin canını, binlercesinin işini kaybettiği pandemide zenginler, servetlerini katladı!

Salgınla geride kalan bir yılda patronlarının kişisel servetleri 15 milyar dolar arttı. 20 dolar milyarderinin servetine yaklaşık 127 milyar lira eklendi. Ayrıca, salgından olumsuz etkilenen emekçi sadece ölmeyecek kadar bir destekten yararlandı. Nakit desteği alan hanelerle toplam 15 milyon kişiye 42 milyar lira yardım yapıldı.

‘The Forbes’ 2021’de dünyanın en zenginlerini açıklarken; DİSK-AR da dolar milyarderleri Türklerin kişisel servetlerinin ne kadar arttığını hesapladı. Buna göre ‘The Forbes’ listesine giren 26 Türk dolar milyarderinin serveti bir yılda 38.3 milyar dolardan 53.2 milyar dolara yükseldi. Yani Covid-19 döneminde Türk dolar milyarderlerinin serveti yüzde 39 arttı.

Listede 1 milyar dolar ve daha fazla kişisel serveti olanlar yer alıyor. ‘The Forbes’un 2021 dolar milyarderleri listesinde 2 bin 755 kişi yer alıyor. Listeye 2021’de 493 yeni kişi katıldı. Buna göre Covid-19 döneminde milyarderlerin sayısı ve serveti dünya genelinde arttı. Dünyanın en zenginlerinin serveti bir yılda 5.1 trilyon dolar artarak 8 trilyon dolardan 13.1 trilyon dolara yükseldi. Böylece dünya dolar milyarderleri servetleri Covid-19 döneminde dolar bazında yüzde 64 artmış oldu.

Dünyanın dolar milyarderleri listesine 2021’de Türkiye’den 26 kişi girdi. Bu 26 Türk dolar milyarderinin servetindeki artış ortalama döviz kurları ile yaklaşık 127 milyar TL oldu.[4]

Sürdürülemez kapitalizmin ücretli kölelik dünyası bu ve böyle, 2021’de de ve 1 Mayıs’a giderken!

1 Mayıs’ın da, coğrafyamızdaki anlamını uzun uzadıya anlatmaya gerek var mı?

1 Mayıs bir Fransız proleter için sınıf mücadelelerinin mirası zarif bir müge çiçeğidir. Her gördüğünde kendinden öncekilerin tırnaklarıyla kazıya kazıya kazandıklarını ya da kaybettiklerini hatırlatan…

Coğrafyamızda bizim müge çiçeğimiz ya da kızıl karanfilimiz de Taksim Meydanı’dır. 1 Mayıs 1977’de polis panzeriyle ezilen 17 yaşındaki Dev-Lis’li Jale Yeşilnil’dir…

Ya da 1990 1 Mayıs’ın da yasaklanıp, 20 bin polis, yüzlerce panzer, boyalı sular ve eğitimli köpeklerle korunan Taksim’in özgürleştirilmesi için 19 yaşındaki İTÜ Elektrik Mühendisliği öğrencisi Gülay Beceren’in, Pangaltı’da plakasız beyaz bir minibüsten açılan ateşle yaralanarak felç edilmesidir.

Veya 1989’da Mehmet Akif Dalcı’nın Tarlabaşı’nda güpegündüz katledilmesi, 1996’da Kadıköy’de üç emekçinin öldürülmesi…

Lafı uzatmaya gerek yok: Sırtımızda geçmişin ve bugünün ağır yüküyle gidiyoruz 1 Mayıs’a…

AYRIM: 1 MAYIS’A GİDERKEN

1 Mayıs 2021’e giderken şimdi; “Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyası,” haykırışına kulak vermek gerek V. İ. Lenin’in…

Sakın ola unutulmasın: Yerküredeki en yaygın, en birleştirici mücadele gündür 1 Mayıs.

Ne dinsel, ne ulusal; dil, din, ırk, cinsiyet, milliyet ayrımı olmadan milyarca işçinin kutladığı tek bayramdır.

200 yıllık uzun mücadele ve geleneğin adıdır, işçilerin uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.

XIX. yüzyıldaki 8 saatlik iş günü mücadelesi içinde doğup, simgeleşen 1 Mayıs işçi sınıfının kapitalizm ile bitmeyen sınıf mücadelesidir.

1 Mayıs hâlâ güncelken; işçi sınıfının kapitalizme karşı savaşımı, tarihi gelenekleriyle hâlâ sürüyor…

I.1) TARİH(İMİZ)İ UNUTMA(MAK)

Avustralya’da inşaat ve taş işçileri sekiz saatten fazla çalıştırılmaya itiraz ettikleri için Melbourne Üniversitesi’nden parlamentoya kadar yürüdüler. Bu yürüyüşün üzerinden 165 yıl geçti (1856). İşçiler, sendikalar o günden bugüne yürüyüşlere, eylemlere hiç ara vermediler.

Chicago’da 500 binden fazla işçinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yaptıkları mitingin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmişken 4 Mayıs 1886’da Haymarket Katliamı gerçekleşti. O günden bu güne işçi katliamları ve ayrımcılık da hiç son bulmadı. 132 yıl önce (1889) İkinci Enternasyonal’de alınan kararla 1 Mayıs Mücadele ve Dayanışma Günü olarak kutlanmaya başladı. Türkiye İşçi sınıfı ise 1977 1 Mayıs Katliamı’nın yakın tanığı ve hedefidir.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde uzun yıllar adının anılması bile yasak olan 1 Mayıs İşçi Bayramı Osmanlı döneminde dahi yasak değildi. İşçi örgütlenmesinin en gelişkin olduğu Selanik’te ilk kez 1911’de tütün, liman ve pamuk işçileri tarafından kutlanmıştı.

İstanbul’da ilk kitlesel 1 Mayıs kutlaması da 1912’de yapılmıştı. 1920’de, İstanbul işgal altındayken dahi işçiler Haliç’ten başlayarak Karaköy üzerinden Beyoğlu’na kadar yürümüşlerdi.

Ancak Cumhuriyet ilan edildikten bir yıl sonra 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kutlanması yasak edilmiş, 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu’yla da bu yasak sürekli hâle getirilmişti.

“1 Mayıs’ımızın bitip tükenmez Takrir-i Sükûnu”[5] sürdü gitti. Ancak yakalardaki karanfillerin direnciyle yaşadı, yaşatıldı 1 Mayıs geleneği…

Sonra da, 56 yılın ardından, 1976’nın 1 Mayıs’ında Taksim’de 56 yıl kutlandı. Ancak 1 Mayıs’ın kutlanmasından öylesine korkuldu ki, 1977’de iç ve dış odaklı ellerin katkılarıyla gerçekleştirildi 34 kişinin yaşamını yitirip 136 kişinin yaralandığı 1 Mayıs Katliamı!

“1 Mayıs 77 bir devlet operasyonu”ydu![6]

Yaklaşık 500 bin işçi alandaydı…

DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşması biterken üç el silah sesi duyuldu…

44 işçi öldü…

Ölenlerin otopsisi yapılmadı, fotoğraflar kayboldu…

Polis telsizlerinin bant kayıtları kayboldu!

Sıraselviler-Gümüşsuyu yönünde çevreye ateş ederek geçen sivil plakalı beyaz Renault neden bulunamadı?

1977’de Taksim Meydanı’nda yaşanan kanlı 1 Mayıs’da göstericileri tarayan Beyaz Renault’da kimler vardı?

“Yanıt(lar)” mı?

Tarih 4 Mayıs 1986… Nokta Dergisi… İpek Çalışlar ve Güldal Kızıldemir imzalı ‘Kanlı 1 Mayıs’ haberinden okuyalım: “Ve üç el silah patladı… Üç el silahın sesi sanki birkaç saniye havada asılı kaldı. Bu uzun saniyeleri yeni silah sesleri bozdu. İşaret fişeğinin ardından patlayan tüfekler gibi aynı anda alanın dört bir yanından mermi yağmaya başladı. Yarım milyon insan korku ve panik içinde koşuşuyor, panzerler su sıkarak, ses ve sis bombaları atarak kalabalığı yarıyor, ortada dönüyorlardı. Kaçıp canını kurtarmaya çalışan yüzlerce insan Inter Continental Oteli ile Pamuk Eczanesi arasında kalan Kazancı Yokuşu’na doğru yöneldiler. Olaylar başlamadan az önce Kazancı Yokuşu başına park edilen mavi renkli bir Fiat kamyonet ve yerlerde rastgele duran tekerlekli el arabaları Kazancı’ya iniş ve çıkışı engelliyordu. Sel hâlinde akan insanlar kamyonetin iki yanından ve el arabalarının üzerlerinden geçerek Kazancı Yokuşu’ndan aşağıya doğru kaçmaya çalışıyorlardı.”

Evet bu katliam tarihimize ‘Kanlı 1 Mayıs’ olarak geçti. Sonra da Devlet Güvenlik Mahkemesi Yasası iptal edildiği için, soruşturmayı Toplum Suçları Bürosu yürüttü.

1 Mayıs olaylarının 10. yılında, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Muhittin Cenkdağ, Gündüz İmşir’e “Olayı gerçekleştirenlerin hepsi kaçtı. Garibanlar yakalandı” diyordu. Bu sözler, gerçek faillerin yakalanmadığını gösteriyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Osman Ateşoğlu, mahkemenin iş yükü nedeniyle görülmekte olan diğer davalara geçici olarak bir başka C. Savcısı’nı görevlendirdi, Çetin Yetkin’i de sadece 1 Mayıs dosyası üzerinde çalışmakla görevlendirdi.

Prof. Dr. Çetin Yetkin, “O dosyada can alıcı ve göz ardı edilen çok önemli noktalar vardı. İfadelerin bile her biri ayrı yerlerdeydi” diyor. Yetkin, gelecek kuşakların 1977 olaylarını doğru öğrenmesi için bu konudaki skandalları şöyle anlattı: “Ele geçirilen 10 civarında tabanca vardı. Öldürülen kişilerin bu tabancadan çıkan mermilerle öldürülüp öldürülmediğini ortaya koyacak balistik kontrolleri bile yapılmamıştı. Ekspertiz raporu alınmamış, yaralıların raporu yazılmamış, ölenlerin ölüm raporları da dosyada yoktu. Tüm suç kanıtlarının değerlendirilmesi, iddianamenin yazılması 29 günde tamamlanmış. Açıkçası Toplum Suçları Bürosu olayı tam olarak soruşturmadan iddianameyi hazırlamıştı.

İddianamede inanılması güç ifadeler vardı. 20’nci sayfada, “Kamu vicdanında ve evrensel adalet duygusunda mahkûm edilen 1 Mayıs kıyımı ile ilgili açılan bu davada sanıkların küçük bir bölümü yüce adaletin önüne çıkarılmış bulunmaktadır. Bu büyük ve kanlı facianın tertipçisi, uygulayıcısı, yurt ve insanlık düşmanı olan asli failler er geç tespit edilecek ve tarihin ve şaşmaz adaletin önüne çıkarılıp hüküm giyeceklerdir.”

İddianamedeki bu cümleler, hukuk açısından tam bir facia. Savcının görevi asli faile dava açmaktır. Asıl suç faillerini bırakıp, “Er geç yakalanır” deyip, asli faile dava açılmadığı belirtiliyor ve olay tarihe bırakılıyor. Mahkeme, asli faillerin bulunması için savcılığa yazı gönderdi ama cevap bile verilmedi.

İddianamede “Emniyet müdürünün, valinin görevlerinde ağır kusuru vardır” deniliyor. Ancak bunlar için de ne dava açılmış, ne de takipsizlik kararı verilmişti… Örneğin panzer şoförünün “Amirim” dediği kişi arasındaki telsiz konuşmaları dosyada. Amiri, “Panzeri halkın üzerine sür” diyor. Şoför, “Halkın üzerine sürersem vatandaş ölür” karşılığını veriyor. Amir, emrini tekrarlıyor, “Sür” diyor. Bunlar, dosyada olduğu hâlde, panzerin altında kalıp ölenler, yaralananlar olmasına rağmen hiçbir işlem yapılmadı.

Kazancı yokuşunun başında bir torba içinde patlayıcı madde bulundu. Bunlar adli emanete alındığını, dosyada bulunan emanet makbuzundan anlıyoruz. Soruşturma Savcısı Çetin Yetkin, “O bombaları taşıyan kişi ya panik sırasında öldü ya da yaralandı ve yapmak istediğini bu yüzden beceremedi” görüşünde.

Komando Jandarma Üsteğmen, yanındaki astsubay ve onbaşının olaylarla ilgili olarak alınmış ifadeleri var. Sular İdaresi üzerinden ateş edildiğini görünce, oraya hareket ettiklerini, ancak yukarıdan patlayıcı madde atıldığı için çarpışarak girdiklerini, o kişileri ellerindeki silahlarla yakaladıklarını, Emniyet Siyasi Şube’ye teslim ettiklerini belirtiyorlar. Ancak, bunlar hiç ortaya çıkmadı.

Halkın içinde sağa-sola ateş ettiği görüntüleri olan bir kişi var. Bunun üzerinde hiç durulmadı ve soruşturulmadan kapatıldı. Savcı Çetin Yetkin, “Otele müşteri alınmayacak denilmiş. Ancak o gün Amerikalılar, kalabalığın üzerine ateş edildiği belirtilen kata yerleştirilmiş ve olaylardan sonra ülkemizden ayrılmış” diyor. Büyük bir kargaşa yaşandığı ve olayın kapatılmaya çalışıldığı anlaşılıyor. O davanın soruşturma savcısının başına neler geldiğini kendisinden dinliyorum: “1 Mayıs olayı tam bir tertiptir. Kimin ne delili topladığı belli değildi. Bu şekilde tertibi düzenleyenleri kontrol etme imkânları da yoktu. Çünkü deliller farklı karakollar tarafından toplanmıştı. Duruşmada, fotoğraflardaki bazı kişilerin kimliklerinin belirlenmesi, mermilerin balistik muayeneleri, vali ve emniyet müdürü hakkında işlem yapılmasını istedim. Taleplerim mahkeme kararı olarak zapta geçti.

Sonraki celseden iki gün önce mübaşir bana bir zarf verdi. Açtığımda ‘Duruşmadan alındınız’ yazıyordu. Yani, bana ikinci celseye çıkma şansı verilmedi. O dönem, mahkemenin hiçbir yazısına emniyet cevap vermedi.”

Nihayetinde o dosya zaman aşımından kapandı…[7]

Ancak işçi sınıfı için unutulan bir şey yoktu ve tüm yasak(lama)lara rağmen 1 Mayıs’ta Taksim mücadelesi sürdü.

Ve önce sınırlı da olsa 2009’da sonra da 2010’da çıkıldı Taksim’e; 1ê Gulana 2010 an Taksim! Me sirûda karkeran bi hev re gotibû! Hêviya me ya rojên xweş neqediya!/ 1 Mayıs 2010 Taksim’deİşçi marşını hep birlikte söylemiştik! Güzel günlere umudumuz bitmedi! Yaşasın 1 Mayıs! Bijî Yek Gulan!” dedirterek…

AYRIM: İŞÇİ SINIFI GERÇEĞİ

İşçi sınıfının mücadelesi ısrarlı bir vazgeçil(e)mezliktir; ‘Germinal’deki tarifiyle…

Latince’de “tohum, tomurcuk, filiz” anlamına gelen “germen” sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür Émile Zola’nın “Şimdi nisan güneşi, toprağı ısıtıyor, vadilerden hayat fışkırıyor, tomurcuklar patlıyor, ekinler yükseliyordu. Her yandan tohumlar şişiyor, uzuyor, toprağı deliyordu. Ve arkadaşlar, tekrar tekrar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi daha berrak bir şekilde vuruyorlar, vuruyorlardı. İnsanlar yetişiyor, kara, kin dolu bir ordu, bir asır sonraki hasada hazırlanıyor, tohumlarını patlatıyordu,”[8] diyen ‘Germinal’i; 1860’larda kuzey Fransa’da, maden işçilerinin gerçek grev öyküsü…

Evet “Tohum, tomurcuk, filiz” işçi sınıfı; şimdilerde kökleri derinlerde, bol meyve veren bir ulu ağaç…

Kolay mı? “İşçileşmiş bir dünyada yaşıyoruz,” tespitini Charles Tilly XIX. yüzyıldan XX. yüzyıla evrilen dünya için yapmıştı. Eğer Tilly bu değerlendirmesinde haklı ise, XX. yüzyıldan XXI. yüzyıla uzanan dünya için “iki kere işçileşmiş” dense, yeridir![9]

Çünkü dünya nüfusu 1990’da 5.3 milyardan 2020’de 7.7 milyara tırmanırken belirtilen tarihler arasında dünya işgücü de 2.3 milyardan 3.5 milyara çıkmış bulunuyor. Ücretli nüfusu 1980’lerin başlarında 1.2 milyar iken 2010’da 2.9 milyara tırmanıyor. İşçileşmenin çap ve temposu, işgücü içindeki ücretli payını sürekli arttırıyor.[10]

Kapitalizm için vazgeçilemez bir ücretli kölelik yani işgücü (emek-gücü), alınıp satılan bir metadır. Kapitalizm, emek kapasitesinin belirli sürelerle alınıp satılmasına, yani onun bir meta hâline dönüşmesine dayanır. Ki kapitalist üretim sisteminde artı-değer (kapitalist iktisat buna genelde “katma değer” der!) tam da meta hâline dönüşen bu emek-gücüne dayanır. Kendi değerinin üzerinde değer yaratan “özel bir meta” olarak emek-gücü, artı-değerin (karın) kaynağıdır. Buraya kadar “anormal” bir şey yok!

“Anormal” olan, işçi hayatları cehenneme çevirerek, iktisadi ve iktisat dışı her tür zoru uygulayarak, devlet gücünü en uç noktalara kadar kullanarak değerinin en az birkaç kat altına indirdikleri işgücünü, işçilerin gözüne baka baka haraç mezat satmaya çalışmalarıdır.

Ancak Emma Goldman’ın, “Milyonlarca insanın bir hiçlik gibi, başkalarına servet yığarken, bunun faturasını solgun, donuk ve perişan hâle gelmekle ödeyen etten kemikten makineler olmalarını talep eden şey, özel mülkiyettir,” notunu düştüğü tabloda bu kapitalist vahşetin “normal”idir!

Çünkü “Kapitalist üretimde ortak olan şudur: İşçi çalışma koşullarını değil çalışma koşulları işçiyi kullanır,” vurgusuyla ekler Karl Marx:

“Ölesiye çalışarak kazanma hırsı, başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu, ekonomik etkinlikleri insan yaşamının ana hedefi ve amacı hâline getirerek, insanın doğal yaşamdan ve ahlâki değerlerden uzaklaşmasına neden olur”…

“İşçi, kendi emeğinin ürünü karşısında, sanki yabancı bir nesne karşısındaymış gibidir. (...) İşçi kendi emeği içinde kendini ne kadar dışlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya o kadar güçlü bir duruma gelir, kendi kendini ne kadar yoksullaştırır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine özgü o kadar az şeye sahip olur. (...) İşçi, yaşamını nesneye koyar, ama artık yaşamın o parçası kendisinin değil, nesnenindir. Demek ki bu şekilde çalışma ne kadar artarsa, işçi o kadar nesnesiz (vasıfsız) hâle gelir. O, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar büyükse, işçi o kadar az kendisidir. İşçinin kendi ürünü içinde yabancılaşması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş durumuna geldiği anlamına gelmez. Aynı zamanda ürün emeğinin kendi dışında, ondan kopmuş, ona yabancı, ve onun karşısında bağımsız bir güç durumuna gelen bir varlık şeklindedir.”[11]

Birkaç şeyin altını daha çizmemiz gerekirse; Antonio Gramsci, “Aslında, işçiyi, ya da proleteri belirleyen nitelik, özel olarak kol ve bedenle, ya da araçlarla gördüğü iş değil,[12] belirli koşullar altında ve belirli toplumsal ilişkiler içinde yaptığı iştir,”[13] derken unutulmamalı:

“Yok edilmesi mümkün olmadığından ötürü zorunlu olan fakir kesim, aynı zamanda zenginliği mümkün kıldığı için de zorunludur… kısacası, yoksulları olmayan bir ülke fakir olacaktır... ‘Alt tabakalar’, yani toplumun acı çeken sınıfları olmaksızın zengin ne barınabilir, ne beslenebilir.”[14]

William Faulkner’in, “Günde sekiz saat boyunca yiyemezsiniz, içemezsiniz veya sevişemezsiniz, sekiz saat boyunca sadece çalışabilirsiniz. İşte insanın kendisini ve başkalarını sefil ve mutsuz kılmasının nedeni,” diye betimlediği hâl de, sınıf mücadelesini vazgeçilemez kılar.

Tam da bunun için “Özgür insan ve köle, patrici ve pleb, derebeyleri ve serf, lonca ustası ve esnaf kalfası, tek kelime ile ezenler ve ezilenler, sürekli bir zıtlaşma içerisinde, bazen gizli, bazen açık bir savaş, ancak ya bütün toplumun devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadelede her iki sınıfın da yok olmasıyla bitecek, durmak bilmeyen bir savaş sürdürmüşlerdir,” vurgusuyla, “Bizim için mesele, özel mülkiyetin şekil değiştirmesi değil, yokedilmesi; sınıf uzlaşmazlıklarının yumuşatılması değil, sınıfların ortadan kaldırılması; varolan toplumun iyileştirilmesi, isteklerin yerine getirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulması olabilir ancak!” der Karl Marx.

Evet ücretli kölelik düzenini yıkmanın artık bir asgari görev hâline geldiği sürdürülemez kapitalizm koşullarında işçiler için kuvveden fiile giden yol, her geçen gün kısalıyorken; bunun öznel ve nesnel ipuçları ortya çıkıyor.

“Var mı yok mu?” zevzeklikleriyle, “Elveda proletarya” safsatasını bir kenara bırakırsak:

Türkiye’de kaç milyon çalışan var ya da Türkiye işçi sınıfı kaç milyon kişiden oluşuyor? Kesin bir rakam söylemek mümkün değil, ancak bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2020 Ağustos ayı Hane Halkı İş Gücü anketine göre, çalışabilir nüfusu 62 milyon 730 bin, iş gücünü 31 milyon 749 bin olarak açıklandı.

Türkiye işçi sınıfı kaç milyon kişiden oluşuyor? TÜİK’in verilerinin yanı sıra Çalışma Bakanlığı’nın rakamlarına baktığımızda, işçi sendika üye sayılarında iş kolu çalışanlarının toplamı 14.251.655 olarak açıklanmış. Toplam kamu personeli ise 4.698.941 bunun kadrolu olanı 2.942.904, sözleşmeli personel 455.050, sürekli işçi 1.144.400 (bu kısım aynı zamanda işçi sendikaları kısmına dahildir), geçici işçi 51.080, diğer 105.507 (resmi kurumlar bile bunun ne olduğunu açıklamadan diğer diye yazılmış). Bütün bu rakamların ortalamasını alıp bir de işsizleri ekleyince Türkiye işçi sınıfının sayısını 35 milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz.[15]

TÜİK’in verilerine göre, 2015’de istihdam edilenlerin yüzde 66.97’si ücretli çalışıyordu. 2020’de bu oran yüzde 69.51 oranına çıktı.[16]

TÜİK verilerine göre 1989’da istihdamdakilerin yüzde 38’i ücretli veya yemviyeli çalışırken bu oran AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonunda yüzde 50.7’ye yükseldi. 17 yıldaki işçileşme ise plansızca gerçekleşti. Bugün istihdam edilenlerin yüzde 68.7’si ücretli veya yevmiyeli çalışıyor. AKP döneminde işveren sayısı artmadı ama çalışan sayısı 2 katına çıktı. Ülke 17 yılda işverenlere çalıştı. 1989’da tarımda çalışanların oranı yüzde 47 iken bugün bu oran yüzde 17’ye kadar geriledi.[17]

Türkiye’de sadece 1.9 milyon işçi sendikalı. Sendikalaşma oranı da yüzde 13.83’lerdeTürkiye’de hâlen kayıtdışı çalıştırma oranı yüzde 33-34’lerde...[18]

Bu nesnel gerçeğin, öznel soru(n)ları var (ne yazık ki) hâlâ!

II.1) İŞÇİLERİ KOD-29’LU HÂLİ

Fidel Castro’nun, “Yoksulluk problemlerini çözmek için kapitalizmin hiçbir kapasitesi, ahlâkı ve etiği yoktur,” deyişinin doğrulandığı işçileri güncel hâline gelince; hemen her şey Bertolt Brecht’in, “İnsanı öldürmenin çok çeşitleri vardır; karnına bir bıçak saplayarak, ekmeğini kesip aç bırakarak, ölümcül hastalığını tedavi etmeyerek, yaşam koşulları kötü bir evde bırakarak, kötü sağlık koşullarında çalışmaya zorlayarak, intihar etmesini sağlayarak, savaşa götürerek… Bunların çok azı bizim devletimizde yasaktır,” betimlemesindeki üzeredir!

Hızla sıralayalım!

  1. i) Uluslararası Sendikaları Konfederasyonu (ITUC)’un 145 ülkeyi kapsayan 2019 raporunda Türkiye işçi haklarını ve sendikal özgürlükleri çiğneme sabıkalarıyla “En Berbat 10 ülke” içinde yer alıyor![19]
  2. ii) Hükümet, salgınla birlikte yoğun olarak kullanılan “uzaktan çalışmaya” ilişkin yönetmeliğe göre son karar patronda! Yetkili sendikaya da söz hakkı verilmiyor![20]

iii) AKP iktidarı döneminde 15 Cumhuriyet altını kaybeden asgari ücret[21] kişi başı milli gelire göre yüzde 42 eridi![22]

  1. iv) 9 Temmuz 2018 itibarıyla Türkiye’de gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ya da genel söylemiyle Yeni Türkiye rejiminin kurgulandığı dönemde TÜİK verileri, söz konusu dönem boyunca birikimli olarak tüketiciler için genel enflasyonun yüzde 42; gıda enflasyonunun yüzde 57; sağlık hizmetleri enflasyonunun ise yüzde 55 arttığını dile getiriyor![23]
  2. v) Türk-İş’e göre, bekâr bir işçinin aylık yaşama maliyeti 3 bin 147 TL’ye çıktı. Olması gerekenle belirlenen asgari ücret arasında tam 322 TL fark var![24]
  3. vi) “12 Eylül ile birlikte ücretler ve verimlilik arasındaki makas hızla açılmaya başladı,” diyen Prof. Dr. Erinç Yeldan’a göre ücretlerin en yüksek düzeye ulaştığı 1978 yılı 100 kabul edildiğinde, 1980 öncesinde ücretler ve verimlilikte birlikte bir düşüş yaşandığı görülüyor. 1980 sonrasında ise verimlilik hızla artarken gerçek ücret artışının çok geride kaldığı ortaya çıkıyor. 1978 ile 2005 arasında kişi başına verimlilik 100’den 236’ya yükselirken kişi başına reel ücretler ise 100’den 98.6’ya geriliyor. Bir diğer ifadeyle verimlilikte devasa bir artış yaşanırken reel ücretler düştü. Böylece işçiler, verimlilikte yaşanan bu artıştan yararlanamadı ve göreli olarak yoksullaştı![25]

vii) Türkiye’de asgari ücretin düzeyi yirmi altı Avrupa ülkesi ve ABD ile karşılaştırıldığında (Sırbistan, Bulgaristan ve Arnavutluk’tan sonra) sondan dördüncü sırada yer almaktadır. Ortalama ücret ve maaşların asgari ücrete oranı, erkeklerde 1.49 iken, kadınlarda bu oran 1.24 düzeyinde kalmaktadır. Bu oranların, 2006’da sırasıyla, erkekler için 2.03, kadınlar için ise 1.81 olarak hesaplandığını ayrıca vurgulayalım. Dolayısıyla, Türkiye 15 seneyi, giderek daha da yoğunlaşan biçimde, bir asgari ücretliler toplumu olarak geçirmiştir![26]

viii) Türkiye’de brüt asgari ücret, 10 yılda 8 Avro artabildi. 2021’de 2011 seviyelerindeyiz. AB Eurostat’a göre, Avrupa’da en düşük ikinci asgari ücret Türkiye’de ve 392 Avro![27]

  1. ix) ILO’nun ‘2020-2021 Küresel Ücret Raporu’, dünyadaki işgücünün yüzde 19’unun asgari ücret olarak belirlenen geçimlik düzey ve altında çalıştığını bildiriyor. Bu yaklaşık 327 milyon emekçi demek. Bu rakamın 266 milyonu asgari ücretin altında enformel koşullarda istihdam ediliyor, 152 milyonu ise kadın emekçi. Gene karşılaştırmak yapmak üzere, DİSK Araştırma Merkezi’nce yayımlanan Türkiye’de ‘Asgari Ücret Gerçeği Raporu’na göre Türkiye’de 19 milyon 536 bine ulaşan toplam ücretlinin yüzde 17.1’i asgari ücretin altında; yüzde 38.3’ü ise asgari ücret ya da altında ücret geliri elde etmekte![28]
  2. x) Türkiye, AB ülkeleri arasında nüfusuna oranla asgari ücretle çalışan sayısının en yüksek olduğu ülke konumunda. Ancak alınan ücretlere bakıldığında yaman bir çelişki kendisini gösteriyor: Kapsamı geniş, miktarı düşük. ‘Eurofound’a göre 2017’de AB üyesi ülkelerde asgari ücretin yüzde 10 altı ve yüzde 10 fazlası aralığında bir ücretle çalışanların oranı ortalama yüzde 9 düzeyinde; asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücretle çalışanların oranı yüzde 57’dir. Böylece Türkiye’deki asgari ücretlilerin oranı AB ortalamasının 6 katından fazladır![29]
  3. xi) “39 lira mahkûmları” arttı: 14.2 milyon işçinin 3.2 milyonu ya çok düşük ya da eksik maaş alıyor![30]

xii) Eğitim-İş Ankara 3 No’lu Şube’nin eğitim çalışanlarına yönelik araştırmasına göre, çalışanların yüzde 81’i yoksulluk sınırının altında![31]

xiii) İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, pandeminin 8 aylık sürecinde 10 binlerce işçinin coronavirüse yakalandığını, en az 368 işçinin Covid-19’dan yaşamını yitirdiğini açıkladı![32] Covid-19 nedeniyle ölenlerin yüzde 95’i emekçilerden oluştu![33]

xiv) DİSK-AR’ın 22 Mart 2021 açıklamasına göre, Covid-19 etkisiyle yaşanan toplam iş kaybı ve işsizlik (revize) 12 milyon 115 bin oldu. İş ve istihdam kaybı oranı (revize) yüzde 34.4’e; geniş tanımlı işsiz sayısı ise 9 milyon 638 bine yükseldi. Kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 34.8 iken; gençlerde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 41.1 olarak gerçekleşti![34]

  1. xv) Geniş tanımlı işsizliğin 3.5 milyon kişi arttığı bir yılda resmi olarak iş aramayıp çalışmaya hazır olanların sayısı 4 milyon 832 bine, işsiz sayısı 4 milyon 5 bine ulaştı. Yine İŞKUR ve Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, Nisan 2020-Ocak 2021 arasında 2 milyon 471 bin işçi ücretsiz izne gönderildi. Her ay 241 bin, günde 8 bin 236, her saat başı ise 343 işçi, aileleri ile birlikte günlük 39.24 TL’ye mahkûm oldu. Toplam ödeme 8.2 milyar TL oldu. 7 Nisan 2020’den beri devam eden işten çıkarma yasağına rağmen işten çıkarılan ve gelirsiz kalan 1.5 milyon işçi işsizlik ödeneğine başvurdu, yararlanabilenlerin sayısı 509 binde kaldı. Bunlara karşın “İşsizlik Sigortası Fonu”ndan işverenlere 2020’de teşvik, aktif işgücü ve işbaşı eğitim programları başlığı altında, emekçiye verilenin 2.9 katı kadar, toplam 23.7 milyar TL ödeme yapıldı![35]

xvi) DİSK-AR’a göre, 2020’de 177 bin işçi, ayda ortalama 14 bin 722 işçi Kod-19 bahanesiyle işten çıkarıldı. Bu işçilerin çoğunluğunun ortak noktası ise sendikalı olmaları![36]

xvii) 1 Ocak-15 Şubat 2021 arasında 12.985 çalışan Kod-29’la işten çıkarıldı![37]

xviii) Migros depo ve Bolu Tüvtürk işçileri de Kod 29 ile tazminatsız işten atıldı. İzmir’de ise güvenlik soruşturması ardından Kod 29 ile işten atılan işçiler İZENERJİ ve İZELMAN Büyükşehir Belediyesi önünde direnişe başladı![38]

xix) İSİG’in, ‘İşçi İntiharları’ raporuna göre, 8 yılda en az 502 işçi intihar etti. İntihar nedenleri arasında borç, işsizlik ve işyerinde psikolojik şiddet (mobbing) ilk sırada yer aldı![39]

  1. xx) AKP’li Malatya Büyükşehir Belediyesi’nde Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne bağlı çalışan C.V. isimli bir işçi, 8 katlı belediye binasının bloklarını birbirine bağlayan köprüye çıkarak intihar girişiminde bulunup, “Biz işçiyiz, hayvan değiliz. Selahattin başkan bizi sömürdüğün yeter” diyerek isyan etti![40]

xxi) TEKSİF Sendikası, Ören Bayan ve Altınbaşak markalarının üreticisi Diktaş Dikiş İplik Sanayi’nde, patronunun sendikayı bertaraf etmek için yasadışı yollara başvurduğu, “ikna odaları” kurduğu belirtildi![41]

xxii) Adıyaman’da faaliyet gösteren tekstil firmasında sendikalı işçiler zorla sendikadan istifa ettiriliyor. TEKSİF Sendikası Genel Teşkilâtlandırma Sekreteri Ersin Çelik, “Örgütlenme özgürlüğünü tanımayan işveren sırf sendikalı oldukları için emekçilerin e-Devlet şifrelerini alarak anayasamızı ve kanunları ayaklar altına almıştır,” dedi![42]

II.2) İŞ CİNAYET(LER)İ

Bu kadar da değil; bir de “kaza” dedikleri iş cinayet(ler)i var!

‘Türkiye İş Cinayetleri Raporu’na göre AKP iktidarları boyunca 25 bin 716 işçi, iş cinayetinde hayatını kaybetti.[43]

Her gün 5 işçi ölüp, haber bile olamıyorken;[44] 2019’da en az 67 çocuk çalışırken öldü.[45]

İSİG’in ‘İş Cinayetleri Raporu’na göre, 2020’de en az 2427 işçi yaşamını yitirdi. Çalışmak zorunda olan 741 işçi de Covid-19 nedeniyle öldü. Her 4 saatte bir ve günde 6.6 işçi öldü(rüldü)! 68 çocuk, 159 da 65 yaş üstü işçi işleri nedeniyle can verdi.[46]

Ve nihayet AB verilerine göre Türkiye ölümle sonuçlanan kazalar bakımından Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Yeterli önlemler alınmadığı için kazalar ve ölümler her yıl artıyor.[47]

DEVAM EDECEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Temel Demirer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.



Anket İmamoğlu Cumhurbaşkanlığına Aday Olursa Oy Verir misin?