Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım  ( KOMÜN BAKKALİYESİ )

Fevzi Günenç

Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( KOMÜN BAKKALİYESİ )

Adı elbette ki “Komün Bakkaliyesi değildi dayımın dükkanının. Bu adı oraya ben yakıştırdım.

Eblehan yokuşunun başındaydı dükkân. Şafak Dayım köyde aradığı erinci bulamayınca, kente taşınmaya karar vermişti.

O sıralarda bu dükkânda pek de öyle ahım şahim iş yapamayan biri çalıştırmaktaydı. Adam oldukça da yaşlanmıştı. Dükkanı devretmeye karar verdi.

Kısmet dayımınmış. Dükkanı kiraladı. Köydeki bir iki tarlasını satıp sermaye yaptı. Güzelce şenlendirdi bakkaliyeyi.

Dayımı çok severdim. O da beni çok severdi. Gel gör ki birbirimizle anlaşamazdık. O, yeni kurulan Demokrat Partiye üye olmuştu.

Bense doğduğumdan bu yana Atatürkçü, Cumhuriyetçi, Devrimci, Laik, CHP’nin sadık üyesiydim.

Okumaya çocukluk yıllarımdan berİ düşkünlüğüm vardı. Alfabeyi daha yeni söküp okuma kitabına geçtiğimiz ilkokul ikinci sınıfta ilen, yaz tatillerinde Dedemlere giderdim. Dedem o yıllarda Nizip Nüfus Müdürüydü.

Harçlığımı başka çocuklar gibi Şekere, leblebi tozunu, balona harcamazdım. Her gün kapımızın önünden geçen seyyar kitapçıya abone olmuştum.

Sesini duyar duymaz sokağa fırlar, yeni kitaplar alırdım. Sonra da halının üzerine yüzükoyun uzanır, dirseklerime yaslanarak okumaya başlardım. Hazreti Ali Cenkleri, Kan Kalesi, Battal Gazi, gibi kitaplardı okuduklarım.

 İnsan yaşı ilerledikçe daha doğru dürüst şeyler okumaya başlıyor. Bu kez okuduklarım siyasi dergiler, sanat dergileri, gazetelerdi.

Gazetelerin başında Cumhuriyet gelirdi. Cumhuriyet okumak bir ayrıcalıktı. Bu gazeteyi okuyan herkese saygıyla bakılırdı.

Saygıda öte okuyanı hakkında güven duygusu da verirdi Cumhuriyet gazetesi.

Şöyle bir söylence pek yaygındı gençlik yıllarımda:

İstanbul’da yaşayan adamın biri İzmir’e acele para yollayacakmış. Para hemen o gün göndereceği kişinin geline geçmeliymiş.

Bir ihaleye katılacakmış. Olaya hayat memat meselesi olarak bakıyormuş adam. Lakin o günün koşullarında paranın aynı gün muhatabın eline geçme olanağı yok.

Adam havaalanında şaşkın şaşkın bakınırken, ceketinin cebinde katlanmış Cumhuriyet gazetesi bulunan birine yaklaşmış. Elindeki zarfı ona uzaratak demiş ki:

“Bu zarfın izinde şu kadar bin lira var. Bugün, bu paranın İzmir’de olması gerekiyor. Ama hiçbir biçimde yolmamanın yolunu bulamadım. Lütfen içindeki para bulunan bu zarfı, üzerinde adı yazılı kişiye verir misiniz? Şimdi telefon ederim, alıcı Sizi İzmir Havalanında karşılar.

Adam şaşkın:

“İyi de birader, beni tanımıyorsun. Tanımadığın bir adama şu kadar bin lira bulunan bir zarf veriyorsun. Ya zarfı söylediğin kimseye vermezsen. Böyle bir riski nasıl göze alabiliyorsun?”

Zarfı uzatan gülümsemiş.

“Bunu risk bile saymam. Sizin zarfı alıcıya telim edeceğinizden adım gibi eminim.”

“İyi ama nereden geliyor bu güven? Az önce söylediğim gibi beni tanımıyorsunuz bile.”

“Size güvenebileceğimi biliyorum. Çünkü siz Cumhuriyet okuyorsunuz.”

Ben de babamın gazete kitap satılan dükkânında günümü geçirdikten sonra, akşam üstü eve dönerken yanıma bir Cumhuriyet alırdım. Evde okurum, diye.

Dayımın dükkanı Eblehan yokuşunda; bizim evse Akyol’da. Arada ancak beş, altı yüz metre uzaklık var. Yolum dayımın bakkaliyesi önünden geçiyor.

Her geçişimde:

“Aman dayım beni görmesin,” diye kaygılanırım. Ama o nasılsa hep görür beni.

“Yine Cumhuriyet okuyorsun değil mi hayırsız!” diyerek peşime düşer, beni birkaç yüz adım kadar kovalardı.

Aradan geçen bir yıla yakın bir zaman sonra yine bir gün onun dükkânının önünden geçiyorum. Dayım öteden güler yüzle karşıladı beni.

Ben yine tabanı yağlamaya kalkışırken o tatlı bir sesle:

“Korkma yeğenim,” dedi. “Seni kovalamayacağım. Aksine kutlayacağım. Bak, ben de artık Cumhuriyet okuyorum. Hatta sadece Cumhuriyet değil, Akşam da okuyorum.

Okuduğu gazeteleri gösterdi. Sevinsem mi, kuşkulanıp tüysem mi karar veremedim. Acaba bu beni yakalamak için dayımın kurduğu bir tuzak mıydı?

Merakım korkumun üstüne çıktı. Yanına gittim. Beni alnımdan öptü.

“Meğer sen doğru yolu benden yıllarca önce bulmuşsun. Ama sonunda ben de bulabildim doğru yolu. Var olsun TİP’li gençler açtılar gözümü…”

Sonra bir müjde verir gibi ekledi:

“Ben de sosyalistim artık.  Türkiye İşçi Partisine kaydoldum. Partinin il binasına gidip orada çay-may içerken günün siyasi gelişmelerini, halkın sorunlarını konuşuyoruz. Çook yararlı oluyor.”

Sonradan öğreniyorum ki, onu keşfeden  Başta Ercan Kaner olmak üzere TİP’in liseli birkaç gençlik kolu üyesi olmuş.

Ercan Kaner, liseyi bitirdikten sonra hukuk okudu. İyi bir avukat oldu. İstanbul’da yaşıyor. İnsan Hakları Derneğinin de uzun zamandan beri ikinci başkanlığını yapıyor.

Dayımla o güden sonra sıkı fıkı iki arkadaş olduk. Oradan geçerken çay içirmeden bırakmaz beni. Bir de yazarlığa merak sardı ki, görmelisiniz. İki portakal sandığını üst üste koyup kendine masa yapmış.

Masanın arkasına yerleştirdiği küçük hasır kürsüye kurulmuş, elinde tükenmez kalem, ha bire bir şeyler yazıyor çizgili mektup kâğıdına.

Kendini yazısına öylesine veriyor ki, gelen müşterilerle ilgilenmiyor bile.

Şöyle bir karşılıklı konuşmalarına tanık olmuştum bir müşterisiyle:

Müşteri:

“Bir paket Samsun sigarası verir misin usta.”

Bakkal Şafak Dayım:

“Al oradan. Rafta.

Rüşteri raftan sigarayı aldı. Parasını uzattı.

“Sigaranın parasını alır mısın?”

“Alamam, görüyorsun meşgulüm, yazı yazıyorum. At galeye.”

Adamın tuhafına gidecektir bu köylü bakkalın kendinden geçmişçesine coşku içinde yazı yazmasına.

“Ama param bozuk değil.”

“Gallede bozuk para var. Üstünü al. Hazır esin gelmişken beni de daha fazla meşgul etme.”

***

Elbehan’dan Atatürk Bulvarına inilirken Ülkü Tamerlerin evinin önünden geçen bir cadde var. Altı bir zamanların ünlü Nil Kahvesiydi.

Buranın tam karşısında, eski Halkevi binası o zamanlar Öğretmen Okulu olarak kullanılıyor. Okulun öğrencilerinin çoğu yatılı. Hemen hemen hepsi de köy kökenli, yoksul ale çocukları. Paraları kısıtlı.

Bir gün üçü-beşi birleşip gelir.

“Şafak emmi, bize veresiye yiyecek içecek verir misin?”

“Kimsiniz siz?”

“Öğretmen okulu öğrencileriyiz.”

“İyi.. Ne lazımsa gelin kendi dükkânınızmış gibi bana sormaya gerek görmeden alın.”

“Borcumuzun ne kadar olduğunu bir yere yazmayacak mısın?”

“Yazmayacağım. Köyden paranız gelirse galeye gönlünüzden koptuğu kadarını, yine bana göstermeden atarsnız. Hiç atamazsanız da canınız sağolsun.”

Böyle bakala rastlamamıştır şimdiye dek gençler. Şaşkınlık içinde ihtiyaçları olan yiyecek içecekeri alıp giderler.

Köyden parası gelenler de galeyle gönlünden koptuğunca bi şeyler atar. Doğal olarak giderek küçülecek dayımın sermeyesi, bir gün tümden top atıp yeniden köyüne dönecektir.

Köyüne dönmeden önce yazarlarla yazışmaları olmuştur. Bir gün yine alakoydu beni. Pek sevinçli görünüyordu.

“Çetin Altan’dan mektup aldım,” dedi.

Çetin Altan, o yılların sosyalst kahramanlarından en önde gideniydi. Millet vekili olarak mecliste Demokrat Parti iktidarına kök söktürüyordu. Aynı zamanda da Akşam gazetesine günlük köşe yazıları yazıyordu.

Dayın beni bir elma sandığının üstüne oturttuktan sonra o günkü Akşam gazetesini elime tutuşturdu.

“Oku bakalım Çetin Alan’ın benim mektubuma cevap olarak yazdığı köşe yazısını,” dedi. Okudum.

Yazar memleketin durumundan pek bunaldığını, farkı bir ortamda keder dağımak için Atatürk Gazi Çiftliğindeki Hayvanat Bakçesine gittiğini yazıyordu Hayvanat bahçesinde on çok dikkatini çeken bir Şahin kuşu oluyor. Sert bakışlarıyla, sivri tırmaklarıyla Gaziantep’li Şehit Şahin beye benzetiyor onu.”

Yazıda boş yere dayımla ilgili bölümü aradım. Bulamayınca sordum.

“Sen neresindesin bu yazının dayı?”

“Anlayamadın mı yeğenim. Hayvanat bahçesindeki tarif ettiği o şahin kuşu ben’im. Bu yazı da benim kendisine yazdığım mektubumun yanıtıdır.”

Şafak dayımın anlatmaya değer işleri çoktur. Yazdığı yazıları bir portakal sandığında biriktirmiştir. Bunları da yüksek öğrenim görmek üzere Ankara’ya gitmeye hazırlanan Hayri Balta ustama vermiştir

Balta emanete sahip olmuş,dayımın yazılarını, nktasına, virgülüne dokunmaksızın “Emanet” adını verdiği bir kitabında toplayıp yayınlattırmıştır.

Neden bana, şuna buna değil de, yazılarını Hayri Balta’ya verdiğine gelince…

Bay Balta yakın bir zamana kadar evlerine daha yakında bulunan Sait Bakkaldan alış-veriş yapmaktaydı. Çocukların canı karpuz istemiş.

O da Sait Bakkaldan karpuzu almış. Ama kesip kapak açtığında görmüş ki karpuz kelek. Bakkaldan bunu bir olgunuyla değiştirmesini istemiş.

Bakkal angutun teki. Değiştirmemiş. O zaman dayım da Köylü bakkala gitmiş. Aralarında yaşanan karpuz hikayesini Hayri Balta ustamın kaleminden izlemelisiniz.

 

 

 

 

23.03.2019 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR