Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım  ( İKİNDİ SAZLARI )

Fevzi Günenç

Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( İKİNDİ SAZLARI )

Benim çocukluğumun büyük bölümünde henüz şehir içi ulaşımı için kullanılabilen otobüsler yoktu daha.

Ulaşım paytonlarla yapılırdı kent içinde. Atların nallarının kara taşlara çaptıkça çıkarttığı tak ta kak sesleri kulaklarımıza müzik gibi gelirdi.

İçimiz o paytonlara binme arzusuyla dolardı. Biz çocuklar ancak arkasına asılabilirdik o onların. Acaba bu paytonların arkasına asılıp da paytoncunların acımasız kamçısını kulağının tözünden yemeyen çocuk var mıydı o dönemlerde?..

Kimi çocuklar yüreklilik gösterip, kamçıyı yemeyi göze alır, asılırdı paytonların arkasına. Kimileriyse bunu göze alamazdı ve yüreği kıskançlıkla dolu olarak kaldırımdan bağıra bağıra uyarırdı paytoncuları:

“Çarp ammi çarp!” Kamçıyı sallayıp savurmakta gecikmezdi bu uyarıdan sonra paytoncular. Şırak şırak!..

Beş on çocuk, bayramlarda aramızda para toplar, bayram yerine paytonla giderdik, Keyfimize diyecek olmazdı o zaman.

Otobüsler çalışmaya başladıktan sonra yavaş yavaş azalmaya başladı paytonlar. Bir kaç yıl sonra da tümden ortadan kalktılar.

Biz çocukların da sevgiyle dolu yüreklerini peşlerinde sürükleyerek, geri dönülmez bir yola gittiler sanki her biri...

Sonraları artık Atatürk Bulvarı olarak anılacak olan Kırkayağımızı yalayıp geçen Demiryol’un iki yanı ağaçlarla kaplıydı. Kimi yerlerde dut ağaçları, kimi yerlerde baharları beyaz çiçekler açan salkım ağaçları bulunuyordu.

 Olgunlaşan dutlar düştükleri yerleri kirletirdi. Durmadan dökülen salkım ağaçlarının çiçekleri ise çalı süpürgeleriyle yolları temizleyen süpürgecileri illallah ettirmişti.

İlk hatırladığım yıllarda Kırkayak iki bölümden oluşuyordu. Batı bölümü yazlık kahve, doğu bölümü sazdı. Gazino olarak tanımlayabileceğimiz bir eğlence yeriydi saz. 

İki kez progra yapılırdı sazlarda. Gündüz izlencelerine İkindi Sazları deniyordu Bunlara babalarımız annelerimizi kimi zaman da biz çocuklarını da alıp götürdü İkindi Sazına.

Gaziantep’in tek sazı mıydı acaba o zamanlar Kırkayak sazı?.. Daha önce Suburcu’daki yazlık Maarif Kahvesi’nin yerinde de bir sazı varmış Nakıp Ali’nin. Ama o sıralarda sadece kahvehane olarak işletilmekteydi Maarif Kahvesi.

Bir de Maarif Kahvesi’nin ardında, şimdiki Ziraat Bankası Merkez binasının yerinde mi saz vardı ne?.. Şükrü Kaya’nın sazı mı deniyordu oraya? Yoksa o saz daha sonraları mı açılmıştı?..

Kırkayak Kahvesi’ne gündüzleri çay içmeye gelirdi çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu müşteriler.

Buraya çay içmeye değil de, sanırım yandaki sazdan taşan müziği dinlemeye gelirdi geceleri kahvenin müşterileri.

Kahveyle Saz’ın ikiye bölündüğü yerde Saz’ın sahnesi ve kulisi yer alıyordu. Yerden bir metre kadar yükseklikte olan sahnenin ön bölümünde beş altı tahta sandalye olurdu.

Bu sandalyelere saz kızları otururdu. Arkada çalgıcılar yer alırdı. Kemancı, kanuni, klarnetçi, cümbüşçü ve darbukacıdan oluşurdu çalgı heyeti.

Güneş Sarıgüllüğün ötelerinde, İbrahimli tepelerinin ardından batarken, kızların hep bir ağızdan söylediği şöyle bir şarkıyla sona ererdi program:

“Biz Çamlıca’nın üç gülüyüz

Has bahçemizin bülbülüyüz

Biz canımıza can katarız…

Şarkılar söyleriz  eğleniriz…”

 Aileler ikindi sazının verdiği mutlulukla evlerine dağılırken, bu kez sazın gece müşterileri damlamaya başlardı yavaşa yavaş.

Kızlar yine hep bir ağızdan zamanın moda şarkılarını söylemektedirler o ara. Sıra solo şarkılara geldiğinde, bunlardan biri mikrofona yapışırdı.

 O şarkılarını icra ederken öbür kızlar yerlerinden kalkar, masalar arasında bir iki tur atardı. Bu arada müşterilere kırıtarak güler, onlarla selamlaşırlardı. Sonra da müşterilerin masasıyla sahne arasında yer alan sandalyelerine otururlardı.

Garsonlar masaların arasında koşturup dururken müşterilerden kafasına esenler, kızlardan kimilerini masalarına davet ederdi. Kızların her biri, sesleri güzel olsa da olmasa da sırayla sahneye çıkıp solo şarkı söylemek zorundaydı.

Gecenin ilerleyen saatinde “Biz Çamlıca’nın üç gülüyüz “ şarkısının müziği bir kere daha duyulurdu. Bu, sıranın dansözde olduğunun ve programın sonuna yaklaşıldığının sinyaliydi.

Biz çocuklar hemen hemen her gece sazın olmazsa olmaz beleşçi  konukları arasında yer almaktaydık.

Geç saatlere kadar sokaklarda uzun eşek, eşlerim eş, lebbeş, hamam kubbe, saklambaç oynayarak dansözün sahneye çıkacağı saate kadar zaman eskitirdik.

Dansöz sahneye çıktığında ise, Kırkayak’ın Bostanarası’na bakan yanındaki duvarın üzerine, telgraf tellerine tünemiş kuşlar gibi sıralanırdık. Hepimiz de,

Geleceğin potansiyel saz müşterileri olarak, o gece saza gelip sandalyelere kurulup programı izleyen, içki kadehlerini şerefe kaldıran, amcalarımıza, dayılarımıza, babalarımıza imrenle bakar, iç çekerdik.

Babalarımız sazda keyif çatarken annelerimiz  Kara Çıkmazı’ndaki evlerinini kapı önlerine oturup ya kocalarına kazak örerek, ya da şehriye dökerek laflaşır, vakit geçirirlerdi.

Biz çocuklar, sazın duvarında bekleşirken, dansöz sahneye çıktığında artık her şeyi unutmuş olurduk. Gözlerimizi ona diker, dansın hiç bir ayrıntısını kaçırmamaya özen gösterirdik.

 Dans filan değildi görmek istediklerimiz aslında. Dans eden kadının daha fazla memesini, daha fazla karnını, göbeğini, daha fazla baldırlarını bacaklarını görme arzusuyla yanar tutuşurduk.

Kırkayağın kahve bölümünü Palabıyıklı Boyacı Ökkeş (ammi) çalıştırırdı. Yaz aylarında saz ve yazlık kahve olarak çalışan Kırkayağın sonbaharda ve kış mevsiminde sahipleri biz çocuklardık.

Kafalarımızı ve minik bedenlerimizi, iki demir oklu çubuğun arasından zorla sığdırarak girerdik içeriye. Sonbaharsa koca ağaçlardan dökülen yaprakları çiğneyerek koşmaca, elim sende, köşe kapmaca oynardık.

Kışsa ve kar yağmışsa kardan adam yapar, birbirimize kartopu atardık. Oyundan usanınca yerlere dökülen yaprakların arasındaki sapları toplardık.

Kazayağı diyorduk bu saplara. Yirmi, otuz santim boyunda olanları vardı kaz ayaklarının. Birimiz onlardan birini yere atardık, öbürümüz atılanı kendi kazayağıyla vurmaya çalışırdı.

Bu oyunda vuran öbürünün kazayağını alırdı. En çok kazayağı olan en varsılımız olurdu. Kırkayak’taki ağaçlar o kadar büyüktü ki, bize sanki o yükseklikte bir minare olamazmış gibi gelirdi o zamanlar.

 

 

 

6.04.2019 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR