Akşam vakitleri, saat altı. Birazdan geride bıkacağız deprem şehrini yani Van’ı. Birbirine kederle bakan ağır hasarlı terk edilmiş evlerin sokaklarını geride bırakacağız. Yanımda yol arkadaşım genç bir adam. Sessiz. Yol boyunca kederli bakışlarını düşünüyorum.
_ Senede 4-5 kere gidip geliyorum abla, bizim ev Muradiye’de hasarımız yok, ama yoksulluk çok. Her cümle arasında bana asırlar kadar uzun gelen bir sessizlik bırakıyor, acı ve umutsuzluğun sessizliği. Çocuklarını özleyip özlemediğini soramıyorum. Çünkü ekmek kaygısı özlemin önünde gidiyor. _ Sigortalı iş bulamadım. Bulsaydım iyi olurdu ama tanıdık lazım. İş çok ama sigortasız, günlük 50 lira yevmiye alıyorum. İnşaatlarda çalışıyoruz, buradan giden çok. İstanbul, Mersin, Antalya’ya gidiyorum. Senede 4-5 kere gidip geliyorum- diyor tekrarlayarak. Bu yollar onun memleketi ile arasında bir ayrılık. En arka sıralarda oturan beş tane genci gösteriyor. _Abla bunlar Türkmendir biliyorsun? _Hayır! Bilmiyorum. _Bunlar kaçaktır. Van’a gelirler otobüse binmek için sonra onlarda bizim gibi çalışmak için giderler İstanbul’a. Paraları var mıdır? Bir şeyler yiyip içiyorlar mı? Diye soruyor. Yanıtım yok. _Bunlara müteahhit günlük yirmi lira veriyor, çalıştırıyorlar ama bazen de paralarını vermiyorlar. Kaçak oldukları için şikayet edemiyorlar. Perişanlar, en kötü yerlerle kalıyorlar yarı aç yarı tok. Günlük yirmi liraya göçmenler, elli liraya yol arkadaşım ve onun gibi binlerce parçalanmış hayatlar. Ucuz kol gücünü sömürenlere lanet ediyorum.
Yoksul mahallelerden geçiyoruz. Bacası cılız tüten eğri büğrü yoksul evlerin sokakları ıssız. Sabahları bu sokaklardan yoksulluk geçiyor, bakışları mahmur, ayakkabıları yırtık çocuklar geçiyor, kederli ve ekmek kaygısı ile sırtı kamburlaşmış babalar geçiyor, kadınlar geçiyor yüzyıllık yalnızlıklar gibi.
Koltuğumdaki televizyonda ana akım kanallarının birinde capcanlı bir kadın spiker ezberletilmiş yalanları sıralıyor ardı ardına. “TÜİK raporlarına göre bu yılın işsizlik oranı geçen yıla göre azaldı” Arkasından meşum kabine üyeleri onlarda kendi paylarına düşen yalanları sıraladılar. Tüm yalancılar görevlerini başarı ile tamamlayarak bülteni kapattılar. Oysa yanımda oturan yol arkadaşım, arka sırada ki mülteci çocuklar, yollarından geçtiğimiz bu yoksul evler ve sokaklar, fabrikasız, tarlasız, bahçesiz yoksul mahalleler nasılda yalanlıyor tüm yalın gerçekliğiyle. Hepsi bağırıyor “Hepimiz yoksuluz ve umutlarımız bitti!”
Geride bıraktığım ve bir günlüğüne ellerine, sımsıcak ellerine dokunduğum çocukları düşünüyorum, deprem çocuklarını. Her yeri çocuk olmanın tüm güzelliğiyle cennete çeviren çocukları düşünüyorum. İncecik çadırların içinde bile çocuk saflığı ve güzelliği ile gülen çocukları, ellerime sımsıkı yapışmış bir ömür feda edilebilecek çocukları düşünüyorum. Yırtık ayakkabısının içinde utanan ayakları ile küçük kızı düşünüyorum. Başını hep yan tutan küçük erkek çocuğunu düşünüyorum, en dar yoldan geçerken bile elimi bırakmayan elini.
Bir şehri deprem yıkmış, bir şehri yoksulluk, birini zorunlu göç. Ama hepsinden daha yıkıcı olan umutsuzluk yıkmış. Önce umutları tüketiyorlar. Birbirine bakan yıkık dökük evler buna şahit. Bu coğrafyayı bu ülkenin doğusunu adım adım umutsuzluğa itiyorlar. Çocukları ya yoksulluk öldürüyor ya bombalar ya da silahlar. Yalnızlaşan, yoksullaşan ve çocuklarını yitiren kentleri geçiyoruz.
Tüm bunların yanı sıra insanlıkta ölüyor. Bu ülkenin doğusu acı çekerken batısında her yer plastik hayatlarla kaplanıyor. Dijital diyaloglar, sanal yaşamlar, para hırsı, motor sesi, güvenlikli villalar, çok katlı plazalar, banka hesapları, parfümlü ve sıcak et kokan sokaklar, kulakları tırmalayan müzikler kaplıyor her yani. Kapitalizmin neon ışıkları arasında kayboluyor insanlık. Her şeyi hızla tüketen bu hırs, bu kentsel vahşet gittikçe büyüyor ve bizi yutuyor.Tüm gazeteler ve televizyonlar pembe hayatlar vaad ediyor. Plajlar, oteller, rezervasyonlar çarşaf çarşaf seriliyor önümüze gazete sayfalarında. Her şey ne kadar yakın ve aslında ne kadar uzak. Tüm bu tatlı yaşam sunumları ancak refaha ulaşmış bir sınıfa hizmet ediyor. Oysa reklam herkes için. Para ve kazançlar arasındaki vahşi orantısızlık belirliyor uzaklığı ve yakınlığı. Beynimden hızla geçiyor uzaklığın ve yakınlığın resimleri. Yol arkadaşım çok uzak, geride bıraktığım çocuklar, anneleri, babaları çok uzak, karanlıklar içinde ardımızda bırakarak gittiğimiz mahallerin insanları çok uzak.
Yol arkadaşım uyuyor.
Ağlamak ayıp mıdır olur olmaz zamanlarda? Çocukların elleri ile ısıttığım ellerime bakıyorum. Daha çok şey yapmak lazım diyorum daha çok ama nasıl? Yol bulunur elbet.
NURAY ÇEVİRMEN
|