EFRONIA

Ayfer Tuzcu Ünsal

EFRONIA

Herşeyi merak ettiğimden olacak, etrafımda ki bazı insanlar, ilgi duyduğum konularda bana kitap tavsiye etmek, veya hediye etmek konusunda çok cömertler oldular. Efronia’da bana meraklılığım nedeniyle tavsiye edilmiş bir kitapdı... Boston’da Northeastern Üniversitesi tarafından , “Dünyanın etrafındaki kadınların ilginç yaşamları”nı konu alan bir başlık altında yayınlanmıştı. Gerçekten de müthiş bir kitapdı, günlerce etkisi altında kaldım diyebilirim.

                 Kitabın tümünü özetlememe imkan yok! Bana ilginç gelen yerlerini buraya sığdırmaya çalışacağım.

                 Önce, Efronia kim, onu öğrenelim. Efronia, Antepli 1894-1986 arasında yaşamış Ermeni bir kız... Kitabı yazan, Finlandiyalı Stina ise Efronia’nın gelini... Kitap, her ne kadar Ermeni bir kızın hikayesini anlatsada, aslında farkı dünyalardan gelen ve savaşlar nedeniyle yolları çakışan iki kadının hikayesi... Efronia’nın hayatı; birinci dünya savaşı nedeniyle sonsuza dek değişmiş; Stina’nın hayatı ise ikinci dünya savaşı nedeniyle hiç hayal edemediği bir eksene kaymış.

                 Savaşlar olmasa; Efronia doğup büyüdüğü  Antep’te yaşayacak; Amerikalılar tarafından kurulan Merkezi Türkiye Koleji’nin Maraşta ki kızlar okulundan mezun olacak. Büyük olasıkla öğretmen olarak yaşamına devam edecek ve iyi bir evlilik yapıp, çocuk sahibi olacak; binbir emekle büyüttüğü oğluna da yine Antep’li Ermeni bir kız alacaktı. Stina ise, doğup büyüdüğü Finladiya’da kalacak, okuduktan sonra Finlandiyalı bir delikanlı ile evlenecekti... Ama öyle olmadı... Zaten, öyle olmadığı için de bu kitap yazıldı ve bu kadar ilginç oldu!

                 Antepli Efronia ile, Finlandiyalı Stina, gelin-kaynana olarak müthiş anlaştılar. Efronia, ona içinden gelerek bütün samimiyeti ile “ kızım” dedi. Stina ise, Efroniayı çok sevmiş, saymış ve  92 yıllık yaşamına müthiş olaylar sığdırdığını sezmiş, onu, hayatını yazması için ikna etmişti. Efronia, yaşamının son yıllarını geçirdiği Kalifornia’ya da arada bir ortadan kaybolur, kağıtlar dolusu yazı yazardı... aradan günler geçtikten sonra, bir gün Stina’nın kocası olan oğlu Herant’a “tamam, yazdım bitti!” dedi.

                 Herant Katchadourian, annesinin özenle yazdığı muntazam cümleli yaşam hikayesini okurken, gözlerine inanamadı... Annesi neler yaşamıştı... Hayatı boyunca, hep aklını kullanarak kontrol ettiği yaşamında sadece bir kez; aklını rafa kaldırmış; duygularının esaretine kapılıp, aşık olmuş ve aşık olduğu adamı da ömrünün sonuna dek sevmişti...

                 Stina, kitap çalışmaları sırasında, ana-oğulu seyretmeye bayılıyordu. Efronia, daha çok Türkçe kelimelerle süslenmiş Ermenice konuşmaya başladı oğluyla. Kağıt hışırtıları; arada bir ortalığı kaplayan müthiş Türk kahvesi kokusu... Efronia, Türkiye’de doğmuş; 40 yaşında Lübnan’a gitmişti. Böylece ömrünün yarısını geçirdiği ve Türkçe konuştuğu yaşamının diğer yarısının sonunda böyle Türkçeye kayan bir Ermenice yaratmıştı.

                 Türkçe anlamayan Stina, konuşmalar arasında geçen “Remzi” kelimesini artık ezberlemişti. İşte, Efronia’nın büyük aşkı bu adam olmalıydı.

                 Kitapta İngilizce kolay okunsun diye “Ramzi” olarak yazılan Remzi, İskenderundaki İran konsolosunun oğluydu. Yıl 1913 dü... Efronia’nın ailesi, zorunluluk nedeniyle Antep’ten İskenderun’a taşınmıştı. Babası ölen Efronia’nın, ailesini, Merkezi Türkiye Kolejinden eczacı olarak mezun olan abisi geçindirmek zorundaydı. Abisinin o sıralarda bulabildiği tek iş; İskenderun’da emekli olan bir eczacının eczanesine mesul müdür olmaktı. Aile, o zaman 9 konsolosluk; bir o kadar da yabancı lise bulunan İskenderun’a taşındı. O yıllarda İskenderun’da çok şık özel kulüpler vardı. İşte bunların birisinde, komşusu Nuriye Hanım aracılığıyla Remzi ile tanıştı Efronia... Müthiş bir ilişkiye imza attı her iki taraf da... Tamam da yıl 1913 ve müthiş bağnazlık söz konusu... Bir erkeğin genç bir kızla; bir genç kızın bir erkekle, filört etmesi; aşk yaşaması asla mümkün değil... Ama, Efronia için geçerli değil bu kurallar. O özgür bir genç kız ve kim ne derse desin, aşkını yaşamak istiyor... Remzi ile arada bir görüşmek; aynı ortamda birkaç dakika oturmak bile büyük ödül Efronia için.

                 Remzi, Londra’da okuyor o yıllarda... Savaş ortamı, istikrarsız yaşam; insanları oradan oraya sürüklüyor. Efronia’nın ailesi tekrar Antep’e taşınıyor. Remzi, büyük aşkını görmek üzere Antep’e gelmek istiyor. Efronia bu... Büyük aşkını Beşgöz köyüne gidip karşılıyor. Beraber, aynı faytonun içerisinde Antep’e gelip, bir tanıdığın evine gidiyorlar. Biraz oturduktan sonra Remzi, kalkmak zorunda çünkü geri dönecek. Önünde uzuuuun bir yol var. Bu arada, o senelerde, Antep’e gelmek için İskenderun’a vapurla gelindiğini; oradan da Kilis ve Beşgöz köyü üzerinden Antep’e varıldığını öğreniyoruz. Beşgöz’de yolcuların konaklaması için o zamanın şartlarına özgü bir mekan da var...

                 Efronia’nın yaşadıkları, Anadolu’nun birinci dünya savaşındaki durumu, benim burada yazdığım kadar kolay değil kesinlikle! Ama herşeye rağmen, insan yaşamına devam ediyor; savaş, gözyaşı, kan, sevgi ve ölüm! Efronia ile Remzi de için de geçerli bütün bu şartlar. Ama herşeye rağmen mektuplaşıyorlar... Aşk mektupları; üstelik Efronia hristiyan; Remzi müslüman, havalarda uçuşuyor... Bütün bu kaotik ortam içerisinde, Londra’nın bombalanması sırasında Remzi ölüyor. Veee Efronia ömrünün sonuna geldiğini düşünüyor! Bir ara, dünya nimetlerinden elini eteğini çekip, bir manastıra yerleşip rahibe olmayı da düşünmüyor değil. Ama, hayat devam ediyor ve 1920 lerde İskenderun’lu tanınmış Ermeni bir iş adamı, Aram Efendi ile hayatını birleştiriyor. Senelerce İskenderun’da yaşayıp, bir çocuk sahibi olduktan sonra Beyrut’a taşınıyorlar... Kocası ölüyor, savaş gene peşini bırakmıyor Efronia’nın... Bu sefer 1974 lü yıllardaki iç savaşına tanık oluyor Beyrut’un. Çok cesur ve güçlü bir kadın olduğu için, her problemin üstesinden geliyor.

                 Beyrut’ta birgün, evini gerillalar basıyor. Evde, zorla “düşman” dediklerini birini arıyorlar. Efronia çok rahat... Arama işlemi bittikten sonra üç gerillaya Türk kahvesi ikram ediyor! Bu sefer gerillalar huzursuz! “Siz, ne ilginç bir kadınsınız, bizden hiç korkmuyormusunuz?” diyorlar. Efronia, sakin, cevap veriyor: “oğlum, Tanrı cennette, siz buradasınız, neden korkayım ki?”  Ve bu üç gerilla, daha sonraki günlerde Beyrut’tan ayrılmaya karar veren Efronia’yı araba temin ederek, valizlerini taşıyarak havaalanından yolcu ediyorlar!

                 Stina,kitap da Efronia’nın karakterini biraz anlatmış... Yedirmekten, içirmekten büyük keyif alan, yaşamında yiyeceğin çok önemli olduğu okumuş bir kadın Efronia... Stina ile Kalifornia’da beraber gittikleri göl kıyısında, romantik romantik güneşin batışını seyrederken, gölün kıyısına su içmek üzere geyikle yavrusu geliyor. Stina yavruya sempati ile severek bakarken, Efronia bir aahhh çekiyor ve “şu yavrunun soğan ve sarımsakla nasıl güzel yahnisi olur” diyor!

                 Efronia için, yemek yemek; yedirmek içirmek yaşamın önemli bir unsuru iken, Stina için Efronia’dan önceki yaşamında; uyumak ya da yürümek gibi zorunlu yapılması gereken bir hareket...

            Stina, kitap da Efronia’nın yemek felsefesini pek güzel şöyle özetlemiş: “Güneydoğu Anadolu’da engebeli bir arazide kurulan Gaziantep, sıcak yazları ve soğuk kışları ile kara iklimine sahipti. Toprak kayalıktı,  bu nedenle de tarımla uğraşmak zordu. Kısıtlı sayılabilecek bu şartlar ve ürün çeşitliliği altında çok nefis ve sağlıklı bir mutfak yaratılmıştı. Yiyeceklerden zevk almışlar, birbirlerinden etkilenmişler ve ikramı sevginin bir işareti olarak algılamışlardı.”

Ve devam edelim, Stina’nın yazdıklarına: “Efronia sofranın başına oturur ve herkese servisi o yapardı. “Yok” desenizde o size 7 çeşit yemeğini ikram ederdi. Sürekli yemeğe teşvik eder ve “ye ye” diye ısrar ederdi. Bütün bu haraketlerine sanki bir  zafer kazanmış olmanın edası ile devam eder  birbiri ardından yeni çeşit yemek çeşitleriyle sofrayı bezerdi. Bu sırada, sofranın etrafındakilerin , hatta inlemelerine katiyen aldırmaz yeni yiyecekler getirmeyi sürdürürdü.”

Kitabı okuduktan bir süre sonra, yine Antep asıllı Ermeni, Beyrut’ta uzun seneler yaşamış, 94 yaşında bir hanımefendi ile tanıştım. Ona, bütün safiyetimle “Efronia’yı tanırmıydınız?” diye sordum. “O, koketi* kim tanımaz ki? Hiç sevmezdim,” karşılığını verdi. Ben de daha fazla sormadım... Sonra da düşündüm: Biz kadınlar, genellikle özgürlüğüne düşkün, şahsiyetli, kendisini var etmeye çalışan hemcinslerimizden hiç hoşlanmayız. Onlara imrenip, örnek alacağımıza; koket gibi sıfatlarla veya belden aşağı vurarak yok etmeye çalışırız... Efronia’da güçlü ve özgür bir kadın. “Ben varım” diyor! İşte bu nedenlerle hemcinsleri ondan hoşlanmamış olabilirler, ne dersiniz?

 

 

*Koket: Güzel görünmeye çalışan, süse düşkün, kırıtan kadın. Türkçe sözlük          

 

1. Fotoğraf: Efronia, 1986  İlkbaharında objektife böyle gülümsemiş. Aynı yılın Aralık ayında vefat etti.

2. Efronia, oğlu Herant’ın vaftiz kıyafetiyle, İskenderun 133

3.Antep 1912. Efronia, Pazar günleri beraber öğretmenlik yaptığı kilise gurubuyla.

4. Efronia’nın ailesi... Antep, 1892. Efronia henüz doğmamış...

5. Kitabın kapağı

 

8.03.2016 (Ayfer Tuzcu Ünsal)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

Kırmızı Pul Biberin izinde...

KIRIKHAN’A GEL CİĞERİMİ YE...

EDİRNE, GİRİŞİMCİ KADINLAR VE YAHUDİLER

BEYRANDAN RESTORANA…

YİYECEK ARTIĞI KÖTÜ BİR KELİME DEĞİLDİR

ESNAFLIK, ÂYÂNLIK

BİR MANTAR TOPLAMA MACERASI

DİYARBAKIR TÜRKÜSÜ

BİLMEDİĞİNİZ ANTEP YEMEKLERİ VE DİYARBAKIR’DA NERGİZLEME