TARIM(IN) HÂL(LER)İ

Temel Demirer

TARIM(IN) HÂL(LER)İ

“Doğru soruları sorun,

zamanı geldiğinde cevaplar

su yüzüne çıkacaktır.

Sorular güçlüdür.”[1]

 

Yaşamsal bir kültürdür tarım.[2] Ekolojinin parçası olan insanlar binlerce yıldır tarım kültürünü var ettiler. Ta ki, üreticiler ile tüketicilerin gıda egemenliğini topyekûn yitirdiği; şirketlerin kontrolü ele aldığı; serbest piyasa tahribatının yani sürdürülemez kapitalist ekolojik yıkımın yarattığı tabloya değin...

Yerkürede olup bit(mey)enler başka bir yazının konusu; biz coğrafyamıza değinelim.

Çiftçi Çetin Erkalkan’ın, “Tarlalar şu anda boş ve üretim yapılamıyor. Köylerdeki insanlar zorunlu olarak fabrikalarda çalışmaya gidiyor. Çiftçilik şimdi iyice geçim kaynağı olmaktan çok sıkıntı kaynağına dönüştü,”[3] diye tarif ettiği hâlde Özlem Yüzak, “Tarımda çıkış yolu var mı?”[4] sorusuyla tanımlı bir çöküşün altını çizerken; “Üretici tarımdan uzaklaşıyor”![5]

Aynı konuda “Fındık, hayvan, buğday vb. üreticisi kazanç elde edemiyorsa, canına tak dediğinde kente göçer. Bugüne kadar hükümetin politikaları bu göçü teşvik etmek oldu. Yoksa 15 yılda kırsal nüfus oranının yüzde 45’lerden yüzde 21’lere inmesi mümkün değil,” vurgusuyla “Tarım Bakanlığı Lağvedilmeli mi?”[6] diye ekliyor Orhan Bursalı da…

Gerçekten de bir zamanlar tarımda kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye artık kıtlık tehdidiyle yüz yüze[7]

Hatırlayın: 2001’de Türkiye’de 64 milyon nüfus ve buna karşın 17.9 milyon hektar ekili tarım arazisi bulunuyordu. 2018’e gelindiğinde ise Türkiye’de nüfus 81 milyona çıktı fakat ekili tarım arazisi 15.4 milyon hektara geriledi.[8]

Söz konusu koordinatlarda Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, çiftçilerin artık tarımdan vazgeçtiğine dikkat çekerken;[9] 2000’den beri tarım sektörünün milli gelirden aldığı pay yüzde 10.1’den, yüzde 5.7’ye; tarımda çalışan sayısı ise 7.7 milyon kişiden, 5.3 milyona geriledi. Tarım alanları toplamı ise 2003’teki 26 milyon hektardan, 2017’ye gelindiğinde 23.4 milyon hektara gerilemiş idi.[10]

Bunların böyle olması korkunç sonuçlara yol açıyor: Yüksek seyreden kırmızı et fiyatları, para etmeyen çiğ süt, tarlada kalan domates, depoda bekleyen patates… Tarladan markete yüzde 300 fark atan diğer meyve ve sebzeler… Kan ağlayan üretici, isyandaki tüketici… Yani her şey neresinden tutsanız elinizde kalıyor…

Bunlar arasında vurgulanması gereken bir husus da çiftçilerin hâlidir.

2018’de yüzde 120 artan maliyetlerin 2019’da yükselmeye da devam etmesi tarımsal üretimi düşürdü; girdilerin yaklaşık yüzde 90’ı ithal olunca, çiftçinin üretim maliyetleri yüzde 50-120 zamlandı.

Ziraat Bankası, Tarım Kredi Kooperatifleri’ne daha yüksek faizle kredi verdiği için çiftçi de daha yüksek faizli kredi borcu ödüyor. Kooperatiflerden kredi kullanan 7 bine yakın çiftçi icralık durumdayken; ZMO Başkanı Özden Güngör, “2002’de çiftçinin kredi borçlarının sadece 530 milyon lirayken, 2019 Ocak’ı itibarıyla, 101 milyar liraya kadar yükseldi,” dedi. [11]

Yani çiftçinin kredi borçlarında 16 yılda 190 kat artış yaşanan coğrafyamızda[12] toplam 266 milyon 766 bin 913 dekar tarım alanının yüzde 15’i, yani 39 milyon 474 bin 630 dekarı ipotek altında bulunuyor.[13]

Özetle Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı çiftçi sayısı 2003’de 2.8 milyon iken, 2010’da 2.3 milyona ve 2017’de 2.1 milyona geriledi. Diğer bir deyişle, bu süre zarfında yaklaşık 700 bin çiftçi son derece yetersiz olan tarım desteğini bile almaktan vazgeçti. Tarım alanları da 2002’de 26 milyon 579 bin hektar iken, 2016’da 23 milyon 900 bin hektara indi. 3 milyon hektar arazide çiftçi üretim yapmaktan vazgeçti.[14]

Ayrıca “yerli ve milli” yalanıyla beslenen Türkiye, artık tohumu bile ithal ediyor. 5 yılda 1.1 milyar dolarlık tohum ithal edildi. ZMO, yerli tohumun sadece buğdayda kaldığına, onun da yüzde 50’sinin yerli olduğuna dikkat çekti![15]

“Bunlar neden böyle” mi? Gelin bunu konuşalım.

 

SORU(N) NE?

 

Hatırlanacağı üzere 1980’li yıllarda dayatılan neo-liberal politikalar kırsalın boşalmasına, ülkenin ithalatçı bir konuma gelmesine yol açmıştı. Böylelikle tarım alanları, meralar, ormanlar, doğal kaynaklar saldırı hedefi olup çıktı.[16]

Tarım ve gıda sektörü, küresel tarım, gıda ve ecza şirketlerinin denetimine peşkeş çekilmesi için 1980’den beri hükümetlerce tarımsal yapı değiştirildi; süre içinde dağıtıldı. Çokuluslu tarım, gıda ve ecza şirketlerinin çıkarına tarımsal yapının dağıtılması, tarımı tahrip etti ve çöküşünü hazırladı. Tarımsal yapıda yapılan şirketler yanlısı değişiklik, verim kaybına neden oldu.

Yaşanılan verim kaybını, üretimi destekleyerek aşmak yerine tarımsal ürün ithalatının esas alınması -çiftçiyi ithalatla terbiye etme yoluna gidilmesi-, üretimin desteklenmemesi, yangına körükle gitme işlevi gördü; tarımın çöküşü bu yanlış politikalar sonucunda daha da hızlandı. Tarımda uygulanan bu yanlış ve yanlı tarım politikaları çiftçileri iflas ettirdi; üretimden caydırdı.

Tarımsal üretim sürecinde kullanılan kimyasallar ürünlerde zehir kalıntıları oluşturdu. Tarımsal üretim sürecinde kullanılan kimyasallar, toprağı ve suyu kirletti; kullanılamaz kıldı. Küresel iklim değişikliğini, kimyasallı üretim, gıda imal ve dağıtım sistemleri ile kırsalda yoğunlaşan enerji ve maden şirketlerinin kirleticiliği besledi. Tarım küresel iklim değişikliğinden de zarar görür oldu. Bütün bunların sonucunda gıda fiyatları yükseldi. Gıda fiyatlarının yükselmesiyle insanlar gıdaya erişemez oldu. Beslendikleri zehir kalıntılı gıdalar yurttaşların sağlığını bozdu. Ortaya yanlış politikalardan arındırılması gereken bir gıda krizi çıktı.[17]

“Gıda krizi” saptamasına bir abartı söz konusu değildir ve bu felaket 12 Eylül darbesinin 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarını koruması altına almasıyla başladı. Tarıma yönelik neo-liberalizm politikalar bu süreçte devreye sokuldu. Devletin 1950-1980 kesitindeki tarımı destekleyen tavrı değişti.

1980’lerden beri tarımın gerek uluslararası gerekse yerli sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmesi, en açık verisiyle tarımsal destekleme politikalarında gözlenir.

2000’ler sonra tarıma verilen toplam destekler milli gelirin binde 6’sını aşmayacak düzeyde tutuldu. 2006’da çıkarılan Tarım Kanunu’nda zorunlu hâle getirilmiş olan Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın (GSYH) yüzde 1’i olan asgari destekleme harcaması hedefine hiçbir zaman ulaşılamamıştı.

Destekleme fiyatları piyasa fiyatları seviyesinde tutulmuş; bu fiyatlarda rekabet edemeyerek tarımı bırakan küçük ve orta ölçekli çiftçilerin yerini tarım şirketleri almaya başlamıştı.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında kalkınmanın itici gücü, “milletin efendisi” olarak görülen tarım sektörü, uygulanan neo-liberal politikalar sonucunda ülke ekonomisindeki ağırlığını her geçen gün kaybediyordu. Özellikle AB ile 1995’de imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’ndan sonra Türkiye birçok tarım ürününde dışa bağımlı hâle gelmişti.

2001 krizinden sonra IMF ve Dünya Bankası’nın direktifleriyle hazırlanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı AKP hükümetlerince eksiksiz uygulanmıştı. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de tarım sektörünün Türkiye ekonomisindeki ağırlığı GSYH’nin yüzde 10’u iken 2017’de bu oran yüzde 6’ya kadar düşmüştü. Buna karşılık istihdamın beşte birini barındıran tarım sektörü ücretsiz aile işçiliğinin ve mevsimlik çalışmanın en yaygın olduğu sektör olmayı sürdürmekteydi.

Tarımsal girdilerin (mazot, gübre, tohum, yem) fiyatları ürün fiyatlarına göre daha hızlı ve daha yüksek oranda artıyorken; çiftçi yeterince desteklenmiyor. Bu nedenle tarım alanları daralıyor, çiftçi tarımdan kopuyor, kırsal nüfus giderek azalıyor, tarımda daha çok ithalatçı olunuyordu.

Tarımsal desteklerinin düşüklüğü, girdi maliyetlerinin yüksekliği ve ürününü değerinde satamaması nedeniyle para kazanamayan çiftçi, ürününden elde ettiği geliri aldığı kredi borçlarına yatırmaktaydı.

2004’de tarımsal destekleme ödemeleri 3.1 milyar TL iken, çiftçilerin bankalara olan borcu 5.3 milyar lira idi. 2018’de tarımsal transferler için bütçeden 14.5 milyar lira ayrılmışken; 2018’in Ekim’i itibariyle çiftçilerin bankalara olan borcu 101 milyar liraya ulaşmıştır. 2004’de çiftçinin kullandığı banka kredisi tarımsal destekleme ödemelerinin 1.7 katı iken, 2018’de bu oran 7 katına yükselmişti.

‘Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verilerine göre; 2004-2018 kesitinde bankalarca çiftçilere kullandırılan kredi miktarının 19 kat artmasına karşılık; tarıma yapılan destekleme ödemeleri yalnızca 5 kat artırılmıştı.

2000’lerde tarıma verilen kredilerin tümü kamu bankaları tarafından sağlanıyordu; özel bankaların payı yalnızca binde 4 civarındaydı. 2000-2018 kesitinde yerli ve yabancı özel bankaların toplam payı yüzde 30’u aşmıştı.

Özellikle yabancı sermeyeli bankaların, borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin topraklarına el koyarak, icra yoluyla sattıklarına ilişkin haberler basında sık sık yer almaktadır.

Devletin neo-liberal politikalar uygulaması, yani girdi ve ürün piyasalarından çekilmesi, kredi piyasasını bankalara terk etmesi nedeniyle küçük üreticilerin piyasadaki tek alıcı veya satıcı konumundaki şirketlerle karşı karşıya gelmesi; onların dayattığı fiyatları ve koşulları kabul etmek zorunda kalmaları ve küçük üreticinin ücretli işçi olmaksızın kapitalist bölüşüm ilişkileri içine girerek sömürülmesinin önü AKP’li yıllarda daha da açılmıştır.

Bu koşullarda çiftçi ya tarımdan koparak hizmet sektöründe sömürülmeye devam etmekte ya da yine tarımda güç bela üretim yaparak yine tarımda sömürülmektedir. Son yıllarda çiftçinin tarımsal üretimi güç bela sürdürmesi tarım kredilerine bağlı hâle gelmiştir.

Tarıma yönelik destekleri yeterince artırmak yerine kredi hacimlerini yükseltmek çiftçiyi borç batağına sürüklemekte, onu tarlasından kopartmakta, bu durumda tarlaların boş kalması nedeniyle üretim düşmekte, tarım arazileri el değiştirmekte ve hızla betonlaşmaktadır.

Küresel iklim değişikliği; toprak, su ve biyolojik çeşitlilik gibi doğal kaynakların tahrip edilmesi; açlık ve yoksulluk gibi küresel sorunlar tüm dünyada gündemin ilk sıralarında yer almakta ve insanlığın geleceğini tehdit etmektedir.

Artan nüfusu doyuracak yeterli üretimi gerçekleştirmek ve tarım arazilerini koruyabilmek için stratejik sektör olan tarımın, özellikle küçük çiftçilerin her zamankinden daha çok desteklenmesi ve desteklerin uzun vadeli planlanması şarttır. Çiftçiler şirketlerin ve bankaların insafına terk edilmemelidir.[18]

Denilebilir ki Türkiye’de tarımı çökertme sürecinin temelleri, 24 Ocak Kararları ve 1980 askeri darbesini izleyen yılların emek karşıtı neo-liberal politikalarla atılırken; o kesitin “üreticiyi ithalatla terbiye etme” politikası günümüzde de yoğunlaşarak devam ediyor.

Oysa coğrafya ve iklim bakımından elverişli konumdaki, farklı ekolojik bölgeleri barındıran ve bitki çeşitliliğiyle zengin coğrafyamız, FAO’nun verilerine göre 23.7 milyon hektar ile Avrupa’da en büyük tarım arazisine sahip ülkedir. Türkiye’nin ardından gelen Fransa 19.3, İspanya 17 ve Almanya 12 milyon hektar tarım arazisine sahiptir. Ancak bu avantaj hızla yitirilmektedir. 1980’den bu yana uygulanan IMF, Dünya Bankası ve DTÖ dayatmalı politikaların sonucunda tarım alanları 5 milyon hektar daralmıştır.

İfade ettiğimiz gibi “üreticiyi ithalatla terbiye etme” politikası günümüzde ivmesini artırırken; arz eksikliğinden dolayı fiyatı artan her ürünün fiyatının, ithalatla düşürülme kolaycılığına başvurulmaktadır. 2018 itibariyle gerek tarımsal (hammadde ve gıda maddeleri) ihracat, gerekse ithalat 18 milyar dolar civarındadır ve başa baştır. Türkiye tarımsal üretim için kullanılan tohum, gübre, ilaç, traktör, mazot gibi girdilerin yanı sıra hububat (buğday, mısır), pamuk, yağ bitkileri (soya, ayçiçeği), bitkisel yağlar ve hayvansal üretimde (yem, canlı hayvan, et) ithalata bağımlıdır.

2018’de 20 milyon ton buğday üreten Türkiye, bunun yüzde 30’una yakın (5.8 milyon ton) ithalat yapmıştır. Yalnızca 5 bitkisel ürün (buğday, mısır, soya, ayçiçeği, pamuk), canlı hayvan ve kırmızı et ithalatı için ödenen bedel yaklaşık 6.6 milyar dolardır (yaklaşık 30 milyar TL). Aynı yıl çiftçilere yapılan destekleme ödemeleri bunun yarısı (14.5 milyar TL) kadardır. Öte yandan gıda sektöründe ithalata bağımlılık düzeyi yüzde 50 dolayındadır. Yani gıdada ihracat bedelinin yüzde 50’ye ulaşan miktarı ithal girdi için harcanmaktadır.[19]

Bunun nedeni Necdet Oral’ın, ‘Türkiye’de Tarım Nasıl Çökertildi?’[20] başlıklı yapıtında tüm çarpıcılığıyla ortaya konulurken; meselenin özü, coğrafyamızın IMF ve Dünya Bankası’nın öncülüğünde, uluslararası sermayenin çıkarlarına göre biçimlendiriliyor olmasındadır.

Hatırlanacağı üzere IMF, 1 Ocak 2000’de başlatılan stand-by programıyla ekonomiye ve tarıma el koydu. 2000’li yılların en kapsamlı yapısal dönüştürme programı Dünya Bankası aracılığıyla tarımda uygulandı. Bankanın hazırladığı Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) tarımdaki tüm fiyat, girdi ve kredi desteklerinin kaldırılarak, üretimle bağlantısı olmayan doğrudan gelir desteği (DGD) sistemine geçilmesini, tarım birliklerinin işlevsizleştirilmesini, bazı ürünlerde kota uygulamasını, bazılarında ise üretim alanlarının daraltılmasını içeriyordu. Projenin uygulamadaki etkileri tarım sektörü için yıkıcı sonuçlara yol açtı. Bunlar; tarımda hızlı çözülme, mülksüzleşme, işçileşme, kırdan kente göç, tarımdaki dağıtım, pazarlama ve ar-ge etkinliklerinin yerli ve yabancı tekellere devri olarak sayılabilir.

2000’li yılların başından bu yana uygulamaya konulan ve bölüşüm ilişkilerini sermaye lehine biçimlendirmeyi hedefleyen politikalar değiştirilmeksizin AKP tarafından da uygulandı. Küçük ve orta ölçekli tarım işletmeleriyle yapılan aile çiftçiliğinin, büyük ölçekli işletmeler ve şirket tarımıyla ikame edilerek bitirilmesini amaçlayan politikalar izlendi. Hayvancılıkta da büyük işletmeleri önceleyen, koruyan ve kollayan bir destekleme sistemi uygulandı. Bu süreçte tarımı piyasalaştırma ve kırı tasfiye süreci hız kazandı.

1980’li yıllardan başlayarak uygulanan politikalarla devlet-köylü ilişkisinin yerini sermaye-köylü ilişkisi almaya başladı. IMF-Dünya Bankası patentli programlar küçük üreticiliğin çözülme sürecini hızlandırdı. Küçük ölçekli çiftçiler üretimden çekilirken, yerini tarım şirketlerine dayalı bir yapı almaya başladı. Oysa küçük çiftçi tarımı gıda egemenliğinin güvencesini oluşturmaktadır.

2000’ler küçük üreticilerin yoksullaştığı, mülksüzleştiği ve işsizleştiği bir dönem oldu. Üretiminden para kazanamayan küçük ölçekli işletmeler için tarım, geçimlerini sağlayacak bir ekonomik faaliyet olmaktan çıktı. Günümüzde tarımla uğraşan nüfusun üçte ikisinden fazlasının yıllık geliri 2 bin doları bile bulmuyor. Yoksullaşan çiftçiler tarımdan koptu, tarlalar ve meralar boş kaldı. Bu dönemde çiftçilerin yüzde 20’si tarımdan vazgeçti, 3.2 milyon hektar arazi boş kaldı. Tarımın istihdamdaki payı yüzde 35’den yüzde 19’a geriledi.

Kırda tutunabilen çiftçiler için uygulanan popülist politikaların yanı sıra bu uygulamaların yandaş medya aracılığıyla sürekli ve abartılı bir şekilde propagandası yapıldı. Tarımsal destekler giderek daha fazla başlık altında ödenerek, tarım daha fazla destekleniyor havası yaratıldı. Buna karşılık, çiftçiye verilen nakit desteğin -2018’de- 5 katı faiz ödemeleri olarak yerli ve yabancı rantiyeye ödendiği hâlde, bu gerçek halktan gizlendi.

2006 yılında yürürlüğe giren Tarım Kanunu’nun 21. maddesine göre, milli gelirin en az yüzde 1’inin tarımsal desteklemeye ayrılması gerekmekte iken, bu rakam yüzde 0.5- 0.6 civarında gerçekleşti. Tarım Kanunu’na göre 2007-2018 kesitinde tarıma 224 milyar lira destekleme ödemesi yapılması gerekiyordu. Şu ana kadar ödenen destekleme miktarı 103 milyar liradır. Yani devletin destekleme ödemelerinden dolayı çiftçiye 121 milyar lira borcu bulunmaktadır.

Tarıma yönelik destekleme kurum ve araçlarının tasfiyesini/işlevsiz hâle getirilmesini, tarım desteklerinin azaltılmasını, tarım alanındaki KİT’lerin özelleştirilmesini/tasfiyesini, TSKB’lerin etkisizleştirilmesini amaçlayan IMF-Dünya Bankası patentli politikalar, 2000 yılı başından bu yana tavizsiz bir şekilde uygulandı.

Uygulanan emek karşıtı, üretim karşıtı, ithalata dayalı bu programın yıkıcı sonuçları bu süreçte iyice gün yüzüne çıkmaya başladı. Madde madde sıralarsak:

  • Nüfus 14 milyon kişi arttı; buna karşılık tarımın milli gelir, istihdam ve ihracata katkısı giderek azaldı. Tarımın milli gelirdeki payı yüzde 10’dan yüzde 6’ya düştü. İstihdamdaki payı yüzde 35’den yüzde 19’a geriledi.
  • Tarım katma değeri 2012’de 68 milyar dolar iken, 2017’de yüzde 24 gerileyerek 52 milyar dolara düştü. Aynı şekilde 2012’de 4 bin 57 dolar olan kişi başına tarım katma değeri 2017’de 3 bin 319 dolar olarak gerçekleşti.
  • Tarımın en önemli girdilerinde (gübre, tarım ilacı, yem ham maddeleri gibi) ithalata bağımlı hâle gelindi. (Günümüzde tarımın en başta gelen sorununu yüksek girdi maliyetleri oluşturmaktadır). Tarım ürünlerinin çiftçinin elinden çıkış fiyatları 3 kat artarken; çiftçinin satın aldığı tarım girdilerinin fiyatları 5 kat arttı.
  • Üretimin yönlendirilmesinin önemli bir aracı olarak uygulanması gereken tarımsal destekler, 2006 yılında çıkarılan kanuna göre milli gelirin en az yüzde 1’i olması gerekirken; binde 5-6’sını aşmadı. Devletin destekleme ödemelerinden dolayı çiftçiye 121 milyar lira borcu bulunuyor.
  • 2002’de çiftçilere bankalar tarafından kullandırılan kredi 4 milyar TL iken, 2018 Eylül ayı sonu itibariyle 101 milyar liraya yükseldi. 2018’de çiftçinin kullandığı banka kredisi tarımsal destekleme ödemelerinin 7 katına ulaştı. Çiftçi kredi borçlarını ödeyememe korkusuna tutsak edildi.
  • Ürettiğinden para kazanamayan, emeğinin karşılığını alamayan çiftçi 3.2 milyon hektar araziyi ekmekten vazgeçti. 2002’de 26.6 milyon hektar olan tarım arazileri, günümüzde 23.4 milyon hektara düştü. Tarımda kullanılan araziler yüzde 13 oranında azaldı. ÇKS kayıtlı çiftçi sayısı 2 milyon 765 binden 2 milyon 132 bin kişiye düştü; yani 633 bin kişi azaldı. Çiftçiliği bırakan üretici sayısı oransal olarak yüzde 20’yi buldu.
  • Mısır, pirinç ve ayçiçeği dışındaki ürünlerde üretim istikrarsız bir seyir izledi; ya kendini tekrarladı veya üretim düşüşleri görüldü. Kişi başına nohut üretimi 10 kilodan 6 kiloya, kuru fasulye üretimi 4 kilodan 3 kiloya, kırmızı mercimek üretimi 8 kilodan 5 kiloya düştü.
  • Türkiye üretim yerine ithalatı teşvik eden politikalarla tarım dış ticaretinde net ithalatçı konumuna geriletildi. 15 yılda toplam 189 milyar dolarlık tarımsal hammadde ve gıda ürünü ithalatı yapıldı. Bu kapsamda 50 milyon ton buğday, 23 milyon ton soya, 16 milyon ton mısır, 12 milyon ton pamuk, 9 milyon ton ayçiçeği, 5 milyon ton pirinç ithal edildi. Pamuk ithalatına 20, buğday ithalatına 13.7, soya ithalatına 10, ayçiçeği ithalatına 5, mısır ithalatına 4, pirinç ithalatına 2.3 milyar dolar ödendi.
  • İthalatın başladığı 2010’un Ağustos’undan beri 3.9 milyon büyükbaş, 2,8 milyon koyun-keçi olmak üzere toplam 6.7 milyon baş canlı hayvan ve 275 bin ton kırmızı et ithal edildi. Yerli üreticilerimizin iflası pahasına yapılan bu ithalat için 7.1 milyar dolar ödenmesine rağmen fiyatlar düşürülemedi.[21]

 

TARIMIN DURUMU

 

BM’nin ‘The Global Land Outlook/ Küresel Arazi Görünümü’ başlıklı çalışması, dünyadaki arazilerin üçte birinin yoğun tarım pratikleri nedeniyle aşırı derecede aşındığını ortaya koyarken; her yıl 24 milyar ton verimli toprağın ve 15 milyar ağacın kaybedildiğini açıklanıp; verimsizleşen topraklar nedeniyle milyonlarca insanın açlık, yoksulluk ve çatışma riskiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor.[22]

Örneğin 2019 verilerine göre, dünyada 820 milyonu aşkın insan, yani yaklaşık dokuz kişiden biri, yeterli beslenemediği için açlık çekiyor![23]

Ve elbette Türkiye tarımı da söz konusu genelden muaf değil…

“5 Aralık Dünya Toprak Günü”nde, bir yılda bütün ülkelerin kaybettiği toprak miktarının 23-24 milyar ton olduğu vurgusuyla, “Dünyada en büyük toprak kayıpları ise Asya’da meydana geliyor,” diyen TEMA Vakfı Ankara Temsilcisi Nevzat Özer, Türkiye’de de milyonlarca ton toprağın erozyonla kaybedildiğini belirtip, Anadolu’nun 10 bin yıl önce yüzde 72’sinin ormanlarla kaplı olduğunu, bugün ise bu alanların yüzde 25’e düştüğüne dikkat çekti.

Ayrıca yüzde 6’sı sulak alanlar ve göllerle kaplı olan Anadolu’da bu oranın bugün yüzde 1’lere kadar düştüğünü ifade eden Özer, “Orman arazilerinin yüzde 54’ünde, meraların yüzde 64’ünde, tarım arazilerinin ise yüzde 58’inde şiddetli erozyon söz konusudur,”[24] diye ekledi.

Milletvekili Muharrem Erkek’in, “Üretici üretemez hâle getiriliyor,”[25] diye betimlediği tabloda Türkiye’nin en büyük tarım alanlarından Elbistan Ovası’nda 7 binin üzerindeki kayıtlı çiftçinin sadece 5 bin 300’ü aktif tarımla uğraşıyor. Üretici tarladan çekiliyor.[26]

Kolay mı?

Tarımın gayri safi milli hasıladaki (GSMH) payı hızla azaldı. 1980’de yüzde 25 olan pay bugün yüzde 7’ye düştü. Tarım 1980’de istihdamın yüzde 50’sini karşılarken bugün yüzde 20’ye geriledi.[27]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, tarım arazileri 2002’de 26 milyon 579 bin hektardan 2018’de 23 milyon hektara kadar düştü. Tarım alanları 15 senede yüzde 12 azaldı.[28]

15 yılda kuru fasulyede yüzde 50, nohutta yüzde 46, börülcede yüzde 40 oranında üretim alanı azalan Türkiye’de, aynı kesitte 3 bin dekar büyüklüğünde nohut üretim alanı, 898 dekar büyüklüğünde kuru fasulye üretim alanı işlemez hâle geldi.[29]

Yine coğrafyamızda toplam işlenen tarım alanının yüzde 33’ünü oluşturan buğday ekim alanı, 10 yılda 9 milyon hektardan 2017 itibarıyla 7.7 milyon hektara gerilerken nohut ekim alanı yüzde 46 küçülerek 3 milyon 595 bin dönüme geriledi.

Hızla yok olan tarım arazileri, ithalatı hızlandırdı. Bir yılda buğday ithalatı yüzde 234 artışla 821 bin tona, mısır ithalatı 8.5 kat artışla 404 bin tona yükseldi.[30]

Yine tarım alanlarının 3 milyon 400 bin hektar küçüldüğünü belirten ZMO İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, “Tarım alanlarının 16 yılda 41 milyon 200 bin hektardan 37 milyon 800 bin hektara geriledi. En fazla tarım alanı kaybı tahıllar, diğer bitkisel ürünler ve sebze alanlarında yaşandı. Avrupa Birliği’nin (AB) göbeğindeki Belçika’nın yüzölçümü 3 milyon hektar. Bizden 4-5 kat fazla tarımsal ihracat geliri olan Hollanda’nın toplam yüzölçümü ise 4 milyon hektar. Çiftçinin her geçen yıl alım gücü geriliyor. Bu da üretim alanlarına yansıyor,”[31] dedi.

Özetin özeti: Ulusal Hububat Konseyi Yönetim Kurulu Başkanı Özkan Taşpınar’ın imzası ile yayınlanan rapora göre, 10-12 yıl önce 9 milyon hektar olan buğday ekim alanı,[32] 7.2 milyon hektar civarına düştü.[33]

Bunun yanında Türkiye tarımda da; tohumundan hasada her alanda dışa bağımlı hâle geldi.[34]

Dönemin Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’ya göre, Türkiye’de 2017’de 771 adedi yerli, 32 adedi yabancı ve 22 adedi ise yerli-yabancı ortaklığı olarak toplam 825 tohumculuk firması faaliyet sürdürüyor. Tohumculuk sektöründe, 199 adet Özel Sektör Tarımsal Araştırma Kuruluşu ile Bakanlığa bağlı 25 adet kamu araştırma kuruluşu faaliyet gösteriyor. Bu rakamlara göre tohum ithalata bağımlı.[35]

Özetle “yerli üretim”den vazgeçildi. 2002’de 405 bin 882 olan tütün üretici sayısı 56 bine düştü. Tütün üretimi 159 bin 521 tondan 70 bine geriledi.[36]

TÜİK verilerine göre 2018’de, tahıl ve diğer bitkisel ürün üretimi yüzde 5.8 azalarak 68.4 milyon tondan 64.4 milyon tona geriledi. Tarım, hayvancılık ve balıkçılıkta, 2017’de yapılan ithalat için Türkiye 33 milyar liralık fatura ödedi.[37]

Toparlarsak; tarımda uygulanan neo-liberal politikalarla geçen kırk yılın ardından:[38]

  1. i) Tarımın üretim ve katma değer içindeki payı geriledi: 1973’de tarımın toplam katma değer içindeki payı yüzde 21.4 idi. Gerileme 1979’dan sonra hız kazandı, 2012’de yüzde 6’ya kadar düştü. Düşme devam ediyor.
  2. ii) Tarımın toplam ihracattaki payı: 1979’da tarımın toplam ihracat içindeki payı yüzde 12.7 iken, 2012’de yüzde 3.1’e indi.

iii) Tarımın toplam ithalattaki payı arttı: 1979’da tarımın toplam ithalat içindeki payı yüzde 1.1 idi. 1994’a kadar net ihracatçı olan Türkiye tarım sektörü, bu yıldan sonra net ithalatçı konuma geriledi.

  1. iv) Tarımın diğer sektörlerden aldığı ara girdilerin payı arttı: Tarım dışı ara girdilerinin maliyet içindeki payı 1973’te yüzde 11 iken, 2012’de yüzde 18’e yükseldi.
  2. v) Tarımda dış ticaret fazlası, açığa dönüştü: 1979’da tarımsal üretim değerinin yüzde 1.4’ü oranında dış fazla vermiş iken, 1990’da yüzde -0.1, 2002’de yüzde -0.3 ve nihayet 2012’de yüzde 2.5 oranında dış ticaret açığı vermiş. Aynı dönem içinde ihracatın tarım üretimi içindeki göreli payı iki buçuk kattan az bir artışla yüzde 2’den yüzde 5.3’e çıkarken, ithalatın payı sekiz kat artışla yüzde 1’den yüzde 7.9’a ulaşmış.

Böylelikle tarım ürünleri ithalatı giderek hem çeşitlenmekte ve hem de artmaktadır. 2003’de 2.3 milyar dolar olan ithalat 2016’da 6.5 milyar dolara, açık da 522 milyon dolardan 1.9 milyar dolara yükselmiştir. 2017’nin ilk 6 ayında ithalat 4.7 milyar dolara, dış ticaret açığı ise 2 milyar dolara ulaşmış. Korkutucu değil mi?[39]

Elbette korkutucu! Tıpkı Türkiye’de dört yılda yüzde 51 artarak tarımı zehirleyen pestisitlerin kullanımı[40] ve tarım (mevsimlik[41]) işçilerinin hâli gibi…

Örneğin Urfalı mevsimlik tarım işçileri Ankara’daki soğan tarlalarında çalışmaya devam ediyor. Tarım işçisi çocuklar “Hasat devam etmese Urfa’ya dönüp okula gidecektik ama geçinebilmek için çalışmak zorundayız,” diyor

‘Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2019’un tarihli ‘Çocuk İşçiliği Küresel Tahminler Raporu’na göre, dünyadaki 152 milyon çocuk işçinin en çok çalıştığı sektör yüzde 70.9 oranla tarım. Türkiye’de de benzer bir durum yaşanıyor.[42]

‘Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) 2018’de açıkladığına göre, kadınlar tarımdaki en önemli istihdam unsuru. Örneğin 2018 Haziran’ında tarımda çalışan 5 milyon 624 bin kişinin yüzde 45.8’ini kadınlar oluşturmuş. Kadın çiftçiler günde ortalama 16-17 saat çalışırken en önemli sorunlardan biri de kayıt dışılık ve güvencesizlik. Tarımdaki kadınların yüzde 78.3’ü ücretsiz aile işçisi konumundayken, yüzde 90.8’i kayıt dışı çalışıyor ve sosyal güvenlik kapsamının dışında.[43]

Yine TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, ülke genelinde sayıları 3.1 milyonu geçen ücretsiz aile işçisinin yaklaşık 2.6 milyonunun tarımda çalıştığını belirterek, “2 milyonun üzerinde kadın, 550 bine yakın erkek, tarımda ücretsiz aile işçisi olarak emek veriyor. Tarımın yükünü kadınlar çekiyor,” dedi.

Tarımda kendi hesabına çalışan kadın sayısının 240 bin, ücretli veya yevmiyeli çalışan kadın sayısının 279 binde kaldığına işaret eden Bayraktar, “İşveren olarak tarımda istihdam edilen kadın sayısı 7 bini ancak buluyor. 2017 Ekim’i verilerine göre, tarım istihdamında yüzde 84.5 olan kayıt dışılık oranı, erkeklerde yüzde 76.3’te kalırken, kadınlarda yüzde 94’e ulaşıyor. Tarımın yükünü kadınlar çekiyor. Üstelik ücret almıyorlar, gelir elde etmiyorlar, yüzde 94’ü de kayıt dışı çalışıyor,” diye konuştu.[44]

 

DEVLET(İN) POLİTİKASI

DEVAM EDECEK

13.03.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

BİR SEVDADIR TİYATRO

ÖMER ŞERİF’İN OYUNCULUĞU

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

YER İLE GÖK ARASINDAKİ UYUM: KLASİK MÜZİK

6 MAYIS HAKİKÂTİ ÖLÜMSÜZDÜR

ÖLÜM ORUCUNUN 320. GÜNÜNDE İBRAHİM GÖKÇEK İÇİN

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020 ( 2 )

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020

ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM ‘İNSANCIL’A DAİR