EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ!

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ!

“İnsanların kardeşliği ve dayanışma

bir gün, savaşın ve yıkımın

kanlı çizgilerini ufuktan silecektir.”[1]

 

III. Büyük Buhranı ile kıvranan kapitalist dünya sistemi, sürdürülemez özellikleriyle müthiş bir tıkanıklık, kriz içinde…

Yaşanan açmazın emareleri her gün daha da netleşirken; küresel ölçekte dalgalar hâlinde gelişen kriz yakıcılaşıyor. Kâr oranlarındaki düşüşler ile sermaye birikim sürecinin tökezlemelerin yol açtığı kaybı minimize etmek derdindeki kapitalistleri işçi sınıfı ile emekçilere karşı saldırmaya ve saflarında rekabeti, ayrıca da yeniden paylaşımı şiddetlendirmeye mahkûm ediyor.

Günümüzde yaşanan budur ki, bu da savaş demektir!

Sürdürülemez kapitalizme mündemiç emperyalist savaşlar, çağın kaçınılmazlığıdır. Emperyalist barbarlığın yıkıcı doğasının getirisi olan savaşlar, sistemin varolan çelişkilerini daha da keskinleştirirken; insanlığın geleceğini de tehlikeye atar.

Böylesi kesitler, geleceğin savaşa karşı savaşmakla savunulabileceği hatta kazanabileceği momentlerdir.

  1. İ. Lenin’in, ‘Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm’ başlıklı yapıtında belirttiği gibi, Birinci Emperyalist Savaş öncesi dönemin en belirgin yanı dünyanın yeniden paylaşılması ihtiyacıydı.

Bugünde de emperyalist sistem içinde debelendiği açmazda savaş çığırtkanlığını sürdürürken; tarih bize gösteriyor ki, emperyalist savaşın anlamı burjuvazi için farklı, işçi sınıfı ile emekçiler için farklıdır.

Savaş burjuvazi için “müthiş kârlar” demek olması yanında; işçi sınıfı ve emekçilerin yarattığı toplumsal değerlerin yeniden, kârlı bir şekilde üretilmek üzere yok edilmesidir. Emperyalist savaş ile yeni pazarlar açılır, eskileri yeniden paylaşılır. Üretici güçler yok edici güçlere dönüşür, tüm toplumsal zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfı ile emekçiler ölüm ve zulme mahkûm edilirler.

Ama bu her zaman böyle olmayabilir.

Tıpkı Ekim Devrimi ile işçi sınıfı ve emekçilerin bu vahşete “Dur!” diyerek, yarattığı barış gibi…

 

SAVAŞ+BARIŞ: NEDİR VE NEDEN?

 

  1. İ. Lenin, 1 Kasım 1914’te yayınlanan ‘Sosyalist Enternasyonal’in Konumu ve Görevleri’ başlıklı yazısında, “Savaş tesadüfî bir olay da değildir, (yurtseverlik, insanlık ve barış vaazı veren oportünistlerden geri kalmayan) Hıristiyan papazların düşündüğü anlamda ‘günah’ da değildir. Savaş kapitalizmin kaçınılmaz bir aşamasıdır, kapitalist yaşam tarzının barış kadar meşru bir biçimidir,”[2] tanımıyla savaş+barışın ne ve neden olduğunu net biçimde ortaya koyar.

Bu noktada “Karl Marx’ın, ‘Özgürlükler ile birlikte el ele yürümediği sürece barış bir cinayet demektir,’ saptamasının altını ısrarla çizerek ekleyelim: Bir beklentiye indirgenmemesi gereken barış, savaşın nedenlerine karşı savaşılarak kazanılır.

Evet savaşın panzehiri, barıştır ve ancak ulusal bayraklar toz bezi yapılıp, kapitalizm aşıldığında gelecektir gerçek barış.

Savaşın olmaması diye tanımlanan barış, aslında iki savaş arası dönemdir… Yani emperyalist-kapitalizm koşullarında imkânsızdır; ütopyadır.

Kapitalist sömürü koşullarında ‘geçici’ ve ‘suni’ bir döneme denk düşen barış; savaştan önceki evre ve moladır.”[3]

 

[1] Emma Goldman.

[2] V. İ. Lenin, “Sosyalist Enternasyonal’in Konumu ve Görevleri”, Collected Works, Cilt: 21, s.35-41.

[3] Temel Demirer, “Barış (=Hayat) ile Savaş (=Ölüm) Hâli”, 1 Ekim 2016… https://www.kaldirac.org/baris-hayat-ile-savas-olum-hali/

Bu durumda Romalıların, “Barış istiyorsan savaşa hazır ol,” düsturunun varisi Marksist-Leninistler (M-L) olduğunun altını çizerek ekleyelim: Tarih boyunca egemenler ezilenlere, savaştan bol bir şey vermedi! Bu nedenle, burjuvazinin barış söylemi ikiyüzlü değil ise nedir?

Aslı sorulursa: Savaş dediğimiz şey, silahlı barış dönemindeki örtünün kaldırılıp, hunhar bir şekle bürünmesidir. Bu yüzden V. İ. Lenin şöyle der: “Biz savaşların ülke içindeki sınıf mücadelesiyle kaçınılmaz bağa sahip olduğunu görüyoruz; sınıflar kaldırılıp sosyalizm kurulmadığı müddetçe savaşın yok edilemeyeceğini biliyoruz. Keza biz iç savaşları, yani ezilen sınıfın ezen sınıfa karşı, kölelerin köle sahiplerine, serflerin toprak beylerine ve ücretli işçilerin burjuvaziye karşı yürüttükleri savaşları meşru, ilerici ve zorunlu görmemiz bakımından da onlardan ayrılıyoruz. Biz Marksistler her savaşı tarihsel olarak ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünmemiz bakımındansa hem pasifistlerden hem de anarşistlerden ayrılıyoruz.”

Dolayısıyla Marksistler ne soyut bir şekilde savaş karşıtı ne de toptancı bir şekilde barış yanlısıdır; zira bu noktada Carl von Clausewitz söylediklerinde haklıdır: “Fethedenler her zaman barış meftunudur, zira savaş savunmadakilerin saldırganlarına yönelttikleri direnişten doğar.”

Kapitalizmde zulmün çeşitli şekillerine direniş, eli kolu bağlı oturup durmaktan çok daha barışçıl bir tavırdır. Dolayısıyla kapitalist vahşet koşullarında direniş meşru ve doğru, savaş ise kirlidir ve tam da bu yüzden barış talebi şarttır, ama onurlu bir barış.

  1. İ. Lenin’e göre, onurlu bir barış ancak neyin ne olduğunu hiç evirip çevirmeden ortaya koymakla mümkündür. Söz konusu savaşın (“direnişin”) nasıl çıktığını, kimin çıkarlarına hizmet edip kimin çıkarlarına taş koyduğunu, daha özele inersek örneğin hangi seçim sonuçlarını hazmedememenin bir ürünü olduğunu vb sarih bir şekilde açıklamak, geniş kesimlere anlatmak gerekiyor. Dolayısıyla da V. İ. Lenin barışı mücadeleye bağlar.[1]

O hâlde ezilenler için sömürüye başkaldırmayan bir barış söz konusu değildir ve olmaz da!

 

“KAPİTALİZM= SAVAŞ” DEMEKTİR!

 

“Ama”sız, “fakat”sızca “kapitalizm=savaş”tır; yani savaş kapitalizmin zorunlu bir sonucu veya kaçınılmazlığıdır.

Elbette savaş, kapitalizmle birlikte başlayan bir olgu değildir. Ne var ki, kapitalizm, yarattığı militarizmle birlikte, insanlık tarihinin aslında en kanlı dönemini temsil eder. Kapitalizm, örgütlü, kurumsal, sistematik şiddetin ve bunun en vahşi biçimi olan savaşın zirvesini temsil eder. Rosa Luxemburg’un da dediği gibi, tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik akışı, sermayenin sadece doğuşunu değil aynı zamanda dünyada adım adım ilerleyişini de temsil etmektedir ve emperyalist savaşlar, kapitalist sistemin işleyişinin kaçınılmaz sonuçlarıdırlar, tıpkı iktisadi krizler gibi.

Tarihin kanıtladığı gibi, sermayenin gelişip büyümesi, savaşların da aynı şekilde büyümesini, sayısının, sıklığının, yıkıcılığının ve kurbanlarının artmasını beraberinde getirmektedir. Dünya pazarının daha büyük bir kısmını ele geçirmek, daha geniş hammadde ve enerji kaynaklarına el koymak üzere tüm büyük güçler sonu gelmez bir rekabet içindedirler. Bu rekabet askeri yöntemlere başvurulmasını belli bir aşamada zorunlu kılar. Bu zorunluluk, kapitalist güçleri giderek daha güçlü ordular kurmaya iter.

Tarihe baktığımızda kapitalizmin gelişimiyle savaşların sayısının artması ve verilen kurbanların sayısının devasa boyutlara ulaşması arasında doğrudan bağ olduğunu görüyoruz. Sanayi devriminin gerçekleştiği XVII. yüzyılda 68 savaş yaşanmış ve 4 milyon kişi ölmüştü. XIX. yüzyılda bu sayı 205 savaş ve 8 milyon ölüye çıktı. İnsanlık tarihinin en kanlı dönemi olan XX. yüzyıl ise 300 civarında savaşa ve 110 milyondan fazla insanın bu savaşlarda can verişine tanıklık etti. Savaşlar giderek toplumun tamamını doğrudan kapsar hâle geldikçe ve yıkımın boyutları arttıkça, savaşlarda ölen insan sayısının nüfusa oranı da giderek arttı: Bu oran XVIII. yüzyılda binde 5 ve XIX. yüzyılda binde 6 iken, XX. yüzyılda binde 46’ya fırlamıştır.[2]

Söz konusu veriler kapitalizm ile savaş arasında kopmaz bir bağ olduğunu kanıtlarken; kapitalizm var oldukça iktisadi rekabet, sıcak çatışmalar kaçınılmazdır. Yani, iktisadi krizler nasıl kapitalizmden kaynaklanıyorsa; emperyalist savaşlar da doğrudan kapitalizmin iktisadi krizlerinden ve yeniden-paylaşım kavgasından türerler.

 

[1] Ferit Burak Aydar, “… ‘Sosyalizm ve Savaş’ ve Barış”, Birgün Kitap 24 Ekim 2016… https://www.birgun.net/haber/sosyalizm-ve-savas-ve-baris-132718

[2] Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, çev: Kudret Emiroğlu, İmge Yay., 2001, s.123-124.

İşte bu yüzden savaşsız bir kapitalizm düşünülemez ki, V. İ. Lenin de Ağustos 1915’te, kapitalist gelişim dinamiklerinin kriz ve savaşları doğuruşunu yalın bir şekilde şöyle vurguluyordu:

“Sermaye uluslararası ve tekelci hâle gelmiştir. (…) Kapitalizm altında güç kullanmaktan başka bir paylaşım zemini ve paylaşım ilkesi mümkün değildir. (…) Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyeti ve üretimde anarşidir. (…) Kapitalist bir devletin gerçek gücünü sınamanın savaştan başka bir yolu yoktur ve olamaz. Savaş özel mülkiyetin temelleriyle çelişmez, bilakis bu temellerin doğrudan ve kaçınılmaz bir ürünüdür. Kapitalizm altında tek tek işletmelerin ve tek tek devletlerin düzgün ekonomik büyümesi imkânsızdır. Kapitalizmde periyodik biçimde sarsılan dengeyi yeniden sağlamanın sanayide krizler ve siyasette savaşlardan başka bir yolu yoktur.”[1]

Ve bir şey daha: Savaş yalnızca yıkım ve ölüm anlamına gelmez; kitleleri harekete geçirici boyutlarından ötürü devrimci bir katalizör görevi de görür.

Devrimler çoğu kez savaşları izler. Bu tespit, o gün olduğu gibi bugün de emperyalist savaşlara karşı izlenecek mücadele hattının temel belirleyenlerinden biridir. Pasifistlerden (devrimci olanı da dahil her türlü savaşa karşı çıkanlar) farklı olarak Marksistler, savaşların kapitalizmden kaçınılmaz olarak türediğini ve savaşlara nihai olarak son vermenin yegâne yolunun devrimden geçtiğini vurgulayarak, savaşların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk dalgasını devrimci bir ayaklanmaya doğru büyütmenin taktikleri üzerine odaklaşırlar.

Dolayısıyla içinden geçtiğimiz, “Üçüncü Dünya Savaşı Dönemi”nde, yaşanan savaş(lar)ın emperyalist mahiyetini, kapitalizmin neden barışçıl bir dünya kuramayacağını; haksız savaşların kapitalizmin kaçınılmaz ürünleri olduğunu; dolayısıyla da savaşların aynı zamanda devrimler için bir katalizör görevi gördüğünü kavramak büyük önem taşıyor.

Özellikle Karl Marx’ın, “Sermaye hareket hâlindeki çelişkinin ta kendisidir.”[2]

“Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.”[3]

“Sermaye, emeği ve onun ürünlerini yönetme gücüdür. Kapitalist, kendi kişisel ya da insanal nitelikleri nedeniyle değil, ama sermaye sahibi olduğu ölçüde, bu güce sahiptir.”[4]

“Kapitalist üretim süreci, bir bütün olarak ele alındığında ya da bir yeniden üretim süreci olarak, sadece meta, sadece artık-değer üretmekle kalmaz, sermaye ilişkisinin bizzat kendisini, bir tarafta kapitalisti, diğer tarafta ücretli işçiyi üretir ve yeniden üretir,”[5] biçiminde tarif ettiği kapitalizm ile savaşın bağı, savaşın krizle keskinleşen hâliyle de doğrudan ilintilidir.

Bu gerçeği “piyasa efsanesi”(?) ile pazarlanan “piyasanın çöküşü”yle net biçimde kavrayabilirsiniz!

Kolay mı? Ekonominin “piyasanın görünmez eline” terk edildiği “iddia edilen”(!) emperyalist dönemlerde, dünya ekonomisinde sıklığı ve şiddeti artan finansal çöküşlere tanıklık edilir. Yıllarca sürebilecek çift haneli işsizlik oranlarının yaşandığı depresyonlar, finansal çöküşlerin zirve noktasını takip eden yıllarda meydana gelmiştir. Nitekim emperyalist bir dönem olan XX. yüzyılın başlarındaki gibi, XXI. yüzyıla girerken de, krizlerin yoğunlaşarak tırmandığı görülmektedir.

Özetle, piyasa efsanesinin ortak aklı esir aldığı emperyalist dönemler, aynı zamanda piyasa çöküşleri dönemleridir. Ve 2007-2008 çöküşü ardından, büyük depresyonun realize olduğu güzergâhta, büyük savaşda olasıdır.

 

GERÇEK BARIŞ

 

İşçi sınıfı ve emekçiler için barış, pasifist iç çekişlerle mümkün değildir ki, bu konuda da “İşçi sınıfını aldatma yollarından biri de pasifizm ve soyut barış propagandasıdır. Kapitalizm altında, özellikle de onun emperyalist aşamasında, savaşlar kaçınılmazdır,” diyen V. İ. Lenin “Barış Yalanı” tehlikesinin altını ısrarla çizer!

Emperyalizmin “barışı”, sadece yeni bir savaştan önceki soluklanma dönemidir. Oysa sadece savaşa ve savaşı üreten emperyalizme karşı, devrimci bir kitle mücadelesiyle gerçek barış sağlanabilir. Çünkü V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Bir dizi devrim olmaksızın, sözde demokratik barış bir orta sınıf ütopyasıdır.”

Yine “Kapitalizm altında apaçık bir ütopya olan silahsızlanma” talebini reddeden V. İ. Lenin (ve Bolşevikler) için emperyalizm çağında barış savaş demektir, savaş da barış!

Kapitalizm koşullarında, özellikle de emperyalizm çağında savaşların kaçınılmaz olduğunun altını ısrarla çizen V. İ. Lenin, söz konusu gerçeği dikkate almayan soyut bir barış savunusunun (pasifizm), işçi sınıfını aldatmaktan başka bir anlama gelmediğini belirtip; devrimci bir hareket olmadan demokratik ve kalıcı bir barışın mümkün olamayacağını; bunu isteyen herkesin burjuvaziye ve burjuva hükümetlere karşı yürütülecek bir iç savaştan yana olmak zorunda olduğunu dile getiriyordu.[6]

  1. İ. Lenin’in tüm öngörüleri ve devrimci saptamaları tarih tarafından da test edilerek doğrulanırken; “Gerçek düşman kendi evinde” şiarıyla emperyalist savaşı iç savaşa çevirme politikasını izleyen Bolşevik perspektif için gerçek barış bir devrim sorunudur

Yerkürede emperyalist savaş(lar)ın, vekaletler ile, bölgesel düzeyde devam ettiği tabloda; kapitalizmi krizlerin patlak vermesinden kurtarmak mümkün değil ise, emperyalist savaşlar da doğrudan kapitalizmin iktisadi krizlerinden ve yeniden-paylaşım kavgasından türemesi kaçınılmazdır.

İşte bu yüzden savaşsız bir kapitalizm düşünmek mümkün değilken; işçi sınıfı ve emekçiler emperyalist savaşların kurbanı olmamaları için kapitalist sisteme son vermek zorundadırlar. İşte bundan ötürü, emperyalist savaşa ilişkin olarak, burjuvazinin iktidarını devirme perspektifinden yoksun bir “barış” sloganı, işçi sınıfı ve emekçilerin şiarı olamaz.

Tam da bunun için “Sosyalizm barış demek olduğundan, sosyalistler, emekçilerin ve tüm diğer ezilenlerin hakları için mücadele ederken, savaşa karşı barış bayrağını yükseltmelidirler. O hâlde, sorun, XX. yüzyılın başında olduğu gibi, bugün de aynıdır: Ekmek ve barış!”[7]

Evet; ILO Anayasası’nın (1919), “Başlangıç” bölümünde, “Evrensel ve kalıcı bir barışın ancak sosyal adalet temeline dayalı” olabileceği vurgulandığı üzere; ezilenler ekmek için savaşmadan barışı, kapitalizme karşı barış için savaşmadan da ekmeklerini elde edemezler!

Bunun en büyük kanıtı da Ekim Sosyalist Devrimi’dir.

Malum üzere 1917 Ekim Devrimi’nin evrensel sonuçlarından biri, hiç kuşku yok ki sürüp giden I. Dünya Savaşı’na “Dur” demesi ve halkların barış çığlığının aracı hâline gelmesiydi. Kurulan işçi iktidarının, “tazminatsız ve ilhaksız” barış talebini yükselterek ve tüm gizli savaş anlaşmalarını deşifre ederek Rusya’nın savaştan çekildiğini açıklamıştı.

  1. İ. Lenin’in, “Biz devrimci barış istiyoruz ama devrimci bir savaştan da korkmuyoruz,”[8] vurgusuyla; “İlk iş barışı gerçekleştirecek pratik tedbirleri almaktır. Bütün savaşan ülkelere barış teklif edeceğiz. İlhak yok, tazminat yok. Her ülke kendi kaderini tayin edecek,”[9] biçiminde özetlediği Ekim Devrimi, en karanlık dönemlerde bile, insanlığın ortak değerlerini ve gelecek ideallerini savunmanın ne denli yaşamsal olduğunun bir kanıtıyken; Rusya işçi ve köylülerinin “Bütün iktidarı Sovyetlere” devrettiği gün, -eski Rus takvimine göre 24 Ekim’e denk gelen- 7 Kasım 1917, XX. yüzyılın akışını belirledi.

Barış, Rusya halklarının en yakıcı talebiydi. Cephelerde yaşanan bozgunlar, canını veren yüzbinlerce köylü, kentlerde yaşanan açlık, halkı canından bezdirmişti. Çarlığın beklenmedik devrilişi, halkın savaşa öfkesinin de bir sonucuydu. Ne var ki, Şubat Devrimi’nin ardından iş başına gelen Geçici Hükümet, Kerenski liderliğinde, savaşı devam ettirme kararı aldı. Barış için Çarlığın devrilmesi yetmemişti. Yeni egemenlerin, yani burjuvazinin de devrilmesi gerekiyordu. Ekim’in öngününde, “Bütün iktidar sovyetlere” sloganı, barış ile eşanlamlı hâle gelmişti.

  1. İ. Lenin, Kongre’ye hitabında, “Sovyet hükümeti, bütün uluslara demokratik bir barış ve bütün cephelerde acil bir ateşkes önermektedir” diyordu. Dört yıldır bütün dünyayı kasıp kavuran emperyalist savaştan çekildiklerini açıklıyordu. Kongrenin Barış Kararnamesi’ni kabul etmesiyle, I. Dünya Savaşı’nda ilk kez savaşan ülkelerden birisi, halk iradesiyle barış kararı alıyordu!

 

“SAVAŞ+BARIŞ” KONUSUNDA V. İ. LENİN

 

[1] V. İ. Lenin, “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine”, Collected Works,  Cilt: 21, s.340-341.

[2] Karl Marx, Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, Çev: Sevan Nişanyan, İletişim Yay., 4. baskı, 2014.

[3] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965, s.230.

[4] Karl Marx, 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1993.

[5] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965, s.551-559.

[6] V. İ. Lenin, Emperyalist Savaş Üzerine, çev: Serkan Gündoğdu, Ceylan Yay., 2016, s.130

[7] Ahmet Öncü, “Emperyalizmin Son Aşaması: Her Yer Savaş, Her Yer Direniş-3”, 27 Mayıs 2018… https://www.birgun.net/haber/emperyalizmin-son-asamasi-her-yer-savas-her-yer-direnis-3-217420

[8] John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün,  çev: Rasih Güran, Yordam Kitap, 2006, s.141.

[9] yage, s.137.

DEVAm edecek

7.12.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR