Antep Savaşı'ndan Sanayiciliğe Uzanan Kilometre Taşları ( Hüseyin Arıca) 1

Hüseyin Arıca'nın ' Nereden Nereye' Kitabı ; Tüm, D&R'ler, Oli Marketler Zinciri ve Cevizli Kitabevi'nden temin edilebilinir

Merhabalar...Sizlere okumaktan büyük bir keyif aldığım,okurken yarım bırakmamak için çok çabaladığım, zaman zaman hüzünlendiğim, okuyunca sizlerin de beğeneceğiniz bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Gaziantepli Sanayici - İş insanı sayın Hüseyin Arıca'nın Tüm, D&R'ler, Oli Marketler Zinciri ve Cevizli Kitabevi'nde satışa sunulan " Nereden Nereye" kitabı Antep Kurtuluş Savaşı'ndan, günümüz Türkiyesi'ne uzanan meşakatli bir yolculuğun kilometre taşlarını tek tek anlatıyor.

Kitapta Çanakkale Gazisi olan Dedem Mehmet Karaduman'dan da bahsediliyor.. Zira, dedem , kitabın yazarı Hüseyin Arıca'nın babasının dayısı.

Bu kitabı Gaziantep başta olmak üzere tüm ülkeye tanıtmak benim için gazeteciliğin ötesinde bir insanlık görevi olarak görülmelidir. Haftada 2 kez kitapdan alıntılarla sizleri güzel bir yolculuğa çıkartacağım inancını taşıyorum. İşte kitaptan ilk bölüm. İlk fotoğraf dedem Mehmet Karaduman, ikinci fotoğraf, kitabın yazarı Hüseyin Arıca'nındır

Atilla Karaduman.

Babamız, Arıcılar Aşireti’nden gelme, anamız ise Nazife’den doğma İmam Efendi’nin kızı. Babam Çanakkale gazisi olan dayısı Mehmet Karaduman’ın yanında annesi Nazlı Hanım’la beraber Gaziantep’te Karakabir’deki Aydın Baba Türbesi yakınlarında eski bir Antep evinde yaşamış. Çünkü dedelerimiz türkülerimize de konu olan

, “Havada bulut yok bu ne dumandır, Mahlede ölüm yok bu ne figandır, Şu Yemen elleri ne de yamandır, Ah o Yemen’dir gülü çemendir, Giden gelmiyor acep nedendir.”

denilen Yemen’de şehit olmuşlar, bir daha dönememişler Antep’e. Babamı dayısı çocuk yaşında bir fırına çırak olarak vermiş. Küçük yaşta çalışmaya başlayan, getirdiği harçlıkları annesine veren babam kısa sürede işini sahiplenip önem vererek kendini ispatlayıp fırıncı kalfası olmuş. İlerleyen zamanlarda Antep’te en iyi lahmacun ekmeği yapan ustalar arasına  Karakabir, Gaziantep İnönü Caddesi üzerinde bulunan, en az 150 yıllık, büyük bir zata ait olduğu bilinen Kara Baba Türbesi. 8 Gündoğdu Mahallesi’nde yeraltında bulunan bir türbe, ziyaret yeri.  girerek ustalığa hak kazanmış. Çırak olarak girdiği fırıncılık mesleğinde başta Allah’ın da yardımıyla, azmi ve çalışkanlığıyla işe başladığı ekmek fırınına ortak olmuş.

Bir süre sonra ise evlenme çağına gelince kendisi gibi yetim kalan şehit kızı Firdevs annemle evlenmiş. Küçük bir eve üç aile sığamayacağı için mecburen kiraya çıkmışlar. Birlikte el ele vererek hayatın zorluklarına karşı mücadele edip, ekmek fırınının diğer yarısını da almışlar. Bir sene sonra ise temiz, güzel ve dürüst iş yaptığından dolayı ikinci bir fırın daha açmış. İlerleyen zamanlarda paralarını da biriktirerek Çukurova Mahallesi’nden bir ev yeri alarak ev yapma işine girişmiş. Gündüzleri fırında çalışan babam akşam işten sonra ise aldıkları biraz engebeli arsayı düzeltmek için uğraşıyormuş. Sonra başlamışlar 160-170 metrekarelik bu alanda ev yapmaya. Ben ise bu evde dünyaya gelmişim. Zaman içerisinde ekmek fırınlarının ikisini de satan babam yeni işlere girmiş. Tabii bu arada beş çocukları olmuş, ben üçüncü çocuğum. Babamız dürüst ve çalışkan biriydi. İş hayatında çok fazla ve farklı deneyimler yaşamış (otuza yakın farklı iş), en sonunda ise Türkiye’nin ilklerinden olan mercimek kırma tesisini iki ortaklı olarak kurmuşlar Kürkçü Hanı’nda.

Babamız, 165 cm boylarında, kumral ve yakışıklı bir adamdı. Çocuk yaşta çalışmak zorunda kaldığından ve gerçek bir sanatkâr olduğundan kendisini çekemeyenler ona “Ekmekçi Enik Hüseyin” lakabını takmışlardı. Ancak babam söylenenlere fazla kulak asmazdı; işini yapan çok zeki, çalışkan ve ileri görüşlü bir esnaftı. Bu ileri görüşlülüğünden dolayı çok kısa zaman sonra durmaksızın işlerini büyütüp şehrimizde üretim yapan birkaç tesisten birine sahip olmuş. Bu girişimleri sonucu mercimek kırma fabrikasıyla kısa zamanda büyük iş yapmış, o günün teknolojisini de kullanarak büyük kapasiteli çalışan, dönemin ihracatçı firmalarına kırmızı mercimek üreten bir firma olmuştu. Yazı yazarken kelimeleri seçme şansınız vardır. İş seçerken ise o şansınızı bazen büyükleriniz hazırlar. Bu mercimek tesisi bizim de bu işte başlangıcımız oldu. Nasıl ki askerler acemi birliğinde eğitim görüyorsa ben de burada iş öğrenmiştim.

ÇOCUKLUĞUM

Nüfus kâğıdımda doğum tarihi olarak 06.07.1940 yazıyor. Demek ki Antep Savunması’ndan yaklaşık 20 yıl sonra doğmuşum. 5 kardeşiz, 3 kız 2 oğlan. Adımın Hüseyin olmasının ayrı bir yeri var tabii ki. Söylemek gerekirse Hüseyin oğlu Hüseyin’den, Hüseyin oğlu Hüseyin Arıca olmaktan hep onur ve gurur duydum. Gaziantep’te sıcak bir yaz günü dünyaya gelmişim. Ağabeyim Cahit’le beraber akşama kadar mahallede komşu çocuklarıyla oyun oynar, yaramazlık yapar, kuş avlar ve sokak sokak gezerdik. Tekke Camii avlusunda bazı zamanlar büyük kazanlarda yemek kaynar, buraya gelen ziyaretçiler hû çeker, kocaman kocaman adamlar akşama kadar otururdu. Arasada göz göz bölümlere buğdaylar konur, yük getiren develer develiklere çekilirdi. Arasanın sonunda Ciğerci Mustafa Amca’nın küçük bir kulübesi vardı ve Buğdaypazarı’nın bu taraf başında ise Memik Usta vardı. Acıkınca buralarda yemeğimizi yerdik. Bir defa hastalanmıştım. Babam Kebapçı Memik Ustayı tembihledi, “Bu çocuk canı ne isterse yesin.” Ben de uzun bir süre kuşbaşıları ve kıymaları mideye afiyetle indirdim. Tatlı olarak da Hacı Nasır Camii bitişiğinde Mahmut Güllü’nün baklava dükkânı vardı. Saat 11.00’de satışları ilerleyince gider kenarda biriken şerbetli baklava kırıklarını, tabii ki fıstıklı olanları da alır, sıcak ekmek arasına koyarak dürüm yapardık. Tam karşısındaki sokakta ise Karlıoğlu vardı, oradan da sıcak günlerde karlı dondurma yerdik. O zamanlar Karlıoğlu’nda çalışan çıraklar Bedir Usta ve Özgüler Helva’nın şimdiki sahipleridir. Yaz günlerinde gül şurubu ve meyan şerbeti içer, susuzluğumuzu giderir, kışın sıcak süt ve salep içerdik. Çocukluk yıllarından başka aklımda kalanlar ise oynadığımız oyunlardı. Bunlar; gülle, âşık, binde gel, birdir bir ve kâğıtlı şeker ile sigara kâğıtlarından oyun kâğıdı yaparak oynadığımız oyunlardı. Zaman zaman “Hacivat ve Karagöz” oyununu izlemeye giderdik. Önceleri sabunhane, sonraları garaj ve han olan Kürkçü Hanı’nda mercimek kırma işi yaparken çatılardaki kuşları da avlardık. Bu kuşlar genellikle kumru ve serçe olurdu. Şimdi diyorum ki Allah günahımızı affetsin. O zamanlar Samancı Kasım’ın oğluyla yaptığımız bu tür işler bizi mutlu ederdi ama sonra yaş olgunlaşınca pişmanlık da duydum. En tehlikeli yaptığımız iş ise Karakabir ile Çukurova Mahallesi’ndeki çocukların yaptığı birbirine taş atma, yani sapanlaşma savaşıydı. Eski belediyenin ardında Direkçi pazarına yakın yerde bulunan Gazhane’nin arkasında ağaçlık bir alan vardı, orası savaş meydanıydı. Hatta bir gün iyi hatırlıyorum, ağabeyim Cahit’in kafasına bir taş geldi. Kan o kadar çok aktı ki yüzü gözü kan içinde kaldı, çok korkmuştu

Gençlik yıllarım. Hemen Dr. Mecit Barlas’a yetiştirdik ve üç beş dikişle kurtuldu. 6-8 yaşlarına gelince iki erkek kardeş babamıza yardım için daha okula başlamadan, akşamları, çoğu zaman da gece yarısı insanlar sinemadan veya pavyondan çıkıp evlerine dönerken, ıssız cadde ve sokaklardan geçip, büyük Buğdaypazarı’ndaki Kürkçü Hanı masmanası içinde bulunan mercimek fabrikamıza çalışmaya giderdik. Sıra ile uyuyarak mercimekleri işler, bir sonraki gün için verilen siparişleri yetiştirmeye çalışırdık. Tabii ki her seferinde amacımıza ulaşır ve mutlu olurduk. Sabah saat beşte şehrin tarihi mekânı Tahmis Kahvesi’nin ilk müşterileri olur, büyük su bardağında çay ve yanına küncülü simit, varsa bir topak da Antep pendirini (peynir) afiyetle yerdik. Sabah saat yedide işletmemizde çalışan ustalar gelirdi, tesisi onlara devrederdik. Hemen üzerlerimizi fırçalar, siyah okul önlüklerimizi giyer, mekteplerimize koşardık. Ben, fabrikamızın tam karşısındaki Tekke Camii içindeki İstiklal İlkokulu’na giderken, ağabeyim de Maarif Kavşağı’nda bulunan Dayı Ahmet Ağa İlkokulu’na gidiyordu. Bu çalışma şeklimiz böyle beş yıl kadar devam etti. Hesaba kitaba aklımız yettikten sonra biz iki kardeş okul çıkışında fabrikaya gelir, babamızın alım satım hesaplarını tutardık. Babamız çok zeki ve çalışkandı. Tahsili olmamasına rağmen Arapça rakamlarla toplama ve çıkarmayı çok iyi yapardı. Akşamları  Dr. Mecit Barlas 1906 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’ne girer. Mezun olduktan sonra genel cerrahi ihtisasını yapar. I. Dünya Savaşı’nda Gülhane ve Etfal Hastanelerinde çalışır. Harp başlayınca Antep’e gelir. 1918’den itibaren Gaziantep’te ilk Türk operatör doktor olarak 1969 yılından vefatına kadar memleketine hizmet eder. (Nakleden: Dr. Samet Bayrak) Sabun yapılan yer.  bize aldıkları ve verdiklerini söyler, biz de herkesin hesabını deftere yazardık. Kasa hesabını kendisi tutardı. İlerleyen yıllarda Cahit ağabey ilkokulu bitirdi, ben de iki sene sonra okulu bitirdim. Babam beni Ticaret Lisesi’nin ortaokuluna yazdırdı. Ben okuluma dört elle sarıldım fakat babamın ve ağabeyimin işe yetişememeleri ve gece çok geç saatlere kadar çalışıyor olmaları beni çok üzüyordu. Bu durumda babama, okula devam etmeyip bırakacağımı ve kendilerine yardımcı olmak istediğimi belirttim. Babamın ilk tepkisi çok sert oldu. Zamanla fikrini değiştirdi. Doğrusu hiç beklemiyordum ama işlerin hızlı bir şekilde büyüyerek ilerlemesi sebebiyle babamın “Okuyacaksan oku, okumayacaksan geç çalış,” demesi üzerine ben de sevinerek yaklaşık iki ay devam ettiğim Ticaret Lisesi’nin ortaokul bölümünü bıraktım. Sonraları hayatın ve iş dünyasının çetin yollarında ilerlerken çok pişmanlıklar duydum, üzüldüm. Yeri geldi, ağladım. Hayatımdaki en büyük üzüntüm ve yaramdır okumamak. Maalesef hâlâ da en içerlediğim ve “Keşke!” dediğim hayal kırıklığımdır. “Keşke okusaydım!” diye hep dertlenirim. En kötü kararı ben kendim verdim ve hâlâ pişmanım. Ne yapalım, sonraki hayatımıza yansımaları çok fazla oldu ama insan zaman içinde okumadığına öyle bir ağlıyor ki anlatamam... Atalarımız boşuna dememiş “Kendi düşen ağlamaz’’’ diye. Hata yapınca ağlasan da kâr etmiyor. Bugün geldiğimiz noktada ise okuyanlar iş bulamıyor, bulanlar ise kendilerini geliştirmiyor. “Türk toplumunun önemli zaaflarından biri de alışkanlıklarıdır. Ebeveynlerin çocuklarını aşırı koruma güdüsüyle yetiştirmesi ve bunun sonucunda gençlerin tembel, hantal, mesleksiz yığınlar haline gelmesine neden oluyor” sözü günümüzü özetlemeye yetiyor gibi. Okumayı sadece üniversite tahsili olarak görmek de yanlış olsa gerek. Bizde nedense okulu bitiren ölene kadar eline kitap almıyor. Geçen bir haber kanalında dinlemiştim: “Türkiye, dünyada kitap yoğunluğu bakımından on birinci sırada imiş. Ama ihtiyaçlar listesinde kitap iki yüz otuz dördüncüymüş.” Eğitim dünyanın her yerinde zordur. Ama hayatında kitaplara yer ayıran milletler bu sorunlarını çözmüştür. İş hayatım süresince karşılaştığım birçok olay bana hep bu pişmanlığımı hatırlatmıştır!  Oğuzhan Saygılı

ÇOCUKLUK YILLARIMDA GAZİANTEP

( DEVAM EDECEK )

17 Nis 2022 - 01:36 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Haberler Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Haberler hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Haberler editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Haberler değil haberi geçen ajanstır.


tiktok takipçi satın al