“Işıkları, boyaları, gölgeleri, kımıldanışlarıyla gözün önünde alabildiğine uzanan bir doğa parçasına göz doyabilir..
Derinlikleri, yükselişleri, kıvrılışları, felsefesi ve yapısıyla bir senfoni ancak bir buçuk saat dinlenebilir..
Kabartıları, göçüntüleri, hareketi ve kompozisyonuyla bir tablonun önünde durabileceğiniz zamanın sınırı o kadar da, alabildiğine geniş değildir..
Oysaki bir kitap, bütün ışıkları, gölgeleri, derinlikleri, kımıldanışı, akışı ve zıtlıklarıyla doğayı, sosyeteyi, insanı sayfaların aynasında, bir doğa parçası, bir senfoni ve bir tablo gibi yansıtan gerçek bir kitap, üstünden başkaldırmadan saatlerce okunabilir... Okumak, görmeyi, işitmeyi, duyumsamayı ve düşünmeyi birleştiren bir nesnelliktir..
Eğer bu en büyük tadı bugün yığınlarla insanlar duymuyor ve çok defa duyamıyorlarsa, bunu o insanların özlerinde değil...Onların içinde yaşadıkları toplumsal koşullarda aramak gerekir”..
Nazım Hikmet...27.7.1935......Akşam gazetesi......
Alıntıya bir yorum.
Diyalektik: Bağıntıların bilimidir....Engels...
Engels’in bu önermesi, gerek maddi yaşamımızda, gerekse düşünsel yaşamımızda her an yeniden yeniden gördüğümüz ve bilincine vardığımız bir olgunun dile getirildiği nesnel bir gerçekliktir...
Genel olarak tüm evrende; özel olarak da doğada, birbirinden bağımsız ve birbirinden ilişkisiz (bağıntısız) iki nesne yoktur....Çünkü tüm evrensel maddi yapının kaynağı, Atom’da gerçekleşir. Evrensel olan bu bağıntı, yaklaşık aynı biçimde toplumsal bir özne olan düşüncede de bir yansıma olarak gerçekleşir..
Düşünce yasaları bakımından birbirinden bağımsız iki düşünce, iki konu olamaz. Düşüncenin koordinatı olan konular, hangi noktadan ele alınırlarsa alınsınlar, düşünmenin derinleştiği kesişme noktalarında birleşirler..
Düşünme dediğimiz şey bir koordinat almadır. Örneğin biz, bir konu üzerinde düşünüyorsak, koordinatımız o konunun içeriğidir. İçerik olarak düşündüğümüz konunun diğer konulara bağıntısı kendiliğinden belirir. Ekonomiyi toplumsuz, politikayı, insansız, sanatı biçemsiz düşünemeyiz. Bu durum, biz insanların yaratıp yok edebileceği bir şey değildir; doğanın nesnel yasaları bu biçimde çalışırlar..
Bir nesneyi ele alarak, örneğin; “Demir” elementini düşünüyorsak, onun biçimini, ağırlığını, oksitlenmesini, ergime noktasını düşünmeden duramayız. Ya da bir özneyi ele alarak, örneğin; “Adalet” kavramının içeriğini düşünüyorsak; onu, toplumsallığından, bireyselliğinden, hukuktan, eşitlik ve özgürlükten bağımsız düşünemeyiz.
Tüm bu bağıntılılıkların içinde öylesine bir bağıntı var ki, o; insan yaşamının en temel bağıntısıdır. Bu temel insan bağıntısı; Eğitimdir..
Bir insan eğitimsiz yaşayamaz. (burada sözünü ettiğim eğitim, resmi okullarla sınırlandırılmış eğitim değil, insanın tüm yaşamını içeren eğitimdir.) Eğitimin en temel araçları ise kitaplardır.
Günümüz eğitimbiliminin ortaya koyduğu bir gerçeklik vardır ki, eğitim; bireyin doğumundan başlayarak ölümüne kadar uzanan bir süreçtir. Kitaplar, eğitimin temel araçları ise; onun bağıntısı olan okumak, çok önemli bir olgu olarak çıkar karşımıza. Burada karşımıza çıkan soru şudur: gerçek bir eğitimi hedefleyen bir biçimde okuyor muyuz?
Bu soru konunun can alıcı noktası gibi görünüyor ama; gerçekte can alıcı soru şudur. Hangi içerikteki kitapları okuyoruz ve bu okumalardan olumlu mu, olumsuz mu etkileniyoruz? İşte Düşünsel alanda var olduğunu düşünen insanların yanıtlamaları gereken gerçek soru bence budur..
Yukarıdaki alıntıda Nazım ustanın dile getirdiği, insanların yoksullaştırılarak entellektüel alandan uzaklaştırılmaları gerçeğini aşabilmek için, bilimsel nitelikli kitapları okumalıyız, çok okumalıyız diyorum..
Sedat Akıncı... |