Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım  ( Kafası Küçük Abdurrahman )

Fevzi Günenç

Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( Kafası Küçük Abdurrahman )

Kafası Küçük Abdurrahman, Akyolluların gülüydü. Herkes severdi onu. Kimileri kendisini deli yerine koysa da deli değil, belki bir veliydi o.

1925 yılında doğmuş. Yani benden 13 yıl önce…

Ben doğduğumda o 13 yaşında oluyorsa, acak onlu yaşlarımda tanıyabildiğim Abdurrahman o yıllarda 23 yaşında filan oluyor.

Yaşını hiç göstermezdi. Tanıdığım yıllar boyunca onu hep 15-18 yaşlarındaymış gibi algılamışımdır.

Abdurarrahman’ın ailesiyle yakın dostluğumuz vardı. Onlara gece oturmasına giderdik. Aynı hayadın içinde yaşayan akrabalarından Adil Mermer de Yüksel Mermer de can kardeşlerimdi benim.

Sözü ne zaman Abdurrahman’dan açsam, dut yemiş bülbüle dönerlerdi. Ser verir sır vermezlerdi. O nedenle bunca yakınlığımıza karşın kendisiyle ilgili yeterli bilgiye sahip olamadım.  Bu konudaki bilgileri ancak başka bir yazarımızdan öğrenebildim.

Kimileri Abdurraman’ı Hasan Ölmüş’le karıştırlar. Hasan ömez kentin delisiydi. Sabahtan akaşama kadar dolaşırdı. Bir kapının önüne gelip durarak “Hasan ölmüş” diye bağırdığında, bu sesi duyanlar ertesi gün o evden bir ölü çıkacağına inanırdı.

Aynı inanışı Abdurrahman’a da yakıştıranlar oldu ama o dediğim gibi deli değildi. Bir veli niteliği taşıyor olmasına karşın vahi gelmezdi kendisine.

Abdurrahman’ın sanırım dedesi babamın sıkı-fıkı arkadaşıydı. “Hoca” diye anılırdı. Uzun etek giyerdi.

Babam o yıllarda haşılcılık yapardı. Haşıl basma işi gün doğumuna yakın bir saatlerde yapılırdı. Daha önce yapılacak olursa çiğ ipliği pişiren kitre, iplik keleplerinin donmasına neden olurdu. Böyle olunca da çıhrıkçı kızlar o kelepleri çıhrıklarla masuralara saramazlardı.

Babamla Mehmet Hocanın kafa dengi bir grubu vardı. Gani Mermer, Ali Tektek vb’den oluşan bu rup her gece babamın haşılcılık yaptığı eski ocaklığımızda buluşurdu.

Babam iyi cümbüş çalardı. Güzel de şarkı söylerdi. Sesi de öyle yabana atılacak ibi değildi. Zamanın tüm ünlü bestecilerinin, hanendelerinin repertuarındaki şarkıları bilir, kusursuz söylerdi.

Gece buluşmalarında babam cümbüş çalıp şarkı söylerdi. Arkadaşları da ya el çırpar ya da kalkıp oynardı.

Babamın bu geceleri simgeleyen bir de bestesi vardı. Unutmamışım. Bu oynak beste şöyleydi:

“Biri hacı biri hoca

Olacak halimiz nice

Bu hr gece mi her gece

Cüppem değmesin size…”

 Güftede adı geçen Hacı Ali Tektek amcaydı. Hoca uzun etek giyen Mehmet amcaydı.

Şarkıda söz edilen cüppe, Mehmet hocanın Mevleviler gibi dönerek oynayışı sırasında havalanan eteğidir.

Abdurrahman’ı yakından tanıyanların onunla ilgili anılarını derlemek yazar arkadaşımız Gaziantep Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Atılgan’a nasip oldu.

Gaziantep Kültür Tarih Dergisinin Mayıs Haziran 2010 tarihli, 26’ncı sayısında yayınlanan bu anıları, kendisinin izniyle sizlerle bölüşmek istedim.

 

“KAFASI KÜÇÜK ABDURRAHMAN

(Abdurrahman Kocalar) 1925-1992

Yazan: Mehmet Atılgan

Abdurrahman,  Akyol Mahallesinde 10.10.1925 (Hicri 1341) yılında doğdu. Babasının ismi Mustafa, annesinin ismi Ümmügülsüm idi.

Abdurrahman’ın doğumunda kafasının küçük olduğunu gören annesi ve babası bu durumdan kimseye söz etmediler. Bebeği görmeye gelen komşuları ve tanıdıklarına çeşitli bahaneler öne sürerek onu göstermediler.

Abdurrahman’ın bu durumu onları çok rahatsız ediyordu. Ama elden gelen ve yapacakları herhangi bir şey de yoktu. Ölmesi için onu meyve sandıklarının arasına koydularsa da aradan geçen üç gün boyunca o ölmedi ve yaşamaya devam etti.

Sanki Allah onun yaşamasını istiyordu. Mustafa Bey ve Ümmügülsüm Hanım Cenab-ı Mevla’nın takdirinin böyle olduğunu birbirlerine söyleyerek onu olduğu gibi kabullendiler.

Bu olaydan sonra hayırlı olsuna ve bebek görmeye gelmek isteyenleri kabul ederek Abdurrahman’ı onlara gösterdiler.

Abdurrahman’ı görenler kafasının küçük olmasını şaşkınlıkla seyreder ve herkes bir şeyler söyleyerek “Tövbe Estağfurullah” çekerdi.

Aradan geçen zamanda hem ev halkı, hem mahalle halkı, hem de akrabalar Abdurrahman’ın bu haline alışarak yadırgamamaya başladılar.

      Abdurrahman bir yaşında iken, 1926 yılında babası vefat etti. Ona annesi ve ablası Fatma bakmaya başladı. Annesi 1935 yılında vefat ettiği zaman Abdurrahman 10 yaşında idi.

Baba ve annesinin ölümünden sonra o ve ablası baş başa kaldı. Ablası Fatma ona annesi gibi özenle bakardı. Abdurrahmanı çok seven ablası onun yemesi, içmesi, giyinmesi ve temizliğini gönülden ve severek yapardı. Ablası evlendikten sonra da ona bakmaya devam etti.

      Abdurrahman giyecek olarak bir zıbın giyer, bazen bir ip kuşak ile zıbınını beline bağlar, bazen de kuşaksız zıbınını giyerek dolaşırdı. Kimseye zararı olmazdı. Zıbınının bir cebi vardı. Zıbınının cebine yerde gördüğü ve hoşuna giden ne olursa alır koyardı.

Mahalle halkı onu sever ve ona takılarak gülerlerdi. Abdurrahman mahallenin çocuklarını tanırdı. Evinden uzakta olan bir çocuğu elinden tutarak evinin kapısına kadar götürürdü.

Mahalle halkından veya mahalle esnafından birisi Abdurrahman yiyecek veya para verdiği zaman sevdiği kişilerin verdiklerini alırdı.

Her kişinin verdiği ne olursa olsun kabul etmez ve almazdı. Karnı acıktığı zaman sadece karnını doyuracak kadar olanını alır, gerisine karışmazdı.

 Mahalledeki her esnafın dükkânına girip oturmazdı. Dükkân sahibi ne kadar ısrar etse de onu dükkâna alamazdı. Sadece sevdiği kişilerin dükkânına girerdi.

Bir şey yemek, çay veya su içmek için en çok Ökkeş Buğur’un kahvesine ve Hidayet Kocalar’ın yanına giderdi. Ökkeş Buğur ve Hidayet Kocalar’ı sever ve onlarla kendi konuşmasına göre konuşur ve zamanını onlarla geçirirdi.

Abdurrahman en fazla Akyol, Eblehan, Eyüboğlu ve Kırkayak mahallesinde gezer dolaşırdı.

      Abdurrahman Tembel Tepe’deki (Yüzüncü Yıl İlköğretim Okulunun olduğu yer) mezarlığa gece ve gündüz sık sık giderdi.

Burada ki bir mezarın etrafında kendince bir şeyler söyleyerek devamlı döner dururdu. Geceleri elindeki bekçi düdüğünü çalarak mahalleyi dolaşır ve mahallenin bekçisi gibi akşam mahallenin güvenliğini sağlardı.

Akşamları mahallede dolaşırken kapısı açık kalan evlerin kapılarını çekerek kapatırdı. sAbdurrahman sigara ve içki içmesini bilmezdi. Yaklaşık 15 yaşına geldiği zaman mahalle halkından bazıları onu sigara ve içki içmeye alıştırmışlardı.

Amaçları bu vesile ile Abdurrahman’a takılarak hoşça zaman geçirmek ve gülmekti. Anteplilerin deyimi ile maksat “Pambık yansın keyf olsun.”

Hoşça zaman geçirmek ve gülmek için onu bu kötü alışkanlıklara alıştırmışlardı. Onun sigara içtiğini bilenler ona sigara ikram ederek sigarasını yakar, veya bir paket sigara verirlerdi.

Abdurrahman’ın sigarası bittiği zaman sevdiği birisinin yanına giderek sigara almasını isterdi.

Sigara alacak kişi Abdurrahman’la beraber bakkala gittiğinde Abdurrahman raftaki en ucuz olan Doğu veya Üçüncü sigarasından bir paket ve bir kutu kibrit alır, ikinci sigara ve kibrit paketini almazdı.

Diğer kaliteli sigaraları verseler de almazdı. Sigara alışkanlığından sonra Abdurrahman’ın zıbınının cebinde devamlı olarak sigara, kibrit kutusu ve bazı kişilerin verdiği bozuk paralar olurdu.

Abdurrahman’a karışan olmazsa kimseye karışmazdı. Eğer onu kızdıran olursa da “dinini dinini dinini avradını” diyerek öfkelenirdi.

Acıktığı zaman sevdiği kişilerin verdiklerini yerdi. Herkesin verdiğini almaz ve yemezdi. Parayı bilmediği için para verseler de almazdı.

Sevdiği kişilerin dükkânlarına giderek bir ekmek veya bir meyve alır yerdi. Fazlasını almazdı. Karnı doyduğu zaman verilen yiyeceklerin hiç birini almazdı.

      Abdurrahman’ın kimseye zararı olmazdı ve kendi bildiğince herkese yardımcı olmaya çalışırdı. Zarar vermeyi bilmeyen ve herkese mümkün olduğu kadar yardımcı olmak için çalışan Abdurahman’nın yanlış ve kötü bir huyu ve davranışı da yoktu.

Bu huyunu iyi bilen mahalle halkından bazıları Kafası Küçük Abdurrahman’ı söyleterek gülmek ve eğlenmek için:

“Al taşı vur kafama aha s……” dedikten sonra zıbınını açmayı ve cinsel organını göstermeyi öğretmişlerdi.

Abdurrahman’da al taşı lafını duyduğu zaman devamını da dilinin döndüğünce kendisi getirir ve eteğini açarak cinsel organını oradakilere gösterir onlarda kahkahalar atarak gülerlerdi. Tekrar yapması için onu kızdırmaya uğraşırlardı.

      Abdurrahman’ı bir gün araba çarpınca ayağı kırıldı. Devlet Hastanesinde ameliyat oldu ve ayağına gümüş taktılar.

Aradan zaman geçmesine rağmen ayağı iyileşmedi. Yaklaşık iki sene evde yattı. Kalkıp yürüyemedi.

Ayağı iyileşmeyen Abdurahman daha sonra duvarlardan tutarak duvar diplerinden topallaya topallaya Akyol, Eblehan, Kırkayak ve Kozanlı mahallerinde dolaşırdı.

Abdurrahman bazen Eyüboğlu Mahallesi Kastelbaşı Sokaktaki Sofunun Kahvesine de giderdi.

Kahveye gittiği zaman Kahveci Sofu Mâmet temiz ve nemli bir bez ile onun elini yüzünü silerek temizler, sonra da bir şeyler yedirerek karnını doyururdu.

Sofu Mâmet kahvesine gelen Abdurrahman gibi insanlara her zaman yardım etmiş, onların isteklerini karşılamış, ellerini yüzlerini temizlemiş, yiyecek ve içecek ikram ederek onlara sevgi ve saygı göstermiştir.

Bu durumda olan kişileri hiçbir zaman hor görmemiş ve onlarla el ve dil şakası yaparak eğlenmemiştir.

      Abdurrahman’ın kafa yapısını incelemek için Amerikan Hastanesinden gelen kişiler ablasına çok para teklif ettilerse de ablası bunu kabul etmedi.

Ayrıca Abdurrahman’ı dilendirerek para kazandırmak isteyen kişiler de ablasına çok para teklif ettiler, ama ablası bunların da isteklerini kabul etmedi. Abdurrahman’a zarar gelmesini ve eziyet çekmesini hiç istemeyen ablası her zaman onu korumuş, üst-baş temizliğini yapmış, karnını doyurmuş ve evinde ona bakmıştır.

      Abdurrahman’ın ablası Fatma’da kalp rahatsızlığı vardı. Rahatsızlığı ilerleyince onu hastaneye yatırdılar.

Ablası hastaneye yatınca da Abdurrahman’a onun kadar bakacak kimse yoktu. Abdurrahman’ın daha iyi şartlarda yaşaması ve bakımı için tanıdıklarının da yardımı ile onu Düşkünler Evine götürdüler.

 Ablası Fatma’nın sağlığı hastanede de düzelmedi. Ablası sağlığında dediği gibi hasta yatağında da Allah’a “Yarabbi Abdurrahman’ı benden sonra el âlemin eline bırakma” diye dua ederdi.

Ablası hastanede Kadir Gecesi öldü. Mahalle halkı, eş, dost ve akrabalar ablasının cenaze işlemleri için uğraşırken Abdurrahman’ın da Düşkünler evinden öldüğü haberi geldi.

Sanki ablasının dileği kabul olmuş ve ablasının vefatından bir gün sonra da Abdurrahman 02.02.1992 tarihinde vefat etmişti. Abdurrahman’ın cenazesini almaya eniştesi, yeğenleri ve Hidayet Kocalar gitti. Gittiklerinde Abdurrahman’ı Düşkünler Evi’nin soğuk bir odasında üzerinde bir battaniye ile buldular.

Cenazeyi almaya gidenler ölüm nedenini sorduklarında görevliler birçok neden saydılar. Neticede Abdurrahman 1992 yılında Düşkünler Evi’nin soğuk bir odasında vefat etmişti.

      Abdurrahman’ın ölmesi ile yaşadığı mahalleler ve Gaziantep önemli bir simasını kaybetmiş oldu. Her gün onun zıbınlı halini görmeye alışan kişiler artık onu göremeyeceklerdi.

Abdurrahman denildiği zaman onu tanıyanların aklına onunla yapmış oldukları tatlı şakalar ve anılar gelecekti.

 Ölümünden sonra Abdurrahman Gaziantep’e mâl olmuş bir sima olarak Gazianteplilerin hatıralarda yaşayacaktı. Kafası küçük Abdurrahman denildiği zaman onu tanıyan herkesin onunla ilgili tatlı bir anısını hatırına gelecek ve gülümseyerek onu yâd edecekti.

 Gaziantep’te bir kişi yanlış yaptığı zaman, o kişinin yanlışını, kabahatini ve noksanını yüzüne vurmadan uyarmak için söylenen:

 “Vay Abdurrahman Kafalı” deyimi Abdurrah- man’dan sonra Gaziantep’te söylenen söz olarak kaldı.

 

KAFASI KÜÇÜK ABDURRAHMAN’LA

İLGİLİ HATIRALAR:

HİDAYET KOCALAR: Ablası ona çok iyi ve titiz bakardı. Abdurrahman devamlı bir zıbın giyerdi, Zıbının ceplerine taş, gazoz şişesi kapağı, vb. eline ne geçerse koyarak eve gelirdi.

  1. Ablası Abdurrahman eve geldiği zaman ceplerindekini boşaltır, elini yüzünü yıkardı. Abdurrahman bir gün yine eve geldiğinde ablası onun ceplerini boşaltmaya başladı.

Ablası elini cebine atığı zaman “Amanın” diye bağırarak sıçradı ve geriye çıktı. Meğer Abdurrahman’ın cebinde fare ölüsü varmış.         

Daha sonra ablası eline bir şey alarak fareyi Abdurrahman’ın cebinden çıkararak attı. Abdurrahman ablasına kızarak “dinin dinini dinini avradını” diyerek öfkelendi ve fareyi eline alarak “cücük cücük” diye sevmeye başladı ve tekrar cebine koydu.

  1. 1960 senesinde Kırkayak çay bahçesinde büfede işçi olarak çalışıyordum. Abdurrahman beni tanıdığı için bir gün yanına geldi, selam verdi.

“Otur,” dedim, oturdu. Eliyle işaret ederek “içicim” dedi. “Tamam,” dedim. Önüne bir portakal doğradım, biraz da leblebi koydum.

Tekel’in eski büyük bira şişesini çalkalayarak içine su doldurdum ve bir bardakla beraber ona verdim.

O da şişedeki suyu bardağa koyarak içmeye başladı. Biraz sonra şişeyi bitirdi ve “bir şişe daha istediğini” söyledi. Ben de şişeyi tekrar musluktan su doldurarak ona verdim.

Abdurrahman yavaş yavaş ikinci şişeyi de içip bitirdikten sonra kalkmak istedi ama kalkamadı. Tekrar yerine oturdu. Sarhoş olmuştu. Türkü söylemeye başladı.

O arada Emniyet Müdürü ile Kırkayak Çay Bahçesi’nin ortaklarından Seydi Api geldi. Emniyet müdürü “Oğlum Allah’tan kork, bunu buna sen yapma” dedi.

Ben de ona “kim yaptı” dedim. O da bana “niye içirdin buna” dedi. Ben de “amirim iki bira şişesi ile iki şişe su içti” dedim.

O da bana “s..r ulan, su içse böyle sarhoş olur mu” dedi. “Vallahi su içti yav” dedim. “İnanmıyorum sana” dedi.

Bu arada Abdurrahman’ı kolundan tutarak kaldırdık ve türkü söyler gibi mırıldana mırıldana Kırkayağın demirlerinden tutarak gitti.

Emniyet Müdürü ile Seydi Api de ayrıldılar. Abdurrahman ertesi gün yine geldi. Selam verdi ve oturduktan sonra yine işaretle içeceğini söyledi.

Seydi Api ve Emniyet Müdürü de bahçede oturuyorlardı. Ben hemen onları çağırdım ve “bakın” dedim.

Bira şişesini çalkaladım su doldurdum ve Abdurrahman’ın önüne koydum. Bir portakal soydum, biraz da leblebi verdim.

Abdurrahman içmeye başladı biraz sonra şişeyi bitirdi, bir şişe daha istedi. İkinci şişede bittiği zaman Abdurrahman yine sarhoş olmuştu.

O zaman Emniyet Müdürü “Aman Allah töbe, bu bunu içki niyetiyle içiyor, Allah’ta kendisini sarhoş ediyor” dedi.

Ondan sonra her gün gelir, ona bir portakal soyar doğrarım, biraz leblebi ve iki şişe de suyu veririm. Abdurrahman sarhoş olarak Kırkayağın demirlerinden tutarak türkü söyleye söyleye giderdi.

  1. Ben İnci Kahvehanesini çalıştırıyordum. Onu kahveye gelmeye ve küçük işler yaptırmaya alıştırdım.

Kahveye geldiği zaman kendince selam verirdi. Ben de önüne bir kahveci önlüğü bağlar, eline bir maşrapa su ile bir bardak verirdim.

Abdurrahman elinde maşrapa ve bardak ile kahvenin içinde “su su su” diyerek masa masa dolaşır isteyenlere su verirdi.

Abdurrahman masa masa dolaşırken varmı ki birinin eli bir yerine değe, o zaman öfkelenir bağırır çağırırdı.

Zamanın Gümrük müdürü Abdurrahman’ı kızdırmak için devamlı bir yerlerini eller ve onu iyice öfkelendirirdi.

Öfkelenen Abdurrahman en sonunda maşrapayı ve bardağı bırakarak söylene söylene kahveden ayrılırdı.

  1. Abdurrahman’ın askerlik çağı gelmişti. Askerler askere götürmek için mahalleye gelmiş, Abdurrahma’ı arıyorlar.

Abdurrahman kaçarak gitti ve Bakkal İmam’ın dükkânının önündeki mahranın içine kafasını soktu ve “Ammi Ammi” diyerek saklandı.

Kafası mahranın içinde ama diğer tarafları dışarıda kalmıştı. Askerler Abdurrahman’ı yakaladılar ve asker kaçağı olduğunu söylediler.

Ama baktılar ki asker olamaz, sonra tekrar bıraktılar.

 

ORHAN KELEŞOĞLU:

Bizim Akyol Mahallesinde tenekeci dükkânımız vardı. Ben babamın yanında şeert (çırak) olarak çalışıyordum.

Bir gün Abdurrahman dükkâna geldi ve tenekeyi göstererek “Ammi ammi” dedi. Babam onun aç olduğunu anlayarak fırından bir ekmek aldı ve içine pekmez sürerek ona verdi.

Abdurrahman pekmezli ekmeği aldı ve zevkle yiyerek dükkânımızdan ayrıldı.

 

ÖKKEŞ BUĞUR: (Kahveci Toros Ökkeş)

  1. Ben Akyol’da kahvehane işletirdim. Abdurrahman mahallede en çok benim yanıma gelir giderdi. Bir kış günü kahvede mangalın başında ben, Abdurrahman ve mahalle muhtarının oğlu Ahmet Muhtar Mermer (Abdurrahman’ın teyzesi oğlu) oturuyorduk.

Daha sonra Abdurrahman’ın önüne bir boyacı önlüğü taktım, eline de bir ayakkabı fırçası verdim.

“Hadi Abdurrahman şu ayakkabıyı boya,” diyerek eline bir tek ayakkabı verdim. Adurrahman eline ayakkabıyı aldı ve kendi kendine türkü söyleyerek başladı fırçalamaya.

Söylediği türkü de “miyhane miyhane” sözünden başka bir şey değil. Bu kelimeye tekrarlar dururdu.

O esnada şeert Mâmet dediğimiz cami müezzini kahveye geldi. Adurrahmana takılmak için “Ey baba ey yerini bulmuşsun ha Abdurrahman. Acı kalk ta biz oturak şuraya” dedi.

Abdurrahman’ın üzerinde bir zıbın, üstünde de bir aba vardı. Zıbının cebinden tutarak ayağa kalktı.

Şeert Mâmet o esnada ona doğru gelirken o da Şeert Mâmed’e doğru yürüdü, yanına doğru yaklaşınca Şeert Mâmed’e öyle bir sille vurdu ki Şeert Mâmed’in gözünden ateş sıçradı.

Canı yanan Şeert Mâmet Abdurrahman’a vurmak için harekete geçip elini kaldırınca “Mâmet Ağa nedin yav” dedim.

Şeert Mâmet de “Yav baksana şuna bir şey mi dedik kendine ki” diyerek sinirlendi. Ben o zaman Abdurrahman’ın kolundan tutarak onu kenara çektim.

Muhtar da kapıya dayanarak ayakta duruyordu. Bu esnada Abdurrahman bana “Ver şu tabancayı da şunun öldüreyim” diyerek elini belime atıp sanki kendisi koymuş gibi tabanca aradı.

Şaştım kaldım. Hiç konuşma bilmeyen ve konuşmayan Abdurrahman’ın ilk defa konuştuğunu duydum.

Benim şaşırdığım kadar Ahmet Muhtar Mermer de Abdurrahman’ın konuştuğunu duyunca dondu kaldı.

Muhtara bakarak “Yav Muhtar daha hiç duymadım bunun konuştuğunu” dedim. Muhtar da “Benim teyzemin oğlu senelerden beri ben de konuştuğunu ilk defa duyuyorum” dedi.

  1. Abdurrahman’ın ayağı kırılıp evde yattığı için bir gün hanımla beraber yarım saat onu ziyarete gidelim dedik. Abdurrahman ablasının evinde yatardı. Eve gittiğimizde beni görünce öyle sevindi ki ne yapacağını bilemiyordu. Gülerek mutlu olduğunu anlatıyordu.

Evdekiler “Ökkeş Ağa iyi ki geldin. Ayağı kırıldıktan sonra ilk defa bu kadar neşelendi. Şimdiye kadar hiç gülmedi. Seni görünce gülmeye başladı” dediler.

Abdurrahman’ın yatağının üzerinde sigara ve kibrit kutularının dolusu ve boşları vardı. Abdurrahman onları araba gibi sürerek onlarla oynuyordu.

Yarım saat sonra kalkmak istediğimizde “hınh, hınh” diyerek bizi bırakmadı. Bir yarım saat daha oturup kalkacağımız zaman yine kolumdan tutarak “hınh, hınh” diyerek bizi bırakmadı. Bir yarım saat daha oturduk, yine bırakmadı.

Ablası ona “Abdurrahman, Ökkeş Ağa sabahleyin kahveyi açmaya gidecek, erken yatması gerek” dedi ise de yine bizi bırakmadı. Velhasıl yarım saat sürecek ziyaretimiz 3-4 saat sürdü.

  1. Abdurrahman’ın sigarası bittiği zaman sevdiği kişinin elinden tutarak onu sigara satan dükkâna götürür ve sigara almasını isterdi.

Dükkân sahibi o zaman Üçüncü Sigarası ve bir kibrit verirdi. Abdurrahman Üçüncü sigarasının yanında diğer daha kaliteli sigaraları kendisine vermelerine rağmen almazdı. En ehven sigara olan Üçüncü sigarasını ve kibriti alırdı.

Abdurrahman sigarasını yaktığı kibrit çöpünü hiç atmazdı. Kullanılmış kibrit çöpünü tekrar kibrit kutusunun içine kordu.

  1. Abdurrahman’ın söyleyebildiği sözlerden bir tanesi de “nannaç nannaç”tı. Karnı acıktığı zaman sevdiği kişinin yanına gideren “nannaç nannaç” diyerek kendisine yemek almasını isterdi.

O kişi de kendisini kebapçıya götürerek dürüm ısmarlardı. Kebapçı kebap dürümünü yaparak Abdurrahman’a vereceği zaman bazen alır, bazen de almayarak oradan uzaklaşırdı.

  1. Ben Abdurrahman’a ne zaman çay ısmarlasam içer ve sigara verirsem de alırdı. Abdurrahman hiç kimseye bir tane dahi olsa sigara vermezdi.

Ben bazen ona “Abdi sigaram kalmamış hele bir sigara ver” derdim. O da zıbının cebinden sigara kutusunu çıkararak içinden bir sigara alır ve tekrar sigara kutusunu kapatarak bana o tek bir sigarayı verirdi. Başka hiç kimseye sigara vermezdi.”

  1. Abdurrahman’ın babası benim babamın kilimci halfesi imiş. Babam çırak Abdurahman’ın babası halfe kilisenin orada kilim işlerlermiş.

Babam bakmış ki halfesinin canı sıkılıyor, çok düşünceli ve çok üzgün. Babam ve ustaları “Sana noldu, neden canın sıkılıyor, neden üzgün ve düşüncelisin” diye sormuş.

O da “Hiç sorma usta. Cenab-ı Allah bize bir çocuk verdi. Kimseye göstermeye utanıyoruz çok küçük bir kafası var. Ölsün diyerek ekmek selesinin altına koyduk üç gün orada kalmasına rağmen öldürmeyen Allah öldürmedi. Tekrar onu yanımıza aldık. Çocuğu görmek için gelenleri çeşitli bahaneler uydurarak göstermiyorduk. Baktık olacağı yok sakla sakla nereye kadar saklayacağız dedik ve ziyarete gelenlere çocuğu göstermeye başladık” diye söylemiş.

  1. Abdurrahman fazla konuşma bilmezdi. Konuştuğu çok az kelime vardı. Bunlardan birisi de “öldü, öldü, ölmüş, ölmüş, anası ölmüş” derdi. Ama “öldü, ölmüş veya anası ölmüş” deyince muhakkak mahallede birisi vefat ederdi. Sanki bu kelimeyi boşa söylemezdi.

 

MEHMET YABALAR: (Şeert Mâmet)

  1. Abdurrahman çok terbiyeli bir kişi idi. Bunu daha sonra içkiye, sigaraya, esrara alıştırdılar.

Millet kendi zevki için ona içki ve esrar içerir, yaptığı hal ve hareketlere gülerlerdi.

Abdurrahman çok nezaketli içki içerdi. İçtiği zaman içki içtiği bardağın kenarını eliyle siler indirirdi.

  1. Ben Akyoldaki küçük bir mescidde müezzinlik yapıyordum. Bir Cuma günü mescidin iki üç basamakla çıkılan tahta minaresinde Cuma salasını verdim, aşağı indim.

Bir müddet sonra minareden ses geldiğini duydum. Minareye baktığım zaman Abdurrahman eli kulağında kendince salâ veriyor veya ezan okuyordu. Daha sonra onu aşağıya indirdim ve camide namazını kıldı.

  1. Bir gün ikindi namazında mescidde namaz kılıyorduk. Abdurrahman mescide geldi, doğrudan mihraba giderek imamın fesini aldı, kafasına koydu ve Allah’u Ekber diyerek kendi halinde namaz kılmaya koyuldu.

İkindinin sünnetinden sonra farzını kılacağımız zaman o hâlâ başında fes namaz kılıyordu. Cemaat ne kadar ısrar edip onu çektiyse de o yerinden kıpırdamadı ve başındaki fesi vermedi.

Beni sevdiği için onun yanına giderek ona geriye gitmesini ve fesi vermesini söyledim. O da fesi verdi ve arkaya geçerek namaz kılmaya devam etti.

  1. Abdurrahman sabahlara kadar ayak yanyak (yalınayak) veya ayağında bir çarpana, sırtında zıbınla mahallede dolanırdı. En çok da Tembel Tepe’de dolanırdı. Tembel Tepedeki Mezarlığı ve buradaki bir mezarın etrafını dolanır dururdu. Bu mezarın etrafını gündüz de çok dolanırdı. Akşamları bazen elinde bir bekçi düdüğü çalar evlerin açık olan kapılarını kapatırdı.

Derleyen ve Yazan: Mehmet Atılgan

KAYNAKÇA:

  1. Atılgan, Mehmet. Sofunun Kahvesi (1). Gaziantep Tarih Kültür Dergisi, 2009, (19) 24-30
  2. Buğur, Ökkeş ile 10.01.2010 tarihinde yapılan röportaj.
  3. Buğur, Ökkeş ile 13.01.2010 tarihinde yapılan röportaj.
  4. Kayadelen, Mehmet Yavuz ile 19.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  5. Kayadelen, Mehmet Yavuz ile 20.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  6. Keleşoğlu, Orhan ile 26.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  7. Kocalar, Hidayet ile 19.07.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  8. Kocalar, Hidayet ile 26.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  9. Kocalar, Hidayet ile 26.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  10. Uyanık, Mehmet ile 19.12.2009 tarihinde yapılan röportaj.
  11. Uyanık, Cevdet ile 09.01.20010 tarihinde yapılan röportaj.
  12. Yabalar, Mehmet (Şeert Mâmet) ile 19.01.2010 tarihinde yapılan röportaj.

 

 

 

11.03.2019 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR