YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ)  2

Sibel ÖZBUDUN

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ) 2

Abbasî çağında İslâm dünyasında ortaya çıkmış ve İmparatorluğa kök söktürmüş bir “baldırıçıplaklar hareketi”dir. Eşitlikçidir; sömürü ve baskının olmadığı yeni bir dünyanın peşindedir; tıpkı içlerinden biri, Yemenli Karmati önderi Hasan Bin Mansur’un dile getirdiği gibi: “Gün gelip beklenen Mehdi zuhur ettiğinde, aslan ile boğa aynı havuzdan su içecek, çoban koyunlarını kurtlara teslim edip gidebilecektir. Kötülüğün yerini iyilik alacak, sapıklıklar sona erecek, sahibine hakkı verilecek ve insan doğduğu günkü gibi eşit ve özgür olacaktır.”(Anonim 2017)

Karmatîler, bu “eşitlik/özgürlük” ütopyasını kadınlara da teşmil etmişlerdir…

 

Babaîlik ve Babaîler

 

Karmatîlik sonuç itibariyle süreç içerisinde sönümlenip tarihe karıştı; ama ezilen halklar, Ortaçağ’ın despotik yöneticilerinin zora dayalı hükümranlığı ve bu zorbalığın sürdürülmesini sağladığı çaplı toplumsal eşitsizliklere karşı ayaklanma geleneğinden vaz geçmediler. Ne Ortadoğu’da, ne Anadolu’da ne de Avrupa’da…

Örneğin Anadolu Türkmenlerinin hem despotik Selçuklu iktidarına hem de Anadolu’yu işgal eden Moğol zorbalarına karşı “göğe hücuma kalkışı”: Babaîler…

Bilindiği üzere, Anadolu’ya Türk/men göçleri 10. yüzyıldan itibaren başlar ve dalgalar halinde 14. yüzyıla dek sürer. Bu göçler çeşitli siyasal ve iktisadî gelişmelerce tetiklenmiştir; Anadolu Selçuklu devletinin yıkılışına zemin hazırlayan ve bölgeye başta Oğuz boyları olmak üzere bir dizi Türkmen boyunun girmesinin önünü açan gelişme ise, Moğol istilalarıdır. 13. Yüzyılda Harzemşahların yıkılması üzerine Anadolu Selçuklu devletine yönelen Moğol akınları, bir yandan çok sayıda Türk/men topluluğunu önüne katarak (özellikle Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan’dan) Anadolu’ya sürükleyecek, bir yandan da Selçuklu yönetimini zaafa uğratarak Babaî isyanlarının zeminini hazırlayacaktı.

Babaîler isyanı, Anadolu’da Türkleşme/İslâmlaşma sürecindeki ilk isyan hareketidir ve Anadolu Selçuklu devletini bir hayli uğraştırmıştır. Elvan Çelebi’ye göre 1239’da başlayan isyan, 1240’da bastırıldı.

İsyanın toplumsal tabanını, başta Oğuz boyları olmak üzere göçer ve yarı-göçer Türkmen kitleler oluşturmaktadır. Selçuklular tarafından aşiret yapıları parçalanarak Anadolu’nun temellükünde işlevsel kılınmak üzere Anadolu’nun ortaları ve doğusunda yerleştirilen bu kitleler merkezî hükümetin iskân ve vergi politikalarıyla sürekli bir çekişme halindeydi. Göçer ve yarı göçerlerin hoşnutsuzluğuna, 13. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Selçuklu toprak rejiminde yaşanan köklü değişimler sonucu, toprakta özel mülkiyetin yaygınlaşması ve özel mülklere sahip bir toprak aristokrasisinin biçimlenmesiyle birlikte, durumları hızla bozulan köylülerinki eklemleniyordu. Çoğu Hıristiyan ya da yüzeysel biçimde müslümanlaşmış olan köylülerle (reaya) göçerler arasındaki ilişki ikircim yüklüydü: her iki kesim de toprakların tımar sisteminin bir tür feodaliteye dönüşmesinden zarar görmekteydi. Köylüler topraklarını yeni biçimlenen toprak aristokrasisine kaptırırken geçim temellerini yitiriyor ve büyük toprak sahiplerinin yanında ırgat ve serflere dönüşüyordu. Öte yandan aynı süreç sonucu otlak alanları daralan göçerler, sürülerini otlatmak için sık sık köylülerin elinde kalan topraklara dalıyor, zaman zaman da köyleri yağmalıyorlardı.

Selçuklu toplumunun bir başka çelişki kaynağı kentli yerleşik Türklerle göçer Türkmenler arasındaki kültürel bağdaşmazlıktı. Şamanistik, animistik, manişeist, Zerdüştî vb. dinsel unsurlarla yüklü ve İslâm’ı, çoğunlukla Batınî/Şia etkilenimi altındaki Kalenderî, Haydarî, Yesevî, Vefaî vb. “dede”lerin irşadıyla oldukça yüzeysel ve esnek bir yorumla benimsemiş göçerler, kentli Sünnî Türklerce hor görülmekteydi: “Gerek Selçuklu ve özellikle de Osmanlılar zamanında Türkmen kavramı ile isyana meyilli göçebe unsurlar kastedilirken, bir anlamda Kızılbaş-Alevi kavramlarını çağrıştırır olmuştur. Devrin yazarları Türkmenleri belirlemek ve yerleşiklerden ayırt edebilmek için Etrak-i bi-idrak (cahil Türkler), Etrak-i mütegallibe (zorba Türkler), Etrak-ı na-pak (kirli, pis Türkler), Etrak-i havaric (isyancı, dinsiz Türkler) gibi aşağılayıcı kavramlarla anılmıştır.” (Döğüş, 2018)

Merkezî devlet ve temsilciliğini üstlendiği toprak ve ticaret zenginleri ile göçer Türkmen boyları ve reaya arasındaki derin çelişki, sık sık kendini Ortodoks İslâm (Sünnîlik) ile mülhidler (sapkınlar, rafızîler) arasındaki çekişme olarak dışa vurmuştur: günümüzde de olduğu üzere.[3] İslâm’ı oldukça gevşek tarzda benimsemiş[4] Türkmen boyları, merkezî devlet açısından bir yandan Anadolu’nun temellükünde başvurulacak, uçları nüfuslandıracak ve üretken kılınarak ekonomiye katkı sağlayacak uyruklar, ama aynı zamanda iskân ve vergilere karşı direnişleri, başına buyruklukları, zaman zaman köy ve kervanlara yönelik saldırıları ile potansiyel tehditlerdi. Ne ki, İbn Haldun’un deyişiyle yüksek göçer asabiyyesi, Türkmenleri kendi paylarına “yatuk, miskin” diye aşağıladıkları yerleşiklerden daha enerjik, daha cevval kılmaktaydı; nitekim, “yatuk”lar Moğol istilası sırasında teslimiyetçi bir tutum benimserken, Türkmenler istilacılara karşı amansız bir savaş vermişlerdir. (Döğüş 2018)

Anadolu Selçuklu devletinin ancak Frenk paralı askerlerden destek alarak bastırabildiği ve nihaî olarak Moğollar karşısında yıkılıp gitmesine yol açan Babaî isyanı, Baba Resul olarak da bilinen Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde patlak vermişti.

Ocak (1980: 90-103)’a göre Baba İlyas (Baba Resul) Moğol istilası sırasında Anadolu’ya göç etmiş bir Türkmen babasıdır. Dede Garkın adlı bir şeyhin halifesi olarak göçtüğü Amasya’nın Çat köyünde bir zaviye açar. Bu süreçte Anadolu Selçuklu sultanı Alauddin Keykubat ile iyi ilişkiler içindedir. Ancak bu ilişki, Keykubat’ı zehirleyerek yerine geçen oğlu II. Gıyasettin Keyhüsrev döneminde bozulur.

Anadolu kapısına dayanmış Moğol istilasının tehdidi altındadır, II. Keyhüsrev yönetimi veziri Sadeddin Köpek’e[5] bırakmış, sefahat içinde bir yaşam sürmektedir. Moğol baskısının getirdiği sıkıntılar, ağır vergi yükü, angarya, toprakların yitimi, halka yabancılaşmış bir saray… Halk arasında “keramet sahibi” bir pîr-i fanî olarak saygı kazanmış Baba İlyas’ın hurucu için ortam elverişlidir. Böylelikle Baba İlyas Amasya’da, halifesi, bir rivayete göre ihtida etmiş bir Rum olan ve bir süre yaşadığı İran’da bir İsmailî daîsinden Batınîliği öğrenmiş (Hür 2013) Baba İshak ise Kefersud dolaylarında bir kalkışma başlattılar: Hedef Selçuklu iktidarını devirmekti. Ayaklanmadan önceden haberdar olan Selçuklu hükümdarına bağlı güçler rivayete göre peygamberliğini ilan etmiş olan Baba İlyas’ı Amasya kalesinde kuşattı. Kısa sürede çevresine Türkmenlerden, reayadan, Kürtlerden, özetle hoşnutsuzlar koalisyonundan büyük bir güç devşiren Baba İshak ise Amasya’ya doğru yola çıktı. Gittikçe güçlenen baldırıçıplaklar ordusu birbiri peşisıra kazandıkları başarılarla yerel halklardan da destek alarak Sivas ve Tokat üzerinden Amasya’ya dek ilerledi. II. Keyhüsrev, Konya’yı terk ederek Kubadabad’a sığınmak zorunda kalacaktı.

Ne ki Selçuklu yerel soyluların yanı sıra, Frank ve Kürtlerden devşirdiği askerlerin de desteğiyle kısa sürede kendini topladı. Mucizevî güçlerine inanılan Baba Resul’ün, Amasya kalesinde öldürülmesi, isyancılar üzerinde olumsuz bir moral etki yapacaktı. Ancak Babaîler ordusu zaferli ilerleyişini bir süre daha sürdürdü; Selçuklu güçlerini önce Amasya, ardından da Kayseri’de bozguna uğrattıktan sonra, Konya’ya doğru ilerlerken, Malya’da Türkler, Kürtler, Gürcüler ve ücretli Frank askerlerinden oluşan devasa[6] Selçuklu ordusuyla karşılaştılar. Bu savaş, Türkmenlerin yenilgisiyle sonlanacaktı; İbn Bibi’ye göre 4000 Türkmen kılıçtan geçirildi. Baba İshak da bu savaşta öldü. (Ocak 1980:120-133)

Selçuklu iktidarına karabasanlar gördüren, tüm Anadolu mütegallibesini devletin arkasında seferber eden, Şultan II. Keyhüsrev’i sarayından kaçıran baldırıçıplaklar ayaklanması, böylece yenilgiyle sonuçlanmıştı… Ancak kalkışma devletin zaafını da açığa çıkarmış ve Moğollar, Malya zaferinden sadece 3 yıl sonra, 1243’den itibaren Anadolu’yu istilaya başlamışlardı.

Babai İsyanına katılan ve belli yöreleri örgütleyen bazı önderler şunlardır: Piri Baba, Koyun Baba, Hubyar Sultan, Şeyh Nusret, Gajgaj Dede, Davut Baba, Pertev Sultan, Emir-i Çin Osman, Ayna Dola, Nure Sufi, Hacı Mihman, Şeyh Edebali, Menteş ve Kardeşi Hace Bektaşı Veli , Sarı Saltuk, Barak Baba, Aybek Baba, Baba Merendi, Taptuk Baba, Emircem Baba, Şeyh Hasan Oner, Şıh Bahşiş, Şeyh Ahmet Tavil, Geyikli Baba, Dur Hasan Baba, Şeyh Balı, Karaca Ahmet Sultan… Mehmet Özgün Ersan’a göre bunlardan pek azı kırımdan kurtulabilmiş, bir kısmı Alevi hareketini daha sonra toparlamak üzere bölgeden müritlerce uzaklaştırılmışlardır. Öyle anlaşılıyor ki, isyana doğrudan katılmamakla birlikte, destek veren ve kardeşini isyan sırasında yitiren Hacı Bektaş Velî de bu dedelerden biridir.[7] Ve yine öyle görünüyor ki Babaî mirası, Hacı Bektaş Velî ve kıyımdan sağ kurtulan diğer dedeler aracılığıyla Anadolu Alevîlerine aktarılmıştır. Çünkü “bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Sulucakarahöyük’te[8] Hacı Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar.” (Ersan 2016) Ancak yalnızca Sulucakarahöyük’te değil. Ayşe Hür’ün deyişiyle, “İsyana katılanlardan kurtulabilenler Orta, Batı ve Kuzey Anadolu’nun muhtelif bölgelerine sığındılar. Bu yerler sadece dağlar, köyler değildi. Nitekim I. Beldiceanu’nun ortaya çıkardığı 1487 tarihli bir belgeye göre, Hüdavendigâr (Bursa) Livası’na bağlık Göynük’teki yedi mahalleden ikisinin adı ‘Mahalle-i Babailer’ idi. Yazara göre 1400’lerin başındaki Şeyh Bedreddin İsyanı’ndan arta kalanlar da buraya yerleştirilmişti.” (Hür 2013)

Babaî Kadınları ve Bacıyan-ı Rum

Ancak burada bizi esas ilgilendiren, “Bacıyan-ı Rum” terimi ve işaret ettiği görüngüdür.

İlginç biçimde, bu konuda tek araştırmayı gerçekleştiren Mikail Bayram’a (2016: 13-14) göre, ilk kez Aşık Paşazade (1481) tarihinde, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum terimleriyle birlikte geçen kavram[9], tarihçiler tarafından yanlış yorumlanagelmiştir. Örneğin Alman şarkiyatçı Franz Taeschner sözcüğü Hâciyan-ı Rum ya da Bahşıyân-ı Rum (Anadolu Sihirbazları ya da Ruhanîleri) olarak okunmuştur. Aşıkpaşazade’nin Anadolu’da bir kadın örgütlenmesine işaret ediyor olabileceği fikrini ilk kez dile getiren, Fuat Köprülü’dür; hatta bu kavramın “uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerin müsellah ve cengâver (silahlı ve savaşçı; abç.) kadınlarına” işaret edebileceğini dile getirmiş, ancak o da bu fikri geliştirmemiştir.

Kaynaklar, Babaî isyanına katılan Türkmenlerin, Amasya ve ardından da Konya üzerine kadın-erkek-çoluk-çocuk hep birlikte yürüdüğünü kaydetmektedir. Malya ovasında konaklayan ve Selçuklu ordusuyla karşı karşıya gelen Babaîler, bir ordudan çok, bir göçer konaklamasını andırıyordu. Burada yaşanan savaşta isyancı erkeklerinin çoğu kılıçtan geçirilirken, kadın ve çocuklar savaş ganimeti olarak Selçuklu destekçileri arasında paylaştırıldı. (Ersan 2016).

Tarih boyunca kurulu düzene karşı ayaklanan ve egemenlerden “rafızî/sapkın” damgası yiyen ezilenlere yöneltilen “ahlâk kurallarını çiğnerler, kadınları ortak kullanırlar, analarıyla, bacılarıyla ilişkiye girerler” suçlamasından Babaîler de kaçınamamıştır. Kadınların giderek toplumsal yaşamın dışına, hareme, özel alana itildiği kent yaşamının tersine göçer Türkmenler’in kadın-erkek ilişkilerindeki göreli eşitçiliği, onların “Taptukiyan-ı mubahî” (her kötülüğü mubah sayan Tabtuklular) (Bayram 2016: 19) olarak nitelenmelerine yol açacaktır.[10]

Göçerdiler… Kentli yaşamının tersine, kadın-erkek arasında kaç-göç yoktu. Kadınlar üretim faaliyetlerinde üzerine düşen görevleri yerine getiriyor, aşiret meclislerinde görüşlerini açıklayabiliyor, cem ayinlerine kadın-erkek katılıyorlardı. Resmî tarihçe “Anadolu’nun Türkleştirilmesinde/ müslümanlaştırılmasında başat rol oynadıkları” vurgulanan babalar, bir yoruma göre Türkmenlerin bu adetlerine “göz yumuyor”[11] , ama daha doğru bir yorumla, “dert etmiyor” hatta teşvik ediyorlardı: “Baba İlyas, Tanrı sevgisinin dinin katı kurallarıyla oluşmayacağını, bunu ancak insanın kendi sevgisiyle yaratabileceğini söylüyordu. Kadın-erkek ayrımına karşı çıkıyor, bütün insanların eşitliğini savunuyordu. Türkmenlerin o zamanki yaşamlarına son derece uygun olan ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal düzen öneriyordu.” (Ersan 2016)

Öyle anlaşılıyor ki, Türkmen kadınlar, Bacıyan-ı Rum olarak bilinen kadın örgütlenmesini, daha isyandan önce oluşturmaya başlamışlardır. Velayetname’sinde aktardığına göre Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas ile görüştükten sonra kardeşiyle birlikte önce Kırşehir, ardandan da Kayseri’ye gider:

 “Hünkâr Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana âleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di. Hünkâr’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’dan Seyyid Nureddin’in kızıydı[12]; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkâr’ın geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘Selamını aldım’ dedi, yerine oturdu. Meclistekiler, ‘Kimin selamını aldın’ dediler. Fatma Bacı, ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi, onun selamını aldım’ dedi. Erenler, ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor’ diye sordular.
Fatma Bacı, ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor.’ Erenler, ‘Ne yapalım ki, Rum ülkesine girmesin. Yoksa ülkeyi elimizden alır, halkı kendisine muhip eder, artık Rum’da bize oyun olmaz, yer kalmaz. Bir şeyler yapalım da Rum ülkesine sokmayalım’ diye tartışmaya başladılar. Kimisi: ‘Kanat kanada verelim, arş altında Sidre’ye dek yolu keselim, Rum’a girmesin’ dedi. Hepsi bu önlemi uygun buldu. Velâyet kanatlarını birbirlerine çatarak yolu bağladılar. Hacı Bektaş Veli, Rum sınırına varınca yolun tutulmuş olduğunu gördü…” (Velayetname’den aktaran Ersan, 2016)

Bu menkıbe dilini gündelik dile çevirecek olursak, Anadolu abdallarının Kırşehir ya da Kayseri çevresinde bir toplantı yapmaktadır. Bu toplantıda en az bir kadının mevcudiyetini biliyoruz: Alevîler arasında “Kadıncık Ana” olarak saygı gören Fatma Bacı/Ana. Toplantı halindeki 57 bin erene “yemek yapmak”la görevli olduğu anlaşılmaktadır; ancak bu görevin altından tek başına kalkamayacağı açıktır. Bu durumda, kadın ya da erkek, çok sayıda görevliyi yönettiği düşünülebilir.

Ancak öyle anlaşılıyor ki Fatma Bacı’nın rolü sadece aşçılıkla sınırlı değildir. Hacı Bektaş Veli erenler meclisine yaklaşırken bunu, gelenin kim olduğu, nereden geldiği gibi ayrıntılarla birlikte ilk haber alıp erenleri haberdar edenin Fatma Bacı olduğu düşünülürse, bir çeşit gözcülük yapmakta olduğu da (olasılıkla haberci/korucularıyla birlikte) akla gelir. Ersan (2016) bu korucular örgütünün Bacıyan-ı Rum olduğu kanısındadır. Bu kanısını 14. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’yu dolaşan Alman gezgin Joannes Schiltberger’in, “Türkmen kadınları da atla savaşır, ok atar ve yay kullanır, tıpkı erkekleri gibi. Kadınlar ne zaman savaşa giderlerse bir yanlarına kılıç, öbür yanlarına da yay bağlarlardı,” gözlemine dayandırmaktadır. [Anadolu’daki Türkmen topluluklarda kadın savaşçıların varlığı ve etkinliği pek çok kaynakça da doğrulanmaktadır; örneğin 14.-16. Yüzyıllarda Maraş, Elbistan dolaylarında varlık gösteren Dulkadıroğulları Beyliği’nin 30 000 kadın savaşçısı olduğu bildirilir. (Döğüş 2015: 145)

Savaşçı kadınlar, Babaî saflarında da yer almışlar, daha doğrusu Kefersud’dan Amasya, ardından da Konya üzerine sefere çıkan Babaî yığınlarının kadınları da savaşlara katılmışlardı… Tıpkı yıllar sonra, Kayseri’yi Moğol istilasına karşı Ahilerle birlikte savunan Bacıyan mensupları gibi…

Bacıyan’ın tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmese de, tohumlarının Babaî isyanının hazırlıkları sırasında atıldığı Baba İlyas ile görüştükten sonra Rum erenleriyle buluşmaya giden Hacı Bektaş menkıbesinden anlaşılıyor. Adı geçen Fatma Bacı’nın Bacıyan’ın kurucu önderlerinden olduğunu Mikail Bayram’ın (2016) çalışması ortaya koymaktadır. Ocak (1996: 373) da bunu doğrular. “S. Divitçioğlu da Anadolu Bacıları’nı Anadolu Abdalları (Horasan Erenleri) içerisinde incelemektedir. Ona göre Anadolu Abdalları’nın piri Hacı Bektaş Veli, Anadolu Bacıları’nın piri de Fatma Bacı’dır. “Anadolu Abdalları ile Anadolu Bacıları heterodoks inançlar çerçevesinde kendilerini Tanrı’ya adamış baba, derviş, şeyh, fakir ve bacı diye adlandırılan din adamlarıyla onların erkek ya da kadın müritleridir” ifadesiyle de bunların Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm) ile beraber dinî işlevleri yöneten dinî- tasavvufî bir zümre olduğunu öne sürmektedir.” (Döğüş 2015: 144)

Bu durumda, Aşık Paşazade Tarihi’nde (2003: 298) “Anadolu’ya gelen dört grup insan” olarak zikredilen Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Gaziyan-ı Rum’un Selçuklu ordularının paralı Frank askerlerinin desteğiyle Malya ovasında katlettiği Babaîlerin Anadolu’nun dört bir yanına, özellikle de güvenlik için uç bölgelere dağılmış Babaî “kılıç artıkları” olduğu çıkarımında bulunabiliriz.[13]

Yeri gelmişken belirtilmeli, resmî tarih yazıcılığında bu örgüt ve/veya kesimler, “Anadolu’nun Türkleştirilmesi/İslâmlaşması”nda öncü rol üstlenmiş kolonizatörler olarak göklere çıkarılırken, onların yine “Türk devleti” olarak yere-göğe sığdıramadıkları Anadolu Selçukluları tarafından kılıçtan geçirildikleri ve uğradıkları katliamların sonucu uç bölgelere savruldukları, ve de kentlerde yerleşmekte olan Sünnî İslâm’ın temsilcileri (örneğin Mevlana ve çevresi) tarafından “mülhid/zındık/ibahî/rafızî/dinsiz” olarak suçlanıp aşağılandıkları unutulur.

Ve bu heterodoks/Alevî Türkmenlere “devlet kurucu” rol atfedilirken[14] Osmanlı’nın kuruluşundan yüz yıl kadar sonra Karaburun’da Alevîleri kırımdan geçireceği, Yavuz Selim döneminde ise katliamlar sistemli bir biçim alacağı gerçeğinin üzerinden atlanır.

Sonuç olarak, Anadolu’da Selçuklu despotizmi ve feodal sömürüye karşı eşitlikçi ve heterodoks bir Türkmen ayaklanması olarak Babaîlik de, baldırıçıplakların eşitlik özlemlerine kadın-erkek eşitliğini ve kadınların özgürlüğünü, toplumsal yaşama katılmalarını eklemlemiş ve bunu fiilen hayata geçirmiştir.

 

Bogomiller

 

Rafızî ayaklanmaları İslâm dünyasına özgü bir durum değildir. İslâm gibi Hıristiyanlık da bir egemen sınıflar koalisyonunun elindeki baskı aracına dönüşen “devlet dini” halini aldığı ölçüde, “baldırıçıplaklar”ın egemenlerce “rafızî/heretik” olarak nitelenen protesto ve isyanlarının hedefi olmuştur. Avrupa’da Erken Ortaçağ’da Paulician (7. yüzyıl, Bizans) ve Bogomil (10. Yüzyıl, Bulgar İmparatorluğu), Yüksek Ortaçağ’da Kathar (12. yüzyıl, Fransa) hareketleri, yoksulları, özellikle de köylüleri harekete geçiren, felsefî açıdan gnostisizm damgasını taşıyan, elinde muazzam servetler biriken Kilise’nin bir egemen sınıf aracı olarak davranmasına karşı tepki hareketleridir ve saliklerinin, Kilise yetkelerince “sapkın/heretik” olarak damgalanıp katledilmelerine cevaz verilmesi sonucuna yol açmışlardır.[15] Bir örnek olarak 10. Yüzyılda Bulgar Krallığı’nı kırıp geçiren Bogomil hareketine bakalım.

Bogomil hareketinin önemi, erken Ortaçağ’da Avrupa’da başgösteren gnostik esinli ilk köylü hareketi niteliğiyle, Yüksek ve Geç Ortaçağ boyunca Avrupa’yı sarsacak rafızî hareketlere (Katharlar, Waldens, Lollardlar, Hussitler, Thomas Müntzer ayaklanması..) öncülük etmesiydi.

Bulgar İmparatorluğu, 9. ve 10. Yüzyıllarda Karadeniz’le Adriyatik arasındaki toprakların büyük bölümünü kapsayan, güneyde Bizans başkentine dek uzanan, Bulgar ve Slav soyluların yönetimindeki erken feodal bir devletti. Toplumun temelini bir yandan kendi büyük toprak sahipleri, bir yandan da Bulgar toprakları üzerinde baskı uygulayan Bizans İmparatorluğu arasında sıkışmış köylüler oluşturmaktaydı.

Ülkenin kuzeyi Bizans etkisi altında Hıristiyanlaşmışken güneyde yerel soylular ve uyrukları pagan inançlarını sürdürmekteydiler; Bizans ve Bulgar yöneticilerin Hıristiyanlaştırma çabalarına karşı direnç sürmekteydi. Bulgar Kilisesi Bizans karşısında görünüşte bağımsız iken, Grek misyonerler Bizans kilisesinin etkisini yayma konusunda faaliyet yürütüyordu.

Bizans etkilenimi altında gösterişli katedraller ve halktan kopuk yüksek ruhbanın yaşamı, yoksul köylülükle onların sırtından geçinen zengin toprak sahipleri ve ruhban arasındaki sınıf çelişkilerinin tezahür ettiği alan olacaktı. Gezgin yoksul keşişler köylüler arasında Kilise ve toprak ağalarının ellerinde biriken muazzam servete karşı gnostik öğretiler yaymaktaydı. Bizans’ın sınırları güvenlik altına almak üzere bölgeye yerleştirdiği Ermenilerin taşıdığı Paulicien etkiler, gezgin keşişlerin öğretilerini besliyordu.

  1. yüzyıl ortalarında Makedonya dağlarında yaşamış bir papaz olan Bogomil’in köyünü terk edip köy köy dolaşarak gnostik esinli vaazlar vermesi, bu çelişki ve gerilim yüklü ortamda bir kıvılcım görevi görecektir.

Bogomil’in öğretisi şöyle özetlenebilir: Tanrı evreni dört unsurdan-ateş, hava, su, toprak- yaratmış, kendisine hizmet edip savaşan bedensiz meleklerin yaşadığı kendi melekûtunu ise yedi kat gökte kurmuştur. Birinci gök katının altında ise önceleri sudan oluşan yeryüzü vardır. Meleklerden biri, Satanael Tanrı’ya başkaldırıp yeryüzüne sürüldüğünde, sularla karaları ayırıp ay, yıldızlar, rüzgar, şimşek, kar gibi doğa olaylarını, ardından da bitkilerle hayvanları yaratmış, en sonunda da kendisine hizmet için insanı yaratmış, melekleri insanların bedenlerine hapsetmiştir. Şu halde insan bedenen kötücül Şeytan’ın, ruhen ise iyicil Tanrı’nın yaratımıdır ve düalizm insanda sürüp gider. Tanrı kendini insanlara tanıtmak üzere pek çok haberci gönderir; İsa bunlardan biridir. Ancak Satanael onu yakalayıp çarmıha gerdirir. Ne ki İsa üç gün sonra Satanael’i zincire vurup cehenneme sürecektir. Satan (Şeytan) adını alan Satanael buradan kurtulmayı başarıp dünyada yöneticilerin, kralların, zenginlerin, kilisenin ve ilahiyatçıların desteğini kazanarak hükmünü sürer. Ancak Kıyamet günü gelip çattığında Şeytan ve yardımcıları Cehennem’e geri gönderilecek, Bogomiller ise açlık ve yoksulluğun olmadığı Göksel Krallığa ulaşacaklardır (Erbströsser 1984)…

Bogomil öğretisine göre kilise binaları şeytan ve yardımcılarının barınaklarıdır. Kiliselere gitmeyi reddeden Bogomiller, Kilise’ye ödedikleri ağır vergiler ve kilise topraklarında tabi tutuldukları angaryalardan bunalmış köylülerin güvenini kazanmakta gecikmemiştir.

Vaftiz, Kudas, ikonalar, hac, İsa’ya yakıştırılan mucizeler, Eski Ahid vb. de benzer biçimde Şeytan’ın işiydi. Tüm sinod kararlarını geçersiz kabul edip Hıristiyan bayram ve festivallerini kutlamayı da reddediyorlardı.

Çoğunlukla yoksul ruhbanlar ya da manastır tarikatlarından gelen Bogomil vaizleri (perfecti) tüm dünya nimetlerini reddederek yalın bir hayat sürdürmek zorundadır: evlenemezler, cinsellikten uzak dururlar, et yemez, çalışmaz ve sadakalarla geçinirlerdi. Bu çekirdeğin çevresindeyse genellikle yoksul köylüler yer alıyordu, bu kesim katı bir dinsel yaşam sürdürmeye yemin etmekle birlikte, dünya işlerinden tümüyle kopuk değildi. Evlenebiliyor ve çalışıyorlardı.

Bogomiller, 11. yüzyılda Bulgar topraklarını istila eden Bizans güçlerine karşı yoğun bir direnç göstermiş ve bu direniş sırasında, Bizans işgaline karşı savaşan Bulgar soylularıyla arayı düzeltmişlerdir. Bogomilyanizm 12. yüzyıl sonlarından itibaren sönümlenecek, ancak Yüksek ve Geç Ortaçağ Avrupa’sındaki diğer köylü hareketleri içinde yeniden canlanacaktır.

 

Bogomil “Feminizm”i

 

“Biraz daha erken değilse 12. yüzyılda, Batı Avrupa, pek çok tarihçinin 12. Yüzyıl Rönesansı adını verdiği iktisadî ve toplumsal bir altüstlük dönemi yaşadı. Bunun veçhelerinden biri, ağırlıklı olarak güney Fransa’da, kadınların kayda değer özgürleşmesiydi- ki bu gelişme İtalya, Hollanda ve daha sonra da İngiltere’ye yayılacaktı. Gerçek bir kurtuluşun gerçekleştiği toplumsal bölgelerin izi sürülebilir. Rafızî düalist fikirler izleyen Kathar cemaatlerinin toplumsal-iktisadî ikliminde ortaya çıkmıştır. Jenerik olarak Kathar fikirlerine yakın olan Waldensler arasında da benzer gelişmeler gözlemlenebilir. Bu düalist damarın Bulgaristan’dan kaynaklandığı, Bosna, Dalmaçya ve İtalya’nın kuzeyi üzerinden Batı’ya yayıldığını anımsamak önemlidir. Bulgar düalistlerinin, hem Paulicienler hem de Bogomillerin en önemli özelliklerinden biri, kadınların tam özgürleşmesiydi.” (Vasilev 2014: 43)

Vasilev (2000) kadınların Bogomilcilik içerisinde eriştiği yüksek konuma ilk dikkat çeken tarihçilerden biridir. Bu durumu Bogomil teolojisinden hareketle açıklar: Bogomil inanç sisteminde kadın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış, erkekten aşağı bir yaratık, hatta bir maddî ve cinsel tahakküm nesnesi değildir. Çünkü Satanael melekleri hem erkek hem de kadınların bedenlerine hapsetmiştir; bu nedenle her iki cins de hem iyiliğe, hem de kötülüğe yetilidir. Bu dünyanın nimetlerini tümüyle reddeden, katı bir münzevi yaşam sürdüren kadın ve erkekler (“kötücül”) bedenlerinden sıyrılarak özgürlüğe kavuşacaktı. Bu selamet görüsü hem kadınlar hem de erkekler için geçerliydi.

Bu teolojik eşitlik, hem ayinsel hem de pratik eşitliği teşvik etmekteydi: kadınlar da dinsel görevler üstlenebiliyor, günah çıkartabiliyor, ruhanî lider pozisyonu işgal edebiliyordu. Öyle ki, Bogomil piskopos-keşişler Leonce ve Clement, 1143’de Kapadokya’da rafızî kadınların “kutsal İncil’i okumalarına ve Clement’le birlikte ayine katılmalarına izin verdikleri” gerekçesiyle yargılanmışlardı. Dahası, aynı kişiler bu kadınları diyakoz olarak atamışlardı. Bogomillerin kolektif tartışmalarına kadınlar da katılıyor ve özgürce görüşlerini savunabiliyorlardı. Öyle ki, Vasilev (2000) Katolik ve Ortodoks ruhbanın 12. yüzyıldan itibaren Bakire Meryem figürünü ve Meryem’in Hıristiyan inanışı içerisindeki etkinliğini daha fazla vurgulama gereksinimini duymalarını doğrudan Bogomil “feminizmi”nin etkisine, Bogomillerin kadınlara yönelik özgürlükçü tutumlarının etkisini dengeleme kaygısına bağlamaktadır.

Dinsel bilgi ve pozisyonlara, kutsal metinlere erişimdeki aynı eşitliği, Avrupa’nın diğer “rafızî” hareketlerinde görmek olanaklıdır. Ve “rafızî” kadınlar, hareketlerine yönelik haçlı seferleri boyunca, doğrudan katledilmedilerse eğer, Enkizisyon mahkemelerinde kovuşturmalara uğramış ve pek çoğu yakılarak öldürülmüştür.

 

Thomas Müntzer ve Köylü Ayaklanması

 

Erken ve yüksek ortaçağ Avrupası’ndaki “rafızî” hareketler, Hıristiyanlığın egemenlerin elinde bir iktidar aygıtına dönüşmesine yönelttikleri eleştirilerle, eninde sonunda Kilise’nin yetkesini sınırlayan ve seküler düşüncenin önünü açan, “ulusal kilise”lerin oluşmasına olanak sağlayan Reformasyon’a ebelik etmiştir. Hiç kuşkusuz, bu gelişmede, palazlanmış Avrupalı ticaret burjuvazilerinin büyük toprak sahibi soylular ve onların doğal müttefiki durumundaki ruhban boyunduruğundan kurtulma arzularının payı, belirleyicidir:

“Onüçüncü yüzyıldan onyedinci yüzyıla dek tüm reformasyonlar ve bağlantılı dinsel sloganlar eşliğinde yürütülen mücadeleler, kuramsal açıdan kentlerdeki kentli ve pleblerin ve onlarla temas sonucu isyankârlaşan köylülerin, eski teolojik dünya görüşünü değişen iktisadî koşullara ve yeni sınıfın yaşam tarzına uyarlama yolundaki tekrarlanan çabalarından başka bir şey değildi.” ( Engels, 1887).

Alman reformcu Martin Luther 31 Ekim 1517 günü Alman üniversite kenti Wittenberg’in ana kilisesinin kapısına “95 Tez” olarak bilinen bildirgesini astığında, yeni bir çağı başlattığının bilincinde miydi, bilinmez; ancak Kilise’nin 1500 yıllık hâkimiyetini sona erdirecek toplumsal ve dinsel kargaşa” cinini de şişeden geri dönüşsüz biçimde çıkarmıştı. Katolik Kilise’nin Batı Avrupa entelektüel yaşamı üzerindeki tekeli böylelikle sönümleniyor, kentli pleblerle işbirliği içindeki ticaret burjuvazisi, iktidarı feodal efendilerden devralmaya hazır olduğunu ilan ediyordu. Ne ki gelişmeler, efendiler değişse de baskı, ezilme ve sömürülme yazgıları değişmeyen “en alttakiler”in eşitlik ve özgürlük özlemlerini hayata geçirmek için silaha sarıldığı bir başka sınıflar savaşını daha devreye sokacaktı. Kavga yalnızca pleblerle ittifak halindeki burjuvaziyle feodal soylular (ve onların sözcüsü ve “yancı”sı yüksek ruhban) arasında değil, tüm baskı ve sömürü biçimlerine karşı silaha sarılan köylülüğün başı çektiği ezilenlerle egemenler arasındaydı. Kır ve kent yoksulları, Protestan hareketin ve okuma olanağını kitleselleştiren matbaanın etkisiyle Kutsal kitabı ilk kez kendi dillerinde öğrenme olanağına kavuşmuş, oradaki eşitlik ve kardeşlik çağrısını, soyluların ve ruhbanın yerini almaya çalışan burjuvalara geçit vermeyecek kertede radikalleştirmişlerdi.

“En alttakiler”in lideri, babasının bir feodal beyin kaprisi sonucu gözleri önünde asılmasına tanık olalı beri sınıf öfkesi besleyen Thomas Müntzer’di.

Müntzer, başlangıçta Papalığa karşı açtığı savaşta Luther’in yanında yer almıştı. Onun tarafından Zwickau kentine pastör olarak atanacak kertede yakındılar. Ancak Zwickau yüz yıl kadar önce Taborite öğretilerin merkezi olan Bohemia sınırına yakındı; kısa sürede Taborite bir dokumacı ustası, Niklas Storch’dan süreğen, gizemli vahyi ve seçkinlerin zor yoluyla iktidarı ele geçirerek eşitlikçi bir düzen kurması gerektiğini va’zeden bu öğretiyi öğrenerek benimsedi. (Rothbard 2016: 147) Ancak kentteki görevi uzun sürmeyecekti; mesajının yıkıcılığını hızla fark eden kent otoritelerinin kovuşturmalarından kaçarak, bu kez de Jan Hus’ün düşünceleriyle tanışacağı Prag’a sığındı. 1524’te Almanya’ya döndüğünde, söylevleri yoksul zanaatkârların, köylülerin, madencilerin yüreklerini tutuşturan ateşli bir vaizdi.

Kırsal ve kentli baldırıçıplaklar, Luther’in 95 Tez’ine kendi Oniki Madde’lerini eklemişlerdi: serfliğin ilgası, ortak toprakların zenginlerce müsaderesine son verilmesi, aşar vergisinde adalet, köylülerin avlanma, balık avlama ve orman ürünlerine erişim haklarının tanınması, angaryanın kaldırılması, efendilerin keyfî muamelelerine son verilmesi, rantların adilce saptanması, serfin ölmesi durumunda efendisine ödenen tazminatın ilgası, adalet sisteminde reform, cemaatlerin kendi pastörlerini seçebilme hakkı… (F. Engels, 1850)

Müntzer vaazlarını Almanca veriyor, böylelikle de eşitlikçi taleplerini ve başkaldırı çağrılarını geniş kitlelere iletebiliyordu. Ancak yalnızca vaaz vermekle yetinmiyordu. “Muntzer prenslerin kırsal kesimdeki köylü ayaklanmasını bastırmak için askerî güce başvuracağı belli olduktan sonra silaha sarılan radikal vaizler ağının odağı haline gelmişti.” Bu arada bir süredir şiddete karşı vaazlar veren Luther’in prenslere köylü isyanını katliamla bastırma çağrısı yaparken Reformasyon’unun sınıfsal karakterini nasıl ayan ettiği de kayda değerdir:

Bir köylüyü öldürmek cinayet değildir. Yangının söndürülmesine yardımcı olmaktır. Yarım yamalak önlemlerle bir yere varılmaz! Ezin onları! Boğazlarını kesin. Kazığa oturtun! Yerinden edilmedik tek bir taş bile kalmasın! Bir köylüyü öldürmek, kuduz bir köpeği yok etmektir.!”-“Benim çok katı ve acımasız olduğum söylenirse merhametin canı cehenneme. Onları kuduz köpekler gibi bıçaklayın, boğazlayın, öldürün.” (Ledwith 2017)

Luther’in çağrısından güç alan Alman prensleri, paralı askerlerini Frankenhausen’de ellerinde yaba ve kazmalardan başka silahı olmayan 8000 köylünün üzerine sürdüler. Müntzer’in ordusunun yarısı, top ateşi altında yok oldu. Müntzer’in kendisi ise yakalanıp birkaç hafta sonra 25 Mayıs 1525’de Muhlhausen’de idam edilecekti.

Müntzer’in dinsel öğretisi, vahyin dolayımsızlığı ve erişilebilirliği üzerinedir; Tanrı insanlara Kilise dolayımı olmaksızın doğrudan hitap eder; onun mesajını anlamak için Kilise hiyerarşisine ihtiyaç yoktur. Din adamları, çarmıha gerilen İsa’nın örneğini izlemelidir. Ve otoritelerdense halka güvenilmelidir. (Stagpole, 2016)

Bu öğretilerin toplumsal-siyasal getirisi ise, “ikiyüzlü ruhbana güvenmemeleri konusunda defaatle uyardığı yöneticilerin bu nasihatlere kulak asmaması” sonucunda doğrudan eyleme geçmeye karar verdiği 1523’de belirgin hale gelir: “Allstedt’de Tanrı’nın yeryüzündeki yeni melekûtu için durmaksızın uğraşmaya yeminli gizli bir dernek kurdu. Bu melekût imgelediği ilk Hıristiyan kilisesi modelinde olacaktı. Orada özgürlük ve eşitlik hüküm sürmeliydi. Prensler ve ekabiran bu yeni İncil’e sahip çıkmayı reddediyorlardı. O zaman onlar devrilmeli ve bu İncil’i sahiplenmeye hazır ‘sıradan insan’ onların yerine yükseltilmeliydi. Tanrı’nın melekûtunun yurttaşı olmayı reddedenler sürgüne gönderilmeli ya da öldürülmeliydi. İçsel ışığı fark etmenin önündeki en büyük engel, dünya zenginlikleriydi. O zaman, Tanrı’nın melekûtunda özel mülkiyet lağvedilmeli ve herşey ortak olmalıydı.” (Bax 1899).

Thomas Müntzer’in aktif propagandistliğini üstlendiği köylü ayaklanması, yoğun kadın katılımıyla da ünlenmiştir. Örrneğin, bir süre pastörlük görevi yaptığı Allstedt’de soylu yöneticilerle Müntzer yandaşı yoksulları karşı karşıya getiren bir gerginlik sırasında (1524) Müntzer, kadınları da yabalarla silahlanıp kenti savunmaya çağıracak, kadınlar kent savunması için bir birlik oluşturacaktı. (Scott 1989: 67, 87).

Reformasyon, başta dölyatağı Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da kadın kitleleri üzerinde derin etkiler bırakacaktı. Özellikle Kilise’nin toplumsal yaşam üzerindeki tekeline son veren, vahyin yoksul-zengin, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin, ruhban aracılığı olmaksızın herkes için erişilebilirliğini savunan tezleriyle kadınların etkinliğini arttırdı. Luther’in ılımlı hattı daha çok küçük soylu kesimin kadınlarını çekerken, yoksulların tepki ve taleplerini seslendiren radikal akımlar, yoksul kesimlerin kadınları arasında bir mayalanmaya yol açacaktı.

Yalnızca dinsel değil, toplumsal-siyasal alanda da bir mayalanma. Köylü ayaklanmaları sırasında kadın vaizler aktif ajitasyon-propaganda faaliyetleri yürütmüş, isyancıları kışkırtmış, din adamlarını hırpalamış, kilise ve manastırları yakıp yıkmış, yamalamalara katılmıştı. Bu süreçte zindana atılan, kentlerden sürgün edilen, yakılarak cezalandırılan kadınların sayısı az değildir. Bizzat Müntzer’in eski bir rahibe olan karısı Gersen’li Ottilie, bir grup kadınla birlikte Allstedt’de bir ayini basmış ve bu yüzden tutuklanmıştı. Müllhausen’deki çatışmalara katıldığı kaydedilmektedir. (Schlarb, tarihsiz)

 

Sonuç

 

Kadınların tarihini kaleme almak zordur. Çünkü tarihin kaydını tutanlar, egemenlerdir çoğunlukla. Onların “tarih”inin kahramanları, her zaman eril yöneticilerdir; tabi olanlar, ezilenler, erkek de olsalar, pek az yer bulabilir anlatılarında. Çoğunlukla, başkaldırdıkları, kurulu düzeni tehdit ettikleri zaman, ve başı ezilesi bozguncular, yıkıcılar, gözü dönmüş haydut sürüsü, onmak bilmez uçkur düşkünleri olarak. Ezilenlerin kadınları ise ancak bu noktada devreye girer, egemenlerin kiralık kalemlerinin anlatılarında: onlar kutsal özel mülkiyet hakkını tanımayan, mal-mülk ortaklığı yaygaraları kopartan, dinden-imandan çıkmış ahlâk düşkünlerinin “ortaklaşa” kullandığı mallardan ibarettir. Hani Marx ile Engels Komünist Manifesto’da derler ya: “Ama siz komünistler karıları ortak hale getireceksiniz, diye koro halinde bağırıyor bize bütün burjuvazi.

Burjuva, karısını sadece bir üretim aracı olarak görür. Üretim araçlarının toplumsal ortaklık içinde sömürülecekleri çalınır kulağına, o zaman da tabii, bu toplumsal ortaklık kaderinin kadınları da vuracağı düşüncesinden başka bir şey gelmez aklına.

Ve doğrular onları, Necip Fazıl Kısakürek (2014): “Şeyh Bedreddin her evin, her malın, her lokmanın herkese ait olduğu ve kullanılmakta hiçbir izin ve engele bağlı olmadığı yolundaki iştirakçiliğini o kadar ileriye götürdü ki, ‘nikâhlı kadınlar iştirakten müstesnadır!’ dediği halde, nikâhsızlar için açık zinayı mubah kabul etmekle, kadını da müşterek mal saydığının farkında olmadı ve işin nasıl olsa bu noktaya varacağından habersiz göründü. Hem, tezada bakın ki, nikâhlı kadın niçin iştirakten müstesna oluyor da tapulu mülk veya faturalı mal, ortak kıymet oluyor?” Öyle ya, nikâhlı kadın da nihayetinde bir tapulu mülk ya da faturalı mal olduğuna göre, ona bu ayrıcalığı tanımak nesi?!!

 Ne ki, rafızîliğin tarihi, bu “icat”ın burjuvaziye ait olmadığını gösteriyor. Baldırıçıplakların her başkaldırısında, egemenlerin hizmetindeki kalemler, onları ahlâkî düşkünlükle, kadınları ortaklaşa kullanmakla, cinsel başıboşlukla suçlamakta birbiriyle yarışmışlardır. Bu “yancı” kalemlerin savundukları düzenin, Abbasî ve Selçuklu sarayından feodal soylularla üst kademe ruhbanın dillere destan orjilerine[16], hiç de birer “ahlâk abidesi” olmadığını belirtmeye gerek var mı?

Tarihteki rafızîler, mülhidler, heretikler, sapkınlardan pek azı “kadınları ortaklaşa kullanmayı” aklından geçirmiştir belki, ama egemenleri derinden sarsan, çileden çıkartan başka bir şey yapmışlardır. Kadınlara, kurulu düzenin tanıdığından çok daha fazla etkinlik alanı açmışlar, onların toplumsal yaşama, yaşamı değiştirme, daha eşitlikçi ve özgür kılma mücadelesine katılmasını desteklemişler ve kendi cemaatlerinin iç yaşamını kadın-erkek ilişkilerini daha eşitlikçi kılacak tarzda düzenlemişlerdir. Bir başka deyişle, ezilenlerin mücadeleleri yalnızca erkek uyrukları değil, kadınları da üzerlerindeki sınıfsal ve cinsel baskıdan özgürleştirme yönünde yol almıştır. Kanıtı huruçları yenilgiyle sonuçlandığında, erkek yoldaşlarıyla birlikte kılıçtan geçirilen, kütük yığınları üzerinde yakılan ya da cariye pazarlarını boylayan onbinlerce kadındır.

Başta söyledim, bir kez daha vurgulamak isterim; ezilenlerin mücadelelerinin tarihi bize onların sınıfsal sömürü ile cinsel (giderek “ırksal”) baskıların ortak kökenine dair güçlü bir sezgiyle yüklü olduklarını; henüz bir “kadın hakları bildirgesi” ilan edecek kertede olgunlaşmış olmasalar bile kadîm “eşitlik” özlemlerine kadınların eşitliğine dair görüleri de dahil ettiklerini gösterir.

Bu görüler, “ezilenlerin mücadelelerinin kesimselliği/parçalılığı” üzerine postmodern tezleri boşa düşürmektedir.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Kasım 2020…

[1] “Ahvazî siyasal ve fikirsel sohbetler yapıyordu. Bu sohbetler kurtuluş yollarını gösterirken zenginlere, toprak ağalarına karşı örgütlenip ayaklanmayı da içeriyordu. Toprak ağalarının geniş arazilerinde çalıştırılan köle ve yoksul köylüler, işi gücü bırakarak toplantılara katılıyordu. İşin gücün aksadığını ve kendilerine karşı propaganda yapıldığını gören zenginler, Ahvazî’yi gammazlayıp tutuklanmasını sağladılar.” (Bulut 1997: 127)

[2] Platon.

[3] 27 Mayıs 2016 tarihinde Diyarbakır’da halka seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın PKK’lileri kast ederek “bunlar ateist, bunlar Zerdüştî” demesi, aynı devlet geleneğinin devam edegeldiğini gösterir. Alevîler üzerinde süregitmekte olan “Sünnîleştirme” politikalarından ise hiç söz etmiyorum.

[4] “Örneğin Zekeriya Muhammed Kazvini’nin (ö. 1283) Âsârü’l-Bilâd adlı eserine göre halkının çoğunluğu Türkmen olan Sivas şehir merkezinde camiler boştu. Halk, dini ihmal ediyor ve içki içiyordu. Niğdeli Kadı Ahmet, 1340’ta tamamladığı el Veledu’ş-Şefik adlı ansiklopedik eserinde daha da ileri giderek, Niğde ve Ulukışla civarında yaşayan Gökbörüoğulları, Turgutoğulları, İlminoğulları gibi Türkmen boylarının İslam’la hiç alakalarının olmadığını (mülhid) yazacaktı. Yazara göre bu boylar Mazdek inançlarını taşıyor ve sonsuz bir cinsel serbestlik uyguluyorlardı.” (Hür 2013).

[5] Ersan (2016) , Sadettin Köpek’in Baba İshak müridi olduğunu söylüyor

[6] Kaynaklara göre Selçuklu ordusu 12-60 bin, Babaîler ise 3-6 bin kişiden oluşuyordu. (Hür 2013)

[7] “Aşıkpazade Tarihi’nde, Baba İlyas'ın müridi olan Hacı Bektaş, önce Babai isyanına iştirak etmiş, sonra ismini vermiş olduğu Bektaşi tarikatının kurucusu olarak karşımıza çıkar.” (Kayaoğlu 1990: 149.)

[8] Günümüzdeki Hacıbektaş  ilçesi.

[9] “Aşık Paşazade Anadolu Selçukluları devrinde Anadolu’daki sosyal zümrelerden birinin de kendi tabiriyle ‘Bacıyan-ı Rûm’ yani Anadolu Bacıları olduğunu haber verdikten sonra Hacı Bektaş’ın (669/1271) Bacılara yakınlığından ve bu bacıların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan ‘Hatun Ana’ya bağlılığından söz etmektedir. Ez cümle Hacı Bektaş’ın gizli ilim ve kerametlerini bu Hatun Ana’ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir.” (Bayram 2016: 23)

[10] “Örneğin Zekeriya Muhammed Kazvini’nin (ö. 1283) Âsârü’l-Bilâd adlı eserine göre halkının çoğunluğu Türkmen olan Sivas şehir merkezinde camiler boştu. Halk, dini ihmal ediyor ve içki içiyordu. Niğdeli Kadı Ahmet, 1340’ta tamamladığı el Veledu’ş-Şefik adlı ansiklopedik eserinde daha da ileri giderek, Niğde ve Ulukışla civarında yaşayan Gökbörüoğulları, Turgutoğulları, İlminoğulları gibi Türkmen boylarının İslam’la hiç alakalarının olmadığını (mülhid) yazacaktı. Yazara göre bu boylar Mazdek inançlarını taşıyor ve sonsuz bir cinsel serbestlik uyguluyorlardı.” (Ersan 2016)

[11] “Müslümanlığın kadın erkek bir arada bulunmasını yasaklayan gereklerine karşılık babalar, yaşadıkları hayat gereği, sabahtan akşama kadar kadın erkek bir arada bulunan Türkmenlerin kadın erkek toplu dini ayinlerine ses çıkarmıyorlardı.” (Döğüş 2018)

[12] Bayram (2016: 26) bu bilginin yanlış olduğunu, Fatma Bacı’nın Şeyh Evhadu’ddin-i Kirmanî’nin iki kızından biri olup debbağların pîri olarak da bilinen, Ahîlik teşkilatı kurucusu Ahi Evran ile evlendiğini kaydeder.

[13] “14. yy.da Osmanlı arazisinde bulunan ve Rum Abdalları zümresinin en ünlülerinden Geyikli Baba, Orhan Gazi’nin adamlarına “Seyyid Ebu’l-Vefa tarikatındanım ve Baba İlyas müridiyim” diye cevap veriyordu. Bu cevabıyla o öteki Rum Abdalları gibi Babaî geleneğine mensup olduğunu belirtmek istiyordu. Şu halde Abdalan-ı Rum, siyasi bir hareket olan Babailerin fikri plandaki devamından başka bir şey olmamaktadır. Bu hareket, Osmanlı Beyliğinin teşekkülü sırasında ilk Osmanlı hükümdarları tarafından destek görmüştü. Özellikle Osman ve Orhan Beyler, Geyikli Baba, Abdal Musa, Doğlu Baba, Postinpuş Baba gibi Anadolu Abdalları ile yakın ilişkiler içerisinde idi.”   (Hür 2013)

[14] Türkmenlerin anti-otoriter ve eşitlikçi yapısı için bkz. Ateş (2016).

[15] Bu hareketlerin toplu bir özeti için bkz. Özbudun (2003: 154-189)

[16] 15. yüzyılda iki mensubu papalığa dek yükselen Borjiya ailesini hatırlamak yetecektir.

 

KAYNAKÇA

Anonim (2017), “Kom, Komün, Komünal Yapılar Ve Komünalite Örnekleri”, Xweserî / 5 Nisan 2017 (https://xweseri1.wordpress.com/2017/04/05/kom-komun-komunal-yapilar-ve-komunalite-ornekleri/.)

Aşık Paşazade (2003). Osmanoğulları'nın Tarihi. Kemal Yavuz- M. A. Yekta Saraç (der.), K Kitaplığı.

Ateş, Ahmet. (2016). Türkmen Anarşizmi. Öteki Yayınevi.

Bax, Belfort (1899). The Peasant War (Germany), https://www.marxists.org/archive/bax/1899/peasants-war/ch07.htm

Bayram, Mikail (2016). Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum. Anadolu Bacıları Teşkilatı. Çizgi Yayınları.

Bulut, Faik (1997). İslâm Komüncüleri: Karmatîler. Doruk Yayınları.

Döğüş, Selahattin (2015). “Kadın Alplardan Bacıyân-ı Rum’a (Anadolu Bacıları Teşkilatı); Türklerde Kadının Siyasi Ve Sosyal Mevkii”, KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:12 Sayı:1.

-                   (2018). “Babailik ve Babailer İsyanı”, Beyaz Tarih, https://www.beyaztarih.com/selcuklu-tarihi/babailik-ve-babailer-isyani

El Cheikh, Nadia Maria (2015). Women, Islam and Abbasid Identity. Harvard University Press.

Engels, Frederick (1850). The Peasant War in Germany, Marxist Internet Archive, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1850/peasant-war-germany/index.htm

-                   (1887). “Lawyer’s socialism”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1886/10/lawyers-socialism.htm)

Erbströsser, Martin (1984). Heretics in the Middle Ages, Editions Leipzig.

Ersan, Mehmet Özgür (2016). “Babailik Ve Babailer Ayaklanması hakkında gerçekler (Dede Garkın, Baba İlyas, Baba İshak, Karaca Ahmet Sultan, Menteş Çelebi ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli)”. http://mehmetozgurersan.com/?p=1492

Hür, Ayşe (2003). “Baba İlyas’la Baba İshak neden isyan etti?” Radikal İki, 3 Mart 2013.

İlknur, Miyase (2014), “Faik Bulut’la söyleşi: İslâm’ın asi çocukları, komüncüleri: Karmatiler” Cumhuriyet, 11 Şubat 2014.

Kayaoğlu, İsmet (1990). “Mevlana’nın Çağdaşı Derviş Tarikatları, Babalar, Kalenderiler ve Diğerleri”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 31, sayı 1.

Kısakürek, N. Fazıl (2014). İhtilal, Büyük Doğu Yayınları.

Ledwith, Sean (2017). “Thomas Muntzer: From Reformation to Revolution”, Opinion, 31 Ekim 2017, http://www.counterfire.org/articles/opinion/19289-thomas-muntzer-from-reformation-to-revolution

Mahjoub, Nadeem (2008). “The Qarmatians (Al-Qaramita)”, http://middleeastpanorama.blogspot.com/2014/03/the-qarmatians-al-qaramita.html

Ocak, Ahmet Yaşar (1980). Babaîler İsyanı. Dergah Yayınları

-                   (1996). “Bektaşilik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.5.

Oktay, Hasan (2016). “İslâm’da İlk Komün Hareketi: Karmatîlik”, http://kafkassam.com/ İslâmda-ilk-komun-hareketi-karmatilik.html

Özbudun, Sibel (2003). “Ortaçağ’da Hıristiyan Rafızîliği”, Kültür Halleri,Geçmişte, Ötelerde, Günümüzde. Ütopya, ss.154-189

-                  (2004). Hermes’ten İdris’e. Bir Dinsel Geleneğin Dönüşüm Dinamikleri. Ütopya.

Rothbard, Murray N. (2016). “Messianic Communism in the Protestant Reformation” An Austrian Perspective on the History of Economic Thought, vol. 1, Economic Thought Before Adam Smith. Ludwig von Mises Institute.

Schlarb, Cornelia (tarihsiz). “Women in the Reformation Period Female reformers- reformers‘ wives- Women who acted for reformation” http://www.theologinnenkonvent.de/pdf/reformation/Women_Reformation_engl_18-5-11.pdf

Scott, Tom (1989). Thomas Müntzer, Theology and Revolution in the German Reformation, Palgrave.

Stagpole, Gregory (2016). “A Preliminary Synopsis of the Life of Thomas Müntzer”, https://intotheclarities.com/2015/06/06/thomas-muntzer/

Vasilev, Gerrgi (2000). “Bogomils, Cathars, Lollards and The High Social Position of Women During the Middle Ages”, Facta Universitatis, Niş Üniversitesi, c. 2, sayı 7: 325-336).

-                  (2014). Heresy and the English Reformation, Bogomil-Cathar Influence on Wycliffe, Langland, Tyndaleand Milton. Mcfarland.

Yıldız, Hakkı Dursun (1996) . “Abbâsîler”, İslâm Ansiklopedisi, c. 1, Türkiye Diyanet Vakfı.

 

23.11.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ARZU ÇERKEZOĞLU’NA AÇIK MEKTUP

KENT(İN) VE KANAL(IN) SORU(N)LARI

ORTADA NE BİLİM KALDI NE DE AKADEMİ

ABDULLAH’IN MESELLERİNDEN SESLENEN ACILAR

KÜLTÜREL ÇÜRÜME VE FAŞİZM

BAŞINI KALDIRAN ŞİİR İNSANLIĞIMIZDIR

YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA!

BİLİM, SOSYAL BİLİMLER, SOSYALİZM ÜZERİNE SORULAR, YANITLAR

ABD SEÇİM(SİZLİK)İ: MADE IN USA

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN” 2

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

KAPİTALİZM KADINLARIN YAĞMALANMASIDIR !

SİNBO DİRENİŞÇİLERİNE BİN SELAM; ÖZELLİKLE KADIN DİRENİŞÇİLERE !

FİGEN’İN (YÜKSEKDAĞ) DİZELERİYLE ŞİİR ÜSTÜNE

GELECEKTEKİ ETİKTİR ESTETİK

AKP “MUHAFAZAKÂR”LIĞI: CEMAATLER NE İŞE YARAR?

“ÖZGÜRLÜK” MÜ DEDİNİZ?!

ENDER ÖNDEŞ’İN YİRMİ ÖYKÜSÜ

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ)

“KAPİTALİZM VE ATAERKİ” ÜZERİNE NOTLAR

ENGELS, KADIN, AİLE

UNUTMAMAK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR...

DERSİMİZ: KOMUTAN(IMIZ) CHE VEYA HASTA SIEMPRE, COMMANDANTE!

“SOSYALİZM VE İSLÂM” TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR KAYNAK: BOLŞEVİK DEVRİMİ VE DİN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !

COVID-19 BİR TURNUSOL KÂGIDI

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS

ÜÇLÜ KRİZ SARMALINDA İNSAN MANZARALARI

“AGORAFOBİ”YE TESLİM OLMAMAK

İNFAZ DÜZENLEMESİ: “ADALET” Mİ DEDİNİZ?[*]

AKP, HSK, CORONA VE KADINA ŞİDDET

“İKİ KARDEŞ YAN YANA VE OMUZ OMUZA”: MUZAFFER –İLHAN- ERDOST

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE

KADINLARIN “YA BASTA!”SI

SAHNEYİ SOKAĞA, SOKAĞI SAHNEYE TAŞIYAN ESTETİĞİN ETİĞİ YA DA “YENİ(LMEYEN) KAPI”NIN MENŞEĞİ VEYA ONLARA DAİR

“VAR GİT ÖLÜM”: ÖLÜM RİTÜELLERİNE ANTROPOLOJİK BİR BAKIŞ

“İSA BOLİVYA’YA DÖNÜYOR” MU? YA DA BOLİVYA DERSLERİ

AKADEMİA’NIN “METAMORFOZ”U: “BAŞKAN”IN “ÜNİVERSİTELER”İ

KOLOMBİYA’NIN “BARIŞ”I!

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ ( 2 )

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ

GÜNDELİK YAŞAMI DÖNÜŞTÜRMEK: EKİM DEVRİMİ DENEYİMLERİ

SORU(N)LARIYLA BAŞKALDIRI(LAR)

“KIZIL’I MOR’A BOYAMAK” MI? HAYIR, TEŞEKKÜRLER!

YANITLAR

100 YIL DAHA YAŞAYASIN, İNSANCIL!

ÖLEN, NEO-LİBERALİZM DEĞİL, KAPİTALİZMİN KENDİSİ

DEVRİMLERE, KADINLARA VE NARODNİKLERE DAİR...

İYİ Kİ YAŞADILAR, İYİ Kİ YAZDILAR

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI ( 2 )

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI

“LÜZUM” ÜZERE: BİR KEZ DAHA İSTANBUL SEÇİMİ

İSTANBUL SEÇİMİ - BİR DEĞERLENDİRME

NEO-FAŞİZM(LER) “FEMİNİST” Mİ?

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[2)

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[

MASKELİ FAŞİZM: “POPÜLİST AŞIRI SAĞ”

ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR!

“HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” MI SAHİDEN?!

2019’UN 1 MAYIS’INA KENAR NOTLARI

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU 3

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU (2)

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

KADINLARIN BAŞKALDIRI TARİHİ VEYA “ÖNCE KADINLARI VURUN!

SEN ÇÜRÜMENİN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN ABİDİN? YA DA MEMLEKETTEN EĞİTİM MANZARALARI

1968’İN 50. YILINDA SARI YELEKLİLER

“YA SEV YA TERKET”: BİR BİAT ARACI OLARAK MOBBİNG

YENİDEN HAYKIRABİLMEK: “YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA

“KADINLAR İÇİN OLABİLECEK EN KÖTÜ ALAŞIMIN ORTASINDAYIZ”

ÖLÜMSÜZ ABİ(MİZ) OKTAY ETİMAN

Selam olsun bizden önce geçene

KEŞFEDİLMEMİŞ GELECEĞİN BİÇİMLENMESİ İÇİNDİ SAMİR AMİN

SAHİCİ OLMAK

HAVADIR, SUDUR, ATEŞTİR YANİ HAYATTIR GRUP YORUM

YARGI BAĞIMSIZLIĞI” MI DEDİNİZ ?

“ATAERKİ” ÜZERİNE

ÖFORİNİN ORTASINDA, UNUTULMAMASI GEREKENLER

KAPİTALİZMİN KENDİNİ İMHASI: NEOLİBERALİZM

SEN MİSİN “BARIŞ” DİYEN!

MARKSİZM VE KADINLARIN KURTULUŞU

AKP, İSLÂM, FAŞİZM ve KADINLAR

“KRAL ÇIPLAK” DEME VAKTİ: 2018 İSTANBUL’UNUN 1 MAYIS’(LAR)I

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK!

OKTAY AĞABEY(İMİZ)

AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

AFRİN (VE SURİYE), AFRİN (VE SURİYE’N)İN ÖTESİDİR

KÜLTÜR “YERLİ VE MİLLİ” MİDİR? YA DA NEDİR?

EMPERYALİZM, T. “C” VE AFRİN

FAŞİZM VE KADINLAR

“YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” NE KADAR “YENİ”?[

İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI

ZAPATİSTALARIN 33. YILI: BİR DEĞERLENDİRME

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN

MURAT’IN DÜŞÜ, LAMBORGHİNİLER VE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLMEK

MARKSİZM + V. İ. LENİN = EKİM DEVRİMİ (NOTLARI)

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİ Mİ DEDİNİZ?

HAMZA YALÇIN DERHÂL SERBEST BIRAKILMALIDIR

SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)

BİR İKTİDAR ARACI OLARAK KORKU

EMEKÇİLER, İŞSİZLER, YOKSULLAR NEREDE?[

“HALKIN SOYTARISI” DARIO FO “TİYATRONUN BÜYÜCÜSÜ”YDÜ

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİYLE İMTİHANI

TOTALİTERLEŞMEYE, İHVAN’LAŞMAYA KARŞI

OĞLUM(UZ) ÖLÜMSÜZDÜR

ULAŞ, ULAŞ’TIR…

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VAZGEÇİLEMEZ, ÖNCELİKLİ DEĞERDİR

BAŞKALDIRIDIR MİZAH YA DA HİÇ!

NE OLDU O “İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ KİTLE”YE?

HER KÖYDE BİR “KÖPEK” VARDIR...

“EVET” ÇIKSA DA “HAYIR”!

“MARKSİST-LENİNİST ROMAN YAZARI” : VEDAT TÜRKALİ

“CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ” VEYA BU KADAR YETKİYİ BABANIZA VERİR MİYDİNİZ

BİR “ELEŞTİRİ”YE KISA KENAR NOTLARI

ALEVÎLİK VE SINIF MÜCADELESİ: KÜLTÜR VE EKONOMİ POLİTİK

“DEMİRİN TUNCUNA, İNSANIN…”

PARANOYA VE MEGALOMANİNİN (“YENİ”) REJİMİ

TOTALİTARYANİZMİ SOKAKTA ALT EDEBİLMEK

FİDEL İÇİN SANCAĞI YARIYA İNDİRMEYİN, DAHA DA YÜKSELTİN!

AKP’NİN KADINLARA KARŞI SAVAŞI: “MADAM GİBİ ÖLMEK”

KRİZ, SAVAŞ VE İŞÇİ SINIFI ÜZERİNE GÖRÜŞLER

“ÇOCUKLAR ÖLMESİN” DEMEK “TERÖR SUÇU” MU?[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ-2/ PARAGUAY: “TEKNİK DARBE”[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ - 1/ BREZİLYA ÖRNEĞİ[*]

DARBE GİRİŞİMİ VE SONRASI[*]

“LAİKLİK” Mİ? HANGİSİ?[*]

KADINLAR GERÇEKTEN DE “SINIFLAR-ÜSTÜ” MÜ?[1]

ÇOCUKLARININ ETİYLE BESLENEN ÜLKE[*]

AKP’NİN “BAŞKAN”LIĞI[*]

GÜNDEM’E, DÜNE VE BUGÜNE DAİR…[1]

RECEP’İN TÜRKÜ(/ŞİİR)LERİ[*]

AKP’NİN MUHAFAZAKÂRLIĞI, İSLÂMCILIĞI, NEOLİBERALİZMİ VE KADINLAR[*]

İBRAHİM KAYPAKKAYA VE KÜRT SORUNU[1]

“BİR DAHA ASLA” DİYEBİLMEK İÇİN: GÖZALTINDA KAYIPLAR[*]

“ESKİ(MEYEN)/ YENİ TÜRKİYE”DE BARIŞ (MI?)![*]

VAHŞETİN ALTERNATİFİ VAR ELBETTE![*]

GERÇEKTEN DE NEDİR “TERÖR”?[1]

1 MAYIS 2016 DERS(LER)İ[1]

LATİN AMERİKA’NIN DESAPARECIDO’LARI[*]

TANTALOS’U YARATMAK[1]

“KÜRESEL KÜLTÜR” MÜ?[*]

2016'DAKİ 1 MAYIS('IMIZ)

"İNSANLAR, BİR ŞİİR OKUDUKLARI, BİR RESME BAKTIKLARI İÇİN İSYAN ETMEZ!"

KAPİTALİZM, KÜLTÜR, DİRENİŞ[*]

“SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA MUTLAKA GELECEK!”[1]

NİCE ONYILLARA ‘YENİKAPI’LI YOLDAŞLAR[*]

AKADEMİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN[1]

SUSMA! SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK...[1]

HANGİMİZ ÖZGÜRÜZ Kİ?[1]