ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

Sibel ÖZBUDUN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

“Geçmiş asla sona ermez,

hatta geçmez bile.”[2]

 

Murathan Mungan’ın, “Bu ülkede zaten her şey çok krizde. Her şey çok çabuk kırılacak bir yapı gösteriyor. Hep irili ufaklı krizlerden geçiyoruz. Dahası, Türkiye’nin kendisi bir kriz ülkesi... Krizde olmayan bir şey var mı? Eğitimimiz krizde, adaletimiz krizde, ekonomimiz hep krizde, demokrasimiz hep krizde, gerisini siz çoğaltın,”[3] diye tarif ettiği acılı coğrafyamızın malum ve meş’um tarihinin mimarının lanetli egemenler olduğunu bilmeyen var mı? Hâlâ varsa ne yazık…

O hâlde “Tarihin en yaratıcı dönemleri en fırtınalı dönemleri olmuştur ve hâlâ da öyledir,”[4] uyarısını “es” geçmeden bugün(ler)e o tarihten geldiğimizi unutmayıp; Albert Camus’nün, “Sizin ahlâkınız benim ahlâkım değildir. Vicdanınız da benim vicdanım değildir,” saptamasını düstur edinmekte büyük yarar vardır.

Çünkü tarihin, muazzam bir erken uyarı sistemi olduğu malumdur. John Sheran’ın, “Gelecekte bizi nelerin beklediğinin en iyi falcısı, geçmişte başımıza gelenlerdir,” sözlerindeki üzere…

Bu çerçevede Anadolu’nun otokton halkı Rumların hâli meselesine geçersek!

 

  1. I) TARİH NOTLARI

 

İstanbul Rum Toplumu, 1453’de Fetih’ten sonra “milleti mahkûme” (hükmedilen toplum) uygulamasının devreye soktuğu özel şartlarda yaşamışlardı.

Söz konusu uygulamaya göre, gayrimüslim toplumlar birçok kısıtlayıcı önlem ile ağır vergilere (haraç, angarya, devşirme sistemi, mülk edinememe, defin izni, yapılaşma yasağı, vs.) maruz bırakılmışlardı.

Kısıtlayıcı şartlar Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyıldaki Batılaşma girişimini zeminini oluşturan Tazminat (1839) ve Islahat Fermanlarının (1856) ilanı ile kısmen giderilse de, esasta fazla bir şey değişmedi.

1850-1908 kesitinde İstanbul Rum Toplumu -mevcut ayrımcılıklara rağmen!- İmparatorluğun diğer bölgelerindeki Rum toplumları ile ekonomi, eğitim, kültür ve sosyal alanlarında ilerlemeler kaydetti. (1913’de İstanbul Rum nüfusu, toplam 750.000 olan İstanbul nüfusunun 310.000 gibi büyük bir bölümünü oluşturuyordu.)

Tanzimat, Islahat, I. ve II. Meşrutiyet Dönemleri’nde Osmanlı Rum toplumunun liderleri ile çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğunun çoğulcu ve çok uluslu ve hukukun üstünlüğü temelinde bir devlete dönüşebileceğine inanıyordu. Ancak Ege’den Rumların sürülmesiyle başlayan trajik 1908-1922 kesiti bu inancı tekzip etti.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) döneminde, Osmanlıları yöneten İttihat Terraki Cemiyeti (İT), İmparatorluğun Hıristiyan halklarına sınırsız bir şiddet uyguladı. Söz konusu süreç Rum toplumları için 1922 sonbaharına kadar süren savaş ile Anadolu ve Doğu Trakya bölgelerindeki Rum toplumlarının yok olmasıyla noktalanmıştı.

İstanbul Rum toplumu ise, Lozan görüşmelerinde karara bağlanan mübadele dışında tutulup, 1923 Ekim’inde T.C vatandaşlığına alındı.

İstanbul Rum nüfusu yanısıra, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Rumları Lozan Antlaşmasının öngördüğü şartlar altında T.C’de kaldı. Ancak İstanbul Rum nüfusun yarısı idari önlemler aracılığı ile (mübadeleden istisna alanın Lozan’da öngörülen vilayet yerine şehremini sınırları ile tanımlanması ve nüfus kayıtlarındaki eksiklikler) terke zorlanarak, 125.000 kadarı kalabilmişti. O dönemde İstanbul’un toplam nüfusu 750.000 idi.

Azınlıkların korunması kapsamında Lozan Antlaşması’nın 37-44. maddeleri ile Türkiye de kalan Müslüman-olmayan azınlık haklarının korunması için, dönemin çok ilerisinde, ciddi şartlar ve garantiler öngörmekteydi. Örneğin antlaşmanın 44. maddesine göre, “Türkiye, bu kesimin bundan önceki maddelerdeki hükümlerin, Türkiye’nin Müslüman-olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmalarını kabul eder,” deniyordu.

Ancak kısa zamanda bu korumaların sadece kâğıt üzerine kaldığı görüldü. T.C Hükümetleri sürekli olarak azınlıkların bir iç tehlike olduğu ilkesine yaslanan azınlık karşıtı politikalarını tırmandırdı. Nüfus oranı Osmanlı döneminde yüzde 35’lerden, Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde 2’lere geriledi.

Yani Lozan Antlaşması’ndaki “Azınlıkların Korunması” şartları 1923-1940 döneminde sistematik olarak ihlâl edildi.

Örneğin Lozan Barış görüşmelerinde Türk Heyetinin başkan yardımcısı Dr. Rıza Nur’un, 2 Mart 1923’deki Meclisin gizli celsesindeki “Akalliyetler (azınlıklar) kalmayacaktır...” diye başlayan açıklaması her şeyi yeterince anlattır.

Ayrıca Rum okullarındaki 160 öğretmenin azledilerek işten çıkarılması gibi, Rum okullarına müdahaleler…

Ya da T.C’nin, Lozan görüşmelerinde (10 Ocak 1923), Ekümenik Patrikhane’nin İstanbul’da kalmasını kabul etmesine rağmen, Partikhane’ye birçok engeller, sınırlamalar koyması ve 30 Ocak 1925’de Patrik VI. Konstantin’in bir trene bindirilerek sınır dışı edilmesine kadar uzanan uygulamaların bir kaçını daha aktarırsak…

  • Devrin T.C. Hükümeti aynı zamanda kendisini Türk-Ortodoks Patriği ilan eden Eftim Karahirsaridis-Erenerol’a destek vererek[5] (Türk-Ortodoks Patrikhanesinin kuruluş izni Ankara hükümetinin ilk kararlarından biridir) Karaköy’de zengin dört kiliseyi işgal etmesine izin verilmiş bu cemaatsiz organizasyon 80 yıl boyunca Ekümenik Patrikhane’ye karşı aktif saldırı aracı olarak kullanılmıştır.
  • Osmanlı pasaportu ile İstanbul’dan ayrılan 40.000 Rum’un firari olarak tanımlanarak mallarına ve mülklerine el konulması.
  • Devlet ve yabancı şirketlerde çalışan bütün Rumların işlerinden zorla çıkarılmaları (1923-1924).
  • İstanbul Rum Edebiyat Cemiyetinin kapatılarak (1923) zengin arşivine ve kitaplarına el konulması. Aynı zamanda Heybeliada Rum Ticaret Yüksek Okulu ve Fransız-Elen Lisesi’nin kapatılması.
  • Lozan antlaşması ile aile hukuk yetkilerine sahip olan Rum Milli Meclisi’nin baskı ile feshi (1925).
  • İstanbul Barosuna kayıtlı Rum avukatların ¾’ünün üyelikten çıkarılarak meslekten men edilmesi.[6]
  • 24 Ocak 1924 değişiklikle eczane açma yetkisi “Türk bulunma” meselesine bağlanması, İstanbul doğumlu Yunan vatandaşı eczacıların işsiz kalmalarıyla sonuçlandı (1924).
  • Mübadeleden istisna olan 12.000 Yunan vatandaşı Rum’un göç ettirilmesi.
  • Çok sayıda Vakıf gayrimenkulüne el konulması ile tek mütevelli ataması ile vakıf yönetimi seçimlerinin uzun süre iptali…[7]

Vb’leri gibi T.C şahsında sürdürülen sermayenin Türkleştirilmesine müteallik ihlâller, gasplar listesini uzatabiliriz.

 

  1. II) VARLIK VERGİSİ

 

Honore de Balzac’ın, “Her büyük servetin ardında, büyük bir suç yatar,” betimlemesiyle tanımlanması mümkün olan sermayenin Türkleştirilmesinin önemli uğraklarından birisi de “Varlık Vergisi”ydi…[8]

Lozan Antlaşmasına rağmen 1940-1946 yılları arasında azınlıklara karşı uygulanan sistemli baskı politikaları tarafından çıkarılan gizli bir kararname ile 18-45 yaşları arasında olan bütün (40.000) gayrimüslim erkekler amele taburlarına sevk edilerek çok ağır şartlarda ve İstanbul’a gelme izini verilmeksizin, yol, hava alanı ve bina inşaatı gibi işlerde, çok zor koşullarda çalıştırılmıştır. Hatta zaman zaman özel inşaat firmalarına işçi olarak da kiralanmışlardır.

Tarihte bu olay “20 Kur’a Nafia Askerleri” olarak bilinir. Bu uygulamanın savaşın yön değişimiyle devre dışı bırakılması (Kasım 1942) çok anlamlıdır. Terhisin savaş Avrupasında olanlar ile alâkâlı olduğu gibi, ayrıca birçok yoruma da açıktır. Yaşlıların Trakya’daki, daha genç olanlar ise İç ve Doğu Anadolu bölgelerinki toplama kamplarına yığıldığı uygulamada Nafia askerlerinin önemli bir kesimi üçüncü kere askerlik yapmıştı.

1941’in Mayıs ayında, Nazi güçlerin Yunanistan ve Yugoslavya’yı işgal etmelerinin ardından, devrin tek parti hükümeti çıkardığı Varlık Vergisi ile (1942-1944) azınlıkların ekonomisini tasfiye etti.

TBMM, ekonomik sorunlara (karaborsacılık, ihtikâr, vb.) gönderme yaparak 11 Kasım 1942’de, 350 milletvekilinin oy birliğiyle yasayı onayladı.

Söz konusu verginin oranı Müslümanlara/ Türklere ortalama yüzde 4.94 iken, Hıristiyanlara/ Rumlara yüzde 156 idi.

Uygulama gayrimüslimler için bir ekonomik felaketten başka bir şey değildi. Vergiyi uygulayan İstanbul Defterdarı Faik Ökte,[9] trajediyi kapsamlı olarak gözler önüne serer.

Örneğin verginin 10 günde ödenmesi şart koşulmuş ve bu sürede ödenilmediği takdirde mal ve mülklere haciz konularak, derhâl açık artırma ile satışa çıkarılması öngörülmüştür.

Tahsil edilen rakamın ödenecek miktarı karşılamaması hâlinde gayrimüslimler, Aşkale ve Kop Dağı’nda, Sivrihisar’daki toplama/ çalışma kamplarında hayat boyu -zorunlu çalışma kamplarında günlük ücret 1.5 liradır- çalışmaya mecbur edilmişlerdir. Oysa ortalama 500.000 lira borçlandırılan bir Rum vatandaşın normal şartlarda çalışarak borcunu ödemesi ve geri dönmesine imkân yoktu. Sadece Aşkale’de 21 kişi öldü. Sürülenlerin çoğu 50 yaşın üstündeydi.[10]

Özetin özeti Başbakan Şükrü Saraçoğlu, CHP Grubu’ndaki konuşmasında verginin amacını şöyle açıklıyordu: “Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir devrim kanunudur bu. Piyasalarımıza egemen olan yabancılar ortadan kaldırılacak, Türk piyasası, Türklerin eline verilecektir.”

Konuya ilişkin olarak İshak Alaton da şunları aktarır: “O zaman 15 yaşında idim. Babam iki tane vergi ihbarnamesi aldı. Biri 16 bin TL Hocapaşa Vergi Dairesi’nden, aynı gün de 64 bin TL’lik Eminönü Vergi Dairesi’nden. Yan yana iki vergi dairesi aynı gün iki ihbarname yolladı...”

“O zaman babamın 4 katlı işyeri vardı. İçerisi, İngiltere’den getirilmiş, Anadolu’ya gönderilmek üzere bekleyen kumaşlar ve ipliklerle doluydu. Babam vergiyi ödemek için hanı sattı, malları sattı, yetmedi, evdeki eşyayı sattı. Hepsinin yekûnu 16 bin TL’lik vergiyi bile karşılamadı. Babama yollanan verginin toplamı, bugünün parası ile 800 milyon TL eder. Babamı Erzurum Aşkale’ye götürdüler. Aralıkta gitti, Aralık’ta geldi. Tam bir yıl kaldı. Oraya götürülüyorsunuz, günlük vergi borcunuzdan taş kırma ücreti olarak 1.5 lira kesiliyor. Babam hesap etti; 115 yıl çalışması lazımdı borcunu ödemek için.”[11]

 “Bu vergiyi kimsenin ödemesi mümkün değildi. Çoğu kişiye ödeyebileceğinin en az üç katı vergi yüklenmişti. Ve 1400 kişi Erzurum’un köylerine kasabalarına, çalışma kamplarına yollandı. Çoğu bir yıl sonra geri geldi. Taş kırdırdılar bu insanlara, bir tas çorba ve günde bir buçuk lira karşılığında. Varlık Vergisi’nden birkaç ay önce, İnönü Bursa’da konuşma yaparken birileri kalkıp “Gayrimüslimleri ne yapacağız?” diye sormuştu. İnönü’nün cevabıysa korkunçtu en azından: “Onlara İstanbul’un sokaklarında limon sattıracağım!”[12]

 

III) 6-7 EYLÜL POGROMU

 

Bununla da kalmadı, Rum toplumu, 6 Eylül 1955 akşamı başlayıp 6 Eylül gecesi ve ertesi gün de (7 Eylül) tüm şiddetiyle devam eden, planlı kitlesel bir saldırıya uğradı. Saldırganlar, 40-50 kişilik gruplar hâlinde organize edilen merkezi koordinasyon ile eylemlerini gerçekleştirdiler. Söz konusu kitlesel harekâtın Özel Harp Dairesi (Seferberlik Tetkik Kurulu) tarafından tasarlanıp, gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkmıştır.[13] (6-7 Eylül Pogromu Nazi Almanya’sında 8-9 Kasım 1938 tarihlerinde Yahudilere yönelik Kristal Gece ile müthiş benzerlikler taşımaktadır.)

6-7 Eylül 1955 saldırısı bir hazırlığın ürünüyken; 1946’da CHP tarafından hazırlanan “Azınlıklar Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktaydı: “Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hâle getirmektir.”[14]

NATO ülkelerinde soğuk savaş ortamında Stay Behind (Komünist bir rejimin NATO ülkesinde iktidarı ele geçirmesi durumunda direnişi düzenleme amaçlı-Geride Kal) mekanizmasının kolu (Özel Harp Dairesi/ Seferberlik Tetkik Kurulu) 6-7 Eylül olaylarında kilit rol oynamıştır.

Egemen medyanın asılsız biçimde, İstanbul Rum toplumunu Kıbrıs’taki olaylarla ilişkilendirerek, bir nefret atmosferi yaratması ve Rumlarının iç düşman olarak sunması saldırı zemini oluşturmuştur. Söz konusu rolün tetikçiliğini Hürriyet Gazetesi ile Sedat Simavi, Hikmet Bil, Mehmet Emin Yalman makaleleri üstlenmiştir.

İngiltere’nin Atina Elçisi Ağustos 1954’de Londra’ya gönderdiği raporda, Selanik’te Mustafa Kemal Atatürk’ün evinin duvarına tebeşir ile yazılacak bir sloganın dahi Türkiye ve Yunanistan ilişkilerini bozabileceğini yazmıştı![15]

Egemen medya sürekli olarak Kıbrıs’ta Türklere karşı bir katliam gerçekleştirileceğini ve Batı Trakya’daki Müslüman azınlığına baskılar yapıldığını yazarak, İstanbul Rumlarının yaşamlarını sorgulamıştır.

Saldırı hazırlıkları 1955’in Ağustos’unda devam ederken; Rumların kurumları, işyerleri ve evleri önceden işaretlenerek listeler hazırlanmıştır.

Bu doğrultuda 5 Eylül gecesi T.C. Selanik Konsolosluk binası ile aynı arsadaki (Yunanistan Hükümetince kamulaştırılarak Türkiye’ye armağan edilen) Mustafa Kemal’in doğduğu ev olduğu kabul edilen yapıya, -sonradan kuşkusuz ispat edildiği gibi- gizli istihbarat teşkilâtı üyeleri tarafından bombalama gerçekleştirilmiştir. Provokasyonun amacı Yunanlıların Atatürk’ün evini tahrip ettiği algısı yaratmaktı.

Daha sonra Konsolosluk çevresindeki güvenlik mensupları, Yunanistan vatandaşı olan failleri yakalamıştır. Olaydan yargılanan failler ve elebaşı Oktay Engin, T.C’nin baskısı sonucu 9 ay sonra salıverilmiş ve failler Türkiye’de kahramanlar gibi karşılanmıştır.

Oktay Engin kariyerini güvenlik bürokrasisinde tamamlamış, üst düzeyde görev yaptığı yıllar süresinde Azınlık Komisyonu üyesi olarak İstanbul ve Gökçeada- Bozcaada Rumlarına uygulanan baskı politikalarında önemli roller üstlenmişti.

“XX. yüzyılda yaşanmış bir vandalizm vakası”[16] ya da “Devlet destekli pogrom… Milli mutabakat cinayeti,”[17] olarak betimlenen 6-7 Eylül 1955 gerçeği ne bir ilkti, ne de son oldu.

Tarihin iki kara günü olarak anılan 6-7 Eylül’de İstanbul’da yaşayan Rumların ve gayrimüslimlerin ev ve işyerleri yağmalandı, yıkıldı ve canlarına kastedildi. Taksim’de başlayan, daha sonra İstanbul’a yayılan olaylarda, polisin müdahale etmediği güruh; sadece ev ve işyerlerine saldırmakla kalmadı, aynı zamanda ibadethanelere ve mezarlıklara da saldırdı. Sanılanın aksine; Rumların İstanbul’dan ayrılmadığı; 1 ay sonra yapılan nüfus sayımında görüldü. 1955 sayımına göre, Türkiye’de toplam 79 bin Rum vardı. Kıbrıs olaylarının 60’lı yıllarda doruğa ulaşmasının ardından; İstanbul Rumları koz olarak kullanılmaya başlandı. 1964 yılında çıkarılan sürgün kararıyla, 13 bin Yunanistan uyruklu Rum bir bavul ile sınırdışı edildi. Yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan Rumlar, İstanbul’da 600 aile tarafından temsil ediliyor.[18]

Kaldı ki 6-7 Eylül saldırılarında sadece Rumlar değil, Ermeniler ve Yahudiler de hedef alınmıştı.[19]

Devlet tarafından tertiplenen 6-7 Eylül ile devlet radyosu öğlen haberlerinde, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı bir saldırı yapıldığı haberini duyurdu ve aynı gün öğleden sonra İstanbul Ekspres Gazetesi bu haberi yaydı. Bundan hemen sonra Taksim’de toplanan kalabalıklar bir protesto mitingi düzenlediler.

Hıristiyan halkın iş yaptığı ve oturduğu Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Eminönü gibi semtler hazırlıklı gelmiş saldırgan grupların akınına ve saldırısına uğradı. Saldırılar, 20-30 kişilik kışkırtıcı ve tahripçilerden oluşan, çeşitli saldırı araç ve gereçleriyle donanmış organize gruplarca gerçekleştirildi. Bu gruplar ellerinde Türk bayrakları ile Atatürk ve Celal Bayar’ın büst ve fotoğraflarını taşıyorlar, “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” (KTC)’nin rozetlerini dağıtıyorlardı. Saldırgan gruplar halkı da kışkırtmak için “Makarios’a Ölüm”, “Kıbrıs Türktür” sloganlarıyla Kıbrıs sorununu kullanıyorlardı. Saldırganların bir kısmında gayrimüslimlerin ev ve işyerleri listeleri bulunuyordu. Hedef sadece Rumlar değil, Ermeni ve Yahudi tüm Müslüman olmayanlardı.

Şehrin her yerinde dükkânlar ve evler yağmalandı, piyanolar ve dolaplar pencerelerden atıldı. Kiliselerde bulunan kutsal eşya tahrip edildi, bazı kiliseler ateşe verildi. Rum Ortodoks mezarlıkları da zarar gördü. Polis olanları izleyerek pasif durumda kalıyor, bozulan kamu düzenine müdahale etmiyor ve adeta olanlara göz yumuyordu. Bir kısım Müslüman halk komşuları olan Hıristiyanları koruma için küçük ölçekte de olsa direnmeler gösteriyor ama bir kısmı da onları ihbar ediyordu.

Mustafa Kemal’in evine saldırı yapıldığı haberi İzmir’de de yerel bir gazete tarafından yayılınca İstanbul’daki olaylara benzer saldırılar yaşandı. Ankara’da ise şiddet içermeyen öğrenci protestoları oldu. Saldırılar Eylül ayı boyunca devam etti. 8 Eylül gecesi İskenderun’daki bir Rum- Ortodoks Kilisesi’ne dinamitle saldırıldı. 9 Eylül’de İzmir- Alsancak’ta Aya Vuklin Kilisesi’ne saldırılarak ateşe verildi. 10 Eylül’de Balıklı Rum Hastanesi’ne saldırıldı. İstanbul’da oturan Yahudilerin evlerine “gamalı haç” işareti çizildi. Çanakkale’de anti-semitist bildirimler dağıtıldı. Olaylar Yahudi ahaliyi de kapsayacak boyutlara ulaşmaya başlamıştı.

Hükümet, bu durum karşısında İstanbul, Ankara ve İzmir’de örfi idare (sıkıyönetim) ilan etti. İstanbul’da 5104 kişi tutuklandı. İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Milli Emniyet Hizmetleri Şefi, İzmir Valisi ve garnizon komutanı, İstanbul Emniyet Müdürü ve üç general görevden alındı. 12 Eylül 1955’de örfi idare Meclis’te görüşüldü. Fuat Köprülü olayları komünist bir komploya bağladı.

Maddi hasar konusunda kaynaklara göre farklı rakamlar söz konusu. Amiral- hukukçu Fahri Çoker Dosyasına göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile fabrika ve otel gibi yerlerle birlikte 5317 tesis hasara uğradı. Tahrip edilen yerlerin bir çoğu Rumlara ait olmakla birlikte, Ermenilere ve Yahudilere ait birçok yer de tahrip edilmiş, hattâ Müslümanların bir kısmının da evleri saldırıya uğramıştı. Tartışmalı olmakla birlikte Türk basın kaynaklarına göre, ölü sayısı 11, yaralanan insan sayısı 300-600 arasında olup, çok sayıda kadına da tecavüz edildi.[20]

Toparlarsak: 6-7 Eylül Pogromu’nun nitelik ve içeriğine ilişkin olarak Sovyet Bilim Emekçileri’nin değerlendirmeleri şöyleydi:

“Türk hükümetinin ideolojik mücadele biçimlerinden biri, emekçi kitleleri uyutmak, sınıf bilincinin artmasını engellemek ve emekçilerin sömürülmesini kolaylaştırmak amacıyla dinsel fanatizmin aşılanmasına ilişkin bir kararnameyi kabul etti. Hemen bir ay sonra yöneticiler Kur’an’ın radyoda okunmasına izin verdiler, ilk ve ortaokullarda din öğretimi zorunlu oldu, imam ve vaiz yetiştiren okullar yeniden açıldı, Ankara Üniversitesi bünyesinde ilahiyat Fakültesi açıldı. Kasım 1958’de İstanbul’da iki yıllık Yüksek İslâm Enstitüsü açıldı. Bu okulu bitirenler imam yetiştiren okullarda öğretmen olarak çalışabiliyorlardı. 1959’da Türkiye’de 4233 öğrencisi olan 19 din okulu vardı. Ülkenin her tarafından devletin parasıyla camiler yapıldı ve eskiler onarıldı.

Sadece kırsal bölgelerde değil, büyük kentlerde de şubeleri olan çeşitli tarikatları; Nakşibendiler, Mevleviler, Akifiler ve diğerleri faaliyetlerini genişlettiler.

Bu gelişmeler, ülkenin toplumsal yaşantısında dinin yerinin güçlenmesine yol açıyordu. Din adamları, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesine ve Türkçe okunmasına karşı çıkmaya başladılar. Basında ve mecliste İslâm’ın ‘Devlet dini’ olarak ilan edilmesi yolunda sesler yükseldi.

En ateşli tarikatçıların kovuşturulması için hükümetin aldığı bazı önlemler daha ziyade gösterişçi, biçimsel bir niteliğe sahipti.

Din adamlarına ödün verme politikası, dinsel fanatizmin yayılmasını, emekçileri kurtuluşları uğrunda savaşmaktan alıkoyacak bir araç olarak gören tüm gericilerin isteklerine uygun düşüyordu. Gericiler dini, komünist düşüncelerin yayılmasına karşı bir savaş aracı olarak klikler arası egemenlik mücadelesinde bir araç olarak kullandılar.

Demokrat Parti, özellikle ortaokullarda ve yüksek okullarda milliyetçiliği hızla yaydı, farklı uluslardan emekçiler arasında düşmanlık yarattı. Gerici basın yöneticilerin yardımıyla zaman zaman bütün yurttaşların sadece Türkçe konuşmaları için kampanya açtı. Nisan 1951’de ‘Milliyetçiler Derneği’ ortaya çıktı. Bu derneğin fahri başkanı, Eğitim Bakanı Tevfik İleri idi. Şubat 1953’te bu dernek, komünizme ve ‘devlet ve toplum düzenini tehdit eden tüm aşırı solcu örgütlere’ karşı savaşmayı amaç edinen ‘ulusal dayanışma cephesi’ adını aldı.

DP Hükümeti, ulusal azınlıkları zorla Türkleştirme politikasını sürdürdü. Ülkede ulusal sorun olduğunu kabul etmedi. Kıbrıs halklarının İngiliz emperyalizmine karşı yaptığı haklı savaştan yararlanan iktidar çevreleri şovenizmi körüklemeye ve halkı ülkedeki Rumlara ve diğer azınlıklara karşı kışkırtmaya başladılar. 1955 yılı Eylül ayı başında İstanbul ve İzmir’deki kanlı Rum, Ermeni ve Yahudi katliamı Türk yöneticilerinin bu politikasının sonucuydu.

Bu katliamı düzenleyen Adnan Menderes Hükümeti, halkın hoşnutsuzluğunu önleme, bu hoşnutsuzluk için bir hava deliği açma ve onun uluslararası alanda düşmanlık yoluna sokma, böylelikle emekçi kitlelerin sınıf bilincinin artmasını engelleme amacını da izliyordu.”[21]

Yağma/talan 7 Eylül sabahına kadar sürmüştü!

Dışarıdan getirilen yağmacıların bir bölümü Haydarpaşa Garı’nda yakalandı; Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi getirilip görevlendirilmişti.

Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine bomba attığı savıyla Yunanistan’da yargılanan Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğrencisi Oktay Engin gıyabında üç yıl hapse mahkûm oldu. Ama Türkiye’de bir “kahraman” gibi karşılandı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde devlet desteğiyle okudu. Bürokraside önce emniyet müdürlüğüne kadar yükseldi, daha sonra Nevşehir Valiliği’ne (22 Şubat 1992-18 Eylül 1993) getirildi. 27 Mayıs 1960 sonrası Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda başta Başbakan Adnan Menderes olmak üzere Demokrat Parti yönetimi bu olaylar nedeniyle mahkûm olurken Oktay Engin aklanmıştı.

6-7 Eylül olayları yalnızca Rumlara karşı girişilmiş bir harekât değildi; yakıp yıkılan mekânların yüzde 59’u Rumlara aitken, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudilere, yüzde 12’si de Levanten, dönme, Müslüman olmuş Beyaz Ruslar ve çeşitli gayrimüslim gruplara aitti.

Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” dediği olaylarda egemen medya ölü sayısı 11 olarak belirtilmişti, Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15’ti. Bunların 5’i, ruhani rütbesi olan Balıklı’da Papaz Chrysanthos Mantas, Piskopos Gerasimos, Yeniköy’de Piskopos Gennadios Arabacıoğlu ve adları bilinmeyen iki papazın yanı sıra, Erpapazoğlu, Abraham Anavas, Olga Kimiades, Thanassis Mısıroğlu, Hebe Giolma, Isaak Uludağ Theopoula Papadopoulu ve Yannis Balkis’ti.[22]

Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü.[23]

Böylelikle 1924 mübadelesi sonrasında sayısı yaklaşık 100.000’e inen Rum nüfusun çok önemli bölümü 1955 yılından başlayarak İstanbul’dan göç etti.[24]

Bu kapsamda 6-7 Eylül kara sayfasının resmî bir dökümü: 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 azınlık okulu başta olmak üzere toplam 5.317 bina saldırıya uğramıştı.[25]

Özetle: 6 Eylül günü öğleden sonra saat 6 da Taksim meydanında oluşturulan gösteri, kısa zamanda Rum mağazalarına, Zapyon Kız Lisesine ve Aya Triada Kilisesinin tahrip ve yağma eylemlerine dönüşmüştü.

İstiklal caddesinde bulunan ve çoğunluğu Müslüman olmayan T.C. Vatandaşı olan fertlere ait olan dükkânlar ve iş yerleri tahrip ve yağma edilmişti.

Saldırılara 100.000 kişinin katıldığı tespit edilmiş olup saldırılar üç safhada gerçekleştirilmiştir: i) Kapı ve kepenklerin kırılması; ii) Yağma ve tahrip; iii) Kundaklama…

Öncelikli hedefler: Rum kiliseleri, Mezarlıkları, Okullar, Hayırsever ve Kültür Cemiyetleri, Rum işyerleri ve evleri olmuştu.

Aynı zamanda Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin kurumları ve üyeleri de bu kitlesel saldırılardan paylarını almıştı.

Her yerde işitilen slogan “Bugün malınıza, yarın canınıza!” idi.

Güvenlik güçlerinin seyirci kalmalarının yanı sıra, birçok durumda saldırganları destekleyen tutum almışlardır.

Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, olayların başlaması sırasında İstanbul içinden geçmişler, İçişleri Bakanı Namık Gedik ise olayları bulunduğu valilikten takip etmiştir.

T.C. Hükümeti olaylar ile ilişkisini reddetmiş ve saldırıların komünistlerce düzenlendiğini söyleyerek 50’ye yakın aydını tutuklayıp; 3.000 kadar çapulcu/ talancıyı da tevkif ederek, kısa sürede salıverilmişlerdi.

Yunanistan Hükümeti’nin tepkisi “ılımlı olmuş” ve Birleşmiş Milletler nezdinde hiç bir girişimde bulunmamıştı.

Büyük Britanya hükümeti olayları küçümsemiş; ABD Soğuk Savaş’tan ötürü mağdur ile faili aynı kefeye koymuş ve devrin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles de, -20 Eylül 1955’de Yunanistan ve T.C’ye gönderdiği mektupta olayın unutulmasını istemişti.

Ve nihayet matbaası zarar gördüğü için sekiz gün yayın yapamayan Rum ‘Embros’ gazetesi, 15 Eylül 1955 tarihinde, “Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın şimdi kırık dökük de olsa mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız. Kırık mezarlardan, harabeye dönmüş kilise, okul, dükkân ve evlerimizden yeni bir dünya yaratacağız. Sebat ve cesaretle o harabelerin arasında yine yaşantımızı düzene koyacağız,” diye yazmıştı.[26]

Yazmıştı yazmasına ama, 1955’te 80.000 civarında olan İstanbullu Rum’dan geriye 2.000 kişi ya kalmış, ya kalmamış. Sadece Rumlar değil, Ermeniler de terk etti İstanbul’u. Kaybedilen sadece nüfus olmadı; gidenler asırlardır İstanbul’u İstanbul yapan bir kültürel zenginliği de beraberlerinde götürdüler.[27]

 DEVAM EDECEK

6.09.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

DERSİMİZ: KOMUTAN(IMIZ) CHE VEYA HASTA SIEMPRE, COMMANDANTE!

“SOSYALİZM VE İSLÂM” TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR KAYNAK: BOLŞEVİK DEVRİMİ VE DİN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ