Son günlerde kimimizin ruhunda çocukluk günlerinden kalma heyecanlar kıpırdarken, kimimizde de artık bu heyecanın hiçbirşeyi değiştiremeyeceği yönünde korkunç bir umutsuzluk hakim.
En yüzeysel haliyle bakıldığında dahi bu ikilemin neden kaynaklandığını görmek zor değil. Bir yanda yaşadığımız coğrafyanın mevsimsel dönüşümlerine kucak açarken, diğer taraftan da yüksek gelir adaletsizliğinin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine tanık oluyoruz.
Bir gün çocuklarımızın okula başlama sevincine ortak olurken, ertesi gün onların kimsesizliğine ya da organ mafyası tarafından kaçırılmış olmalarına ağlıyoruz.
Bir başka gün gençlerimizin sınav heyecanında umutlu olduklarını gözlemlerken, akabinde onların üretken fikirleri üzerine biz yetişkinler tarafından tüm kapıların kapandığına seyirci kalıyoruz.
Erkek, karısını döverken "kadın hakları" için sokaklara dökülüyoruz, yine aynı gün kahve köşelerinde "sırtından sopayı karnından sıpayı eksiltmeyeceksin" yaklaşımına alkış tutuyoruz. Veya erkek şiddet görürken kendi bencilliğimize gömülerek sessizce olan-biteni izliyoruz.
Artık insanların ilk tanışmada birbirlerine yaklaşımları "Türk, Kürt, Alevi misin?" cenderesinde sıkışıp kalmakta. Hangi kesimden olursa olsun hiçbir ölüme "kendimiz" kadar yakın durmuyoruz..!
Aile kavramına ise artık sadece televizyon ekranlarından bakıyoruz. Aşk ve sevgi gibi çok önemli duyguları dahi tamamiyle "nesnelleştirmiş" durumdayız. Cinselliğin yıkıcı boyutuna çocuk bedenlerinde tanık olmak ise vahim durumlardan sadece biri.
Diğer taraftan toplumsal muhalefetin yükseldiği her alan birilerince daraltılıyor. Artık her şafak vakti okur-yazar ve çizer insanlarımız evlerinden apar-topar alınıyor. Henüz bu haberi okuyorken bir başka gün sanata emek veren insanlarımızın da gözaltına alındıklarını öğreniyoruz. En az bunun kadar çarpıcı olan diğer bir gerçekse sendikaların devlet tarafından adeta içerden kuşatılıyor olmasıdır.
Özetle ; halihazırdaki siyasi yapının kaygısız ve beceriksiz yönetim politikasından doğan baskılarla, kendimizden olmayanı çok rahatlıkla "öteki"leştiriyoruz. Kapalı kapılar ardında yapılan "yönetme" hesaplarından habersiz, dönüp dönüp birbirimize fiziksel veya ruhsal saldırılarda bulunuyoruz. Daha doğrusu bize dokunmayan yılanı, yılan’dan saymıyoruz.
Geldiğimiz nokta şudur ki çocuğumuz, kardeşimiz, arkadaşımız veya kendimiz için korkuyoruz. Hayatı ve yaşananları konuşmak, tartışmak ve sorgulamaktan korkuyoruz . Ve bazılarımızın çaresizliği en az korkularımız kadar gerçek..
Oysa sahip olduğumuz en değerli gerçek yani aklımız sadece tarafımızca uyandırılmayı bekliyor. Kaldı ki korkmak çözüm değil, sessiz kalmaksa toplumsal mücadelede hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Çünkü başka bir dünya ancak halkların yükselen sesiyle mümkündür.
Mine Gültepe
|