İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)

“Ve işçi işçi olduğu için

ona başkası vermez özgürlüğü.

Onu kurtaracak başkaları değil,

bu iş işçinin kendi işi.”[1]

Karl Marx’ın, “Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayenin ta kendisidir”...

“Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir”...

“Modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu hâlde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır”...

“Emek, zenginler için harika şeyler, ama işçi için yoksulluk üretir. İşçi saraylar üretir, ama işçi için ahırlar üretir. Güzellik üretir, ama işçi için çirkinlik üretir”...

“Sorun işçinin emeğinin hakkını tam ya da yarım alması değil, emeğinin üstünde hakkı olmamasıdır,” saptamalarından hareketle; işçi sınıfının “bugün”ünde sendika(lar) meselesine; kimileri için malumun ilamı olsa da, bir şeylerin altını çizerek başlamakta yarar var.

Kapitalizm koşullarında işçi sınıfının herhangi bir meselesi, ne ve nasıl olursa olsun, ücretli kölelik (ve artı-değer) sömürüsü dışında ele alınıp, irdelenemez.

Çünkü artı-değer sömürü temelinde meta üretimi ve değişiminde ifadesini bulan kapitalist sistemde işçi(ler), üretim araçlarından yoksun bırakılmışlardır.

Yaşamlarını idame ettirebilmek için tek bir yolları vardır: Ücret karşılığı patronlara kölelik.

Diğer bir deyişe işçi pazara bir meta ile gelir: Satmak zorunda olduğu emek ya da çalışma kapasitesiyle yani işgücüyle. Patronun ondan satın aldığı şey, budur. Diğer bir deyişle işçi, metasını, yani işgücünü, ücret karşılığı patrona satar.

Kapitalistlerin kâr(lar)ı, el koydukları işçi emeğinden, üretimden doğar.

İşçiler, hammaddeyi, mamûl nesne hâline dönüştürmekle yeni bir servet var etmişler, yeni bir değer yaratmışlardır, işçiye ücret olarak ödenen ile işçinin hammaddeye kattığı değer arasındaki farka, patron el koyar.

“Kâr” dedikleri budur; işçiye ödenmeyip, el konan emektir! Yani patron işçiye (çalışması ile) yarattığı ürünün karşılığını ödemez; ücret, işçinin çalışması/yaşayabilmesi için yapılan asgari ödemedir!

Tekrarlayalım: İşçinin ücret olarak aldığı ile ürettiği metanın değeri arasındaki farka, artı-değer denirken; o, patronun el koyduğudur; kârdır. Patron, emeği satın alır ve emeğin ürününü daha yüksek bir fiyata satar; bu fark artı-değerdir; ücretli köleliktir.

Bu hep böyledir; ya da değişenler içinde değişmeyen ücretli köleliktir.

Öncesinden bugüne kapitalist üretim ilişkileri temelden değişmediği gibi, emek-değer yasası geçerliliğini yitirmediği sürece, Karl Mark’ın sınıf teorisinin temel belirleme ve tanımlarının geçerliliğini koruyacaktır.

Evet, “vatanı olmayan”[2] işçi sınıfından konuşmak; sınıfsal bir meseledir. “Sınıf” ise, kapitalizm açısından tahrip gücü yüksek bir kavramsal gerçektir.

Bu bağlamda Friedrich Engels’in, “Proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır,”[3] saptamasındaki sınıf kavramıyla tanışan, bu perspektifle düşünmeye başlayanlar, kapitalistler için tehlikeli öznelerdir. Hâl böyleyken egemenler, sınıf bilincini yok etmek için ellerinden geleni -her yöntemle- ardına koymazlar; sınıf mücadelesin her alında ve elbette sendikalarda da…

AYRIM: SINIFIN HÂL-İ PÜR MELALİ

Abraham Lincoln’ün bile, “Emek, sermayeye öncüldür ve ondan bağımsızdır. Sermaye ancak emeğin meyvesidir ve emek olmadan sermaye olmazdı. Emek sermayeden üstündür ve daha büyük önem arz eder,” notunu düştüğü işçi sınıfının coğrafyamızdaki hâl-i pür melali; ne yazıktır ki Grigory Petrov’un, “Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir,” saptamasıyla karakterize olmaktadır.

‘Küresel Sanayi İşçileri Sendikası’ Avrupa Genel Sekreteri Luc Triangle, “Türkiye’de çok farklı kesimler baskı altında. Muhaliflere baskı artıyor. Bizim kafamızdaki soru, sıranın ne zaman sendikalara geleceği yönünde,”[4] sorusunu dillendirdiği coğrafyamızın hâline dair; Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC), ‘Küresel İşçi Hakları İndeksi 2016’ raporuna göre, Türkiye emek düşmanı politikalar ile Belarus, Çin, Kolombiya, Kamboçya, Guatemala, Hindistan, İran, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte işçiler için en kötü 10 ülke arasındadır.[5]

Yine ITUC’un ‘Küresel Haklar Endeksi 2017’ raporunda da, Türkiye’de hakların güvence altında olmadığı, darbe girişiminin ardından 100 bin kişinin ya açığa alındığı ya da işten atıldığı ifade edildi.[6]

Bu durumda ITUC ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) temsilcilerinden oluşan heyet, 12-13 Ekim 2016 tarihinde Ankara’yı ziyaret etti. Yapılan açıklamada darbe girişimi sonrası yaşanan kitlesel ihraç ve işten çıkarmaların büyük ölçüde hukuksuz ve delilsiz olduğu vurgulanıp, “Heyet özellikle, Türk Hükümeti’nin kamu çalışanları başta olmak üzere, çalışanları çoğunlukla kanıt ve dayanağı olmaksızın veya hukukun üstünlüğü ilkesiyle örtüşmeyen bir biçimde, kitlesel olarak işten çıkarmasını endişe verici bulmaktadır,”[7] dendi.

Örneğin 21 Temmuz 2016 - 29 Nisan 2017 arasındaki OHAL döneminde toplam 104 bin 771 kamu görevlisi ihraç edildi. İhraç edilenlerin 5 bin 295’i akademisyendi. Ayrıca Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre kamuda istihdam edilenlerin sayısı, 2016’nın ilk yarısında 3 milyon 622 bin 150 iken, OHAL şartlarının hüküm sürdüğü yılın ikinci yarısında 60 bin 611 kişi azalarak 3 milyon 561 bin 539’a düştü.[8]

Evet 15 Temmuz darbe girişimi ardından Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) verilerine göre kamuda çalışan sayısı geriliyor. OHAL ve kanun hükmünde kararnamelerin de etkisiyle Haziran 2016 ile Haziran 2017 arasında 106 bin kamu çalışanı işten çıkarıldı. Haziran 2017’de kamu çalışanı sayısı Haziran 2016’ya göre yüzde 3.5’lik azalışla 2 milyon 977 bine geriledi. Mevsimsellikten arındırılmış değerlere bakıldığında Mayıs 2017’ye göre sigortalı ücretli çalışan sayısında 4 binlik azalış gerçekleşti.[9]

Bunun yanında ‘Uzun Çalışma ve Etkileri Raporu’na göre, Türkiye’deki emekçilerin yüzde 90.5’i haftalık 40 saatin üzerinde çalışıyor. OECD verilerine göre Türkiye, uzun çalışma sürelerinde üye ülke ortalamalarının fazlasıyla üzerinde. 2013’te Türkiye’de yıllık çalışma süresi 1832 saatken, aynı yıl OECD ortalaması 1765 saat... Fazla çalışanların iş kazası geçirme riski, diğerlerine kıyasla yüzde 61 daha fazla. Aşırı ve uzun çalışmaya bağlı olduğu düşünülen kalp krizi, beyin kanaması gibi ani ölümler iş cinayetleri içerisinde ortalama yüzde 10 seviyelerinde. 2016’da en az 217 emekçi kalp krizi ya da beyin kanaması geçirerek yaşamını yitirdi. 90’lardan itibaren yükselen çalışma saatleri ile ölümle sonuçlanan iş kazaları 1999-2006 döneminde yüzde 35.7 oranında artırdı.[10]

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 3 yılda “güvencesiz çalışma”, “patron baskısı”, “işten atılma korkusu” gibi nedenlerle, 99 işçinin intihara sürüklendiği[11] coğrafyamızda; 2 bini işçi olmak üzere, memurlarla birlikte toplam çalışan sayısı 9 bin 600 olan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda 3-4 kişinin yapacağı işi 2 kişi yapıyor![12]

Soru(n) bununla da bitmiyor; işçiler taşeronlaştırma dişilileri arasında öğütülüyor.[13] Örneğin AKP iktidara geldiğinde taşeron işçi sayısı 387 bindi. 2017 Haziran’ında taşeron 750 bini kamuda olmak üzere toplamda 2 milyonu buldu. 2002’den bu yana taşeron işçi sayısı yüzde 500 arttı. Türkiye’de toplam işçi sayısı 13 milyon iken, sendikalı işçi sayısı 1.5 milyon. Türkiye’de her 10 çalışandan yalnızca biri sendikalı![14]

Ancak Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ın açıklamalarında da görülebileceği üzere bu kadar değil!

Şöyle buyuruyor Veysi Kaynak: “Suriyeliler olmasa düz işçilik yapan yok; fabrikalar durur”. Bu açıklamayı şöyle de okumak mümkün: “Çalışacak köle işçilere ihtiyaç var. İnşaat, tarım, tekstil, metal gibi vasıfsız işkollarında 10-20 TL’ye gündelikle çalışan Suriyeliler var. Dolayısıyla sesinizi kesin. Eğer siz bu rakamlara çalışmazsanız, çalışacak adam var.”

Bu, hem AKP’nin emeğe ve işçiye bakış açısını özetliyorken; Veysi Kaynak’ın sözünü ettiği düz işçiliğin yapıldığı düşük teknoloji içerikli sektörlerin ekonomimizdeki payına bakalım bir de: Katma değer payı yüzde 39.6, üretim payı yüzde 39.4 ve tesis sayısı payı ise yüzde 61.4.

Bu ülkedeki tesislerin yüzde 61’inden bahsediyoruz. Sendikanın olmadığı, her şeyin patronun iki dudağının arasında belirlendiği bir yapı! Ucuza çalışacak Suriyeli işçi, patronun çalışana karşı sopası ve istediği gibi de kullanıyor.

Dedik ya, iktidarın emeğe bakış açısı bu. Rakamlar da doğruluyor, yerli yabancı işçi demeden… Türkiye’de sadece 2016 yılında 96 göçmen işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş; 60’ı Suriyeli![15]

Aktarmadan geçmeyelim: Birleşik Metal-İş Sendikası, Suriyeli ve Türk tekstil işçilerin durumunu araştıran bir rapor yayımladı. İstanbul’un başta Bağcılar ve Güngören olmak üzere tekstil sektörünün en yoğun olduğu ilçelere bağlı atölyelerde 604 işçiyle yapılan anket, Suriyelilerin Türk işçilerden yaklaşık yüzde 25 daha ucuza çalıştıklarını ve kayıt dışı oranının yüzde 100’e yaklaştığını ortaya koydu. ‘Suriyeli Göçmen Emeği’ başlıklı çalışma sonuçlarına göre, “Türk ve Suriyeli işçiler arasında büyük bir maaş uçurumu var. Ayrıca, ister Türk olsun ister Suriyeli, 604 çalışanın yüzde 33’ü asgari ücretin altında çalışıyor”.

“Erkek işçilerin yüzde 54’ü, Kadın işçilerin ise yüzde 32.2’si sigortalı çalıştırılırken, Suriyeli erkek işçilerin yüzde 99.6’sı kadın işçilerin ise tamamı sigortasız. Bu durum aynı zamanda erkek işçilerin yüzde 46’sının, kadın işçilerin ise yüzde 63’ünün kayıt dışı olduğunu ortaya koyuyor.”[16]

Lafı uzatmadan işçi sınıfının, coğrafyamızdaki hâl-i pür melali ilişkin belirtelim: İşçi sınıfı, AKP’nin ve emrinde olduğu sermayenin çok yönlü saldırısıyla karşı karşıyadır.

Kapitalizmin küresel ekonomik krizi derinleştikçe sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırılarının şiddeti de o ölçüde artmaktadır. Dünya çapında işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarına saldırılmakta, işsizlik, yoksulluk çığ gibi büyümektedir. 2008 yılında kapitalizmin küresel krizi patlak verdiğinde milyonlarca işçi işten atıldı, açlık ve yoksullukla baş başa kaldı. Krizin etkilediği ülkelerden biri de Türkiye idi. Her ne kadar dönemin başbakanı Erdoğan “bu kriz bizi teğet geçecek” dese de krizin faturası örgütsüz işçi sınıfına ödetildi. 2008 krizinde yüz binlerce işçi işten çıkarıldı, ücretler düştü, taşeron işçilik daha da yaygınlaştırıldı, hayat pahalılığı arttı.

Ardından Türkiye ekonomisi hızla büyümeye başladı, inşaatlar yükseldi, sermaye kârını ikiye üçe katladı. Ancak işçi sınıfının yaşamında ekonomik büyümenin yansıması farklı şekilde cereyan etti. İş kazaları katliam düzeyine yükseldi, taşeronluk, kuralsız çalışma arttı, Soma ve Ermenek gibi işçi katliamları yaşandı. İşçi sınıfı açısından tablo bu kadar vahim iken, AKP Türkiye ekonomisinin büyümesinden dem vuruyor, kitlelere de bununla övünülmesi gerektiğinin propagandasını yapıyordu. Erdoğan’ın izlediği kamplaştırma, bölme-parçalama politikası örgütsüz işçi sınıfını öyle bir hâle getirdi ki bütün bu çelişkiler görülemez oldu. Ancak bir noktadan sonra mızrak çuvala sığmıyor. Ekonomideki kötü gidişat referandum öncesinde kendini işsizliğin artışıyla gösterdi. İşsizlik oranları yeniden 2008 yılı seviyesine ulaştı. Enflasyon çift hanelere kadar yükseldi. İşçi sınıfının en büyük sorunlarından biri olan, işçileri birer köle hâline getiren taşeronluk sistemi yaygınlaştı, kölelik büroları devreye sokuldu, sendikalılaşma yani işçi sınıfının sendikal örgütlülüğü ise çok büyük oranda geriledi, iş kazaları, iş cinayetleri hız kesmeden devam etti.

Her ne kadar AKP hükümeti işsizlikteki artışı önlemek adına göstermelik bir “istihdam” seferberliği başlattıysa da TÜİK’in açıkladığı resmi işsizlik oranı yüzde 12.7’ye; DİSK-AR araştırmalarına göre, geniş tanımlı işsizlik 7 milyon düzeyine, işsizlik oranı ise yüzde 21’e ulaşmıştır.

Genel işsiz sayısının içinde genç işsizler ve kadın işsizlerin sayısı daha da yüksektir. Genç işsizlik oranı yüzde 24, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 28’e yükselmiştir. Kadın işsizliği iki yılda yüzde 33 artarak 1 milyon 511 bine çıktı. Yüksek öğrenimli işsiz sayısı ise 271 bin kişi artarak 958 bine yükseldi. İşsizlikteki artışı, işsizlik sigortasına yapılan başvuru sayısından da anlayabiliriz. Örneğin 2015 yılında işsizlik sigortasına başvuranların sayısı 90 bin, 2016 yılında 123 bin, 2017’de ise 158 bindi.

İşçi sınıfının diğer bir önemli sorunu ise ücretlerin düşük olması, yapılan asgari ücret zammının ise hayat pahalılığı karşısında kısa sürede eriyip gitmesidir. Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM), ‘Enflasyon ve Hayat Pahalılığı Nisan 2017’ raporuna göre asgari ücrette yaşanan artış yüzde 7.9 iken yıllık enflasyon artışı yüzde 11.87 olarak gerçekleşti.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sermayenin işçi sınıfının örgütlülüğüne vurduğu en büyük darbelerden biri taşeronluk sistemidir. Çünkü taşeronluk sistemi sendikal örgütlülüğün önüne set çekerek işçilerin bir araya gelmelerini önlemiş, kuralsız ve kölece çalışmayı işçilere dayatmıştır. Düşük ücretler, uzayan iş saatleri ve iş cinayetleri hep bu örgütsüzlüğün doğurduğu sonuçlar olmuştur. Taşeronluk arttıkça sendikal örgütlülük azalmış, iş cinayetleri artmıştır. İş cinayetleri işçi sınıfının en büyük sorunlarından biridir. Sermaye büyüdükçe işçiler de ölmeye, sakat kalmaya devam etmektedir. Özellikle AKP hükümeti döneminde büyüme oranlarına mukabil iş kazaları da katlamalı olarak arttı. Türkiye ekonomik büyüklükte 17. sıraya yükselirken, iş cinayetlerinde de Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sıraya yükseldi. Gelinen noktada ayda ortalama 150 işçi iş cinayetlerine kurban gitmektedir. 2016 yılında 1790 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

Tekrar pahasına aktaralım: Coğrafyamız ölümlü iş kazalarında Avrupa’da ilk, dünyada 3. sırada![17]

15 yıllık AKP iktidarında 20 bini aşkın iş cinayeti yaşandı![18]

Birleşik Metal-İş Sendikası’nın hazırladığı rapora göre, Türkiye’de yaşanan iş cinayetlerinin oranı 27 Avrupa Birliği ülkesi ortalamasının 6 katı. İş cinayetlerinin dörtte üçü, meslek hastalıklarının ise neredeyse tamamı kayıt dışı![19]

AKP hükümeti döneminde 17 bini aşkın işçi iş kazasında can verdi. Yaralanan ve sakat kalanların sayısı ise daha fazladır. Örgütsüzlük işçi sınıfını öyle bir hâle getirmiştir ki bu yaşanan katliama ses çıkaramamaktadır. Ayda ortalama 150 işçinin iş cinayetine kurban gitmesi çoğu zaman gündem bile olmuyor. 2017 yılının Nisan ayına kadar 586 işçi iş cinayeti sonucu yaşamını kaybetti. İş kazalarının en yoğun olduğu sektörler inşaat ve madencilik sektörüdür. İnşaatlar yükseldikçe, inşaat şirketleri büyüdükçe işçiler can veriyor. İş kazalarının en yoğun yaşandığı inşaat sektörü aynı zamanda en fazla taşeron işçinin çalıştığı sektördür. İnşaat sektöründe meydana gelen iş cinayetleri, kuralsız, sigortasız, güvencesiz çalışma, tesadüfi değil taşeron sisteminin sonucudur. İnşaat sektöründe toplamda 2 milyona yakın işçi çalışırken, bunun 1 milyona yakını kayıtsız çalışmaktadır. Geri kalanların önemli bir bölümü de sigortalı olsalar bile taşeron sisteminde çalışmaktadırlar.

Ayda ortalama 150 işçinin iş kazalarına kurban gitmesi her iki ayda bir Soma katliamının yaşanması anlamına geliyor. İSİG Meclisinin son raporlarında maden sektöründe meydana gelen iş cinayetine dikkat çekildi. Rapora göre 14 yıllık AKP iktidarı döneminde 1571 maden işçisi iş cinayetine kurban gitti. Bilindiği gibi Erinç Yeldan’ın, “Soma cinayeti kapitalizmin kendisidir,”[20] notunu düştüğü maden işkolu da yine taşeronlaşmanın yaygın olduğu işkollarından birisidir.

İş cinayetlerinin sık yaşandığı diğer bir sektör de tersane sektörüdür. Bu sektörde çalışan 35 bin işçinin 10 bini asıl işverene bağlı çalışırken, 25 bini taşerona bağlı çalışmaktadır. Bu sektörde meydana gelen iş kazalarının yüzde 94’ü taşeron işçi çalıştıran işyerlerinde yaşanmaktadır.

İş cinayetleri ile taşeronlaştırma doğru orantılıdır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında kayıtlı taşeron işçi sayısı 387 bin iken, bu sayı 14 senede 6 milyona yükselmiştir. DİSK-AR’ın taşeronlaştırma ile ilgili yaptığı çalışmada çarpıcı sonuçlar ortaya konmuştur. Taşeron işçi sayısı 2002-2007 yılları arasında yaklaşık 3 kat, 2007-2011 döneminde ise yüzde 50 oranında artış göstermiştir. Sağlık sektöründe çalışan taşeron işçi sayısındaki artış dikkat çekicidir. Sektörde 2002 yılında 11 bin 685 olan taşeron işçi sayısı AKP hükümetleri döneminde 10 kattan fazla artış göstererek 2013 yılında 131 bine yükselmiştir. Yine belediyelerin bünyesinde çalışan işçilerin önemli bir bölümü da taşeron şirketlere kaydırılmıştır.[21]

DEVAM EDECEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Temel Demirer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.



Anket İmamoğlu Cumhurbaşkanlığına Aday Olursa Oy Verir misin?