ÜTOPYALAR(IMIZ)IN TARİHSEL ZEMİNİ

ÜTOPYALAR(IMIZ)IN TARİHSEL ZEMİNİ

“Ki insanlar rüya görmüyor

Ve sıfır nedir biliyorlar 

Düş kuranlarsa çoktandır

Meczup sayılıyor artık.”[2]

 

Kaldıraç Dersliği’nde bir oturumda, ‘Marksizm Öncesi Ortakçı Toplum Ütopyaları (Mezopotamya, Balkanlar ve Anadolu)’ konulu bir sunum yapabilmek kolay değil; hatta “imkânsız”!

“O da neden” mi? Meselenin genişliği, hacmi, derinliği…

Bu bir oturuma sığmaz; öncelikle bunun altını çizip, “Dünün ütopyası bugünün gerçeğine dönüşüyor,” diyerek başlayayım sunumuma…

Kendi hesabıma ben, ütopya kavramının içerdiği değerleri müthiş önemseyen birisiyim.

Çünkü M. Keith Booker’ın, “Ütopyacı düşünce… içinde bulunduğumuz dünyadan niteliksel olarak farklı bir dünya olasılığını canlı tutar ve mevcut olanın inatla yadsınması biçimini alır,”[3] diye tarif ettiği ütopya(lar) devrimci mücadelenin -kilit önemdeki- “olmazsa olmazı”dır(lar).[4]

Tam da bu noktada Robert N. Bellah’ın, “Bütün ütopyalar kişilerin yaşamın olağan baskılarının kaldırıldığı bir tür gevşek alanda bulunduğunu hayal edebildiği bir çeşit yapay oyun değil midir?”[5] biçimindeki naif sorusuna verilecek yanıt şudur: “Ütopya özgür hayal gücünün bir ürünü değildir, ütopya içten gelen bir zorunluluk meselesidir; tek çıkış yolu o olduğu için hayal etmek zorunda kalırsınız. Bugün ihtiyacımız olan ütopya işte budur.”[6] 

Kadim bir kökene sahip ütopya(lar), örneğin Guarani kabilesinde -Hıristiyanlık öncesi dönemde- “kötülüğün bulunmadığı yer” (Land without Evil) arayışında somutlanırken; Doğu uygarlıklarında olduğu gibi Batı uygarlıklarında da ütopik söylemler mutluluk vaadine bağlı olarak cennet ve ideal toplum tasvirlerini kapsar.

Cennet ve ütopik kavramlar, çoğu inanç ve düşünce sistemine göre insanın ölümden sonra yaşayacağına inanılan, yitik bir kökenin özlemini de içeren mutluluk vaadidir. Antik dönemden bugüne bu kavramlar, çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerin söylence ve kutsal metinlerinde çoğu zaman simgesel anlatımlar biçimini almıştır.

Sümerlerin ‘Dilmun’ adını verdikleri dünyevi mutluluk diyarından başlayarak tarihsel süreç içinde bahçe, ada ve yabanıl doğa gibi tasvir ve anlatımlarla biçimlenen ütopyalar, Antik Yunan düşünürlerden Euhemerus’un ‘Kutsal Söylenceler’inde betimlenen Panchaea adasında, Platon’un ‘Timaios ve Kritias’ başlıklı diyaloglarındaki Atlantis efsanesinde ve ütopik düşüncelerin çıkış kaynağı olan Thomas More’un ‘Utopia’sında ete kemiğe bürünmüştür.

Aynı şekilde, Eski Ahit’ten başlayarak semavi dinlerin kutsal kitaplarında geçen cennet ve cehennem kavramlarında, insanlığın yitirmiş olduğu cennet özlem(ler)inde ifadesini bulur.

Yunan literatürüne “gerçekte olmayan” bir dünya ve toplum özlemini Hesiodos’un ‘Altın Çağ’ mitosunda görürüz. (Bu mitolojik aktarım daha sonra Thomas More’la kavramsallaştırılır.)

Hesiodos’un ‘Erga Kai Hemerai/ İşler ve Günler’ başlıklı yapıtının 106-201. dizeleri arasında anlatılan ‘Altın Çağ’ öyküsüne göre, insanlık yaratıldığından beri dört ya da beş çağ yaşamıştır. Bunlar sırasıyla Altın, Gümüş, Tunç, Kahramanlar ve Demir Çağıdır. Madenlerin en değerlisinden en az değerlisine doğru sıralanan bu çağlar, mitolojik kronoloji anlamında insanlığın ve toplumun değerinin düştüğünü gösterir. 

  1. Finley’in analizine göre, Hesiodos’un ilkel imaj olan ‘Altın Çağ’ mitosu, onun için günün belli sorunlarını düzeltme yolunda okuyucularına/ dinleyicilerine gösterdiği bir hedef, başvurduğu bir referans çerçevesidir.[7]

Yunan düşüncesinde, teorideki açıklık ve pratikteki detaylar bakımından Hesiodos’un ‘Altın Çağ’ mitosundan daha somut bir toplum ve devlet ideali sunan iki örnek bulunur. Bunlardan ilki Atinalı Solon’a, ikincisiyse Spartalı Lycurgus’a aittir.

Kent-devletlerin Solon, Lycurgus, Pythagoras gibi yasa-koyucuları “iyi toplum” anlayışını insan doğasına ilişkin felsefî görüşlerine dayandırmış olup ideallerini işleyen siyasi mekanizmalara dönüştüren ilk önderler olmuştu. (Hem Solon’un, hem de Lycurgus’un yasaları yarı-mitsel niteliğiyle Fransız Devrimi’nin ütopya geleneği için önemli birer örnek olarak görülmüştü.[8])

Özetle insan(lık)ın yaşadığı topluma bakıp, “bunu değiştirmek istiyorum” demesiyle birlikte, bunu nasıl yapabileceğini düşünmeye başlar. Bunun da besin kaynağını ‘Altın Çağ’ gibi geçmişte olduğu varsayılan -kökensel- bir deneyimden ya da tümüyle kurgusal bir idealler toplamından alır. Bunlardan hangisi onun kaynağı olursa olsun, neticede gerçekte olmayan bir ülkenin peşine düşmesi isyankâr bir tavırdır.

Bu yüzden Krishan Kumar’ın “Ütopya, Rönesans ve Reformla birlikte düşünceye yerleşen isyanın ürünüdür,”[9] tanımıyla; peşinde koşma sorumluluğunu devreye sokan ‘Utopia’nın, “Geleceğin değiştirilebileceği bilincine bağlı olarak insanlığın en temel yönelimi”[10] olduğu unutulmamalıdır.

Dolayısıyla ‘Ütopya’cılık, herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmayan, koşullara göre içeriği belirlenen “kendinde” ve “doğal” bir isyan tipine denk düşer.

Tarih bunun -Ortakçılıkta somutlanan[11]- binlerce örneği vardır.

Mesela İlk Çağ materyalistleri, Yahudi Esséen’ler, Isparta komünalizmi, Zenon’un düşünceleri, Spartaküs’ün başkaldırısı, Rafizi hareketler, Carpocrate’cılar, Cathare’lar, Avrupa’da köylü ayaklanmaları, Jean Wiclef, John Ball, Jean Huss, Şeyh Bedreddin, Sebastien Franc, Thomas Münzer ve Taboriteler, Fransız Jacquerie’leri, Anabaptisme’leri ve diğerleri…[12]

 

BAŞLICA ÜTOPYA YAPITLARI[13]

Devlet, Platon, MÖ 360-380

Paykhaia, İmeros, MÖ 3. yüzyıl

Lykurgos’un Hayatı, Plutarkhos, 1. yüzyıl

De Civitate Dei, Hippolu Augustinus, 413-426

Tao Hua Yuan, Tao Yuanmig, 421

El Medinetü’l Fazıla, Fârâbi, X. yüzyıl

Hay Bin Yakzan, İbn Tufeyl, XII. Yüzyıl

Utopia, Thomas More, 1516

Gargantua, François Rabelais, 1532

Güneş Ülkesi, Tommaso Campanella, 1623

Yeni Atlantis, Francis Bacon, 1627

 

Bunların yanında ‘Ütopya’ deyince akla pek çok yapıt gelir: Platon’un ‘Devlet’i, 

Thomas More’un ‘Utopia’sı, Thomas Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’, Francis Bacon’un ‘Yeni Atlantis’i…

Ve ütopik sosyalistlerden Charles Fourier, Robert Owen, Claude Henri de Saint Simon’u…

Ütopya, değişimi dillendiren umuttur, isyan çağrısıdır.

Kolay mı? İnsanca yaşayabilmek adına tutunduğumuz en önemli değerlerden birisidir “umut”; hayat gücümüzün tükenmemesi için dört elle sarıldığımız![14]

 

  1. AYRIM: ÜTOPYA(LAR)IN “NE”LİĞİ, İŞLEVİ

 

Hayal gücünü kaybeden toplumLAR yarınsızken; hayal kurmaya başladığımız an bir yerden sonra mutlaka ütopyaların olduğu bir âleme adım atarız. Çünkü “olağan”ın dışında, olması gerekendir ütopya…

Oscar Wilde’ın, “İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına göz atmaya bile değmez, çünkü o harita insanlığın her daim uğrayacağı bir ülkeyi dışarıda bırakmıştır,” notunu düştüğü “Her ütopya, bir cennet veya bir cehennem senaryosu”yken;[15] orası düşlenen mekândır.

Hiçbir yer aynı zamanda her yer manasına gelen; Yunanca da ‘Ou (değil)’ ve ‘Topos (yer)’ sözcüklerinin bileşiminden oluşurken; ‘outopia’/ ütopya ‘Eutopia (güzel yer)’, ‘Outopia (hiçbir yer)’ bütünlüğündeki hayal ülkedir...

İlhan Mimaroğlu’nun, “Yokistan” diye adlandırdığı ve kimilerince gerçekleşmesi imkânsız gibi gözüken durum olarak sunulan ütopya, erken dillenmiş bir gerçeklikken; gerçekleş(tiril)mesi de olanaksız değildir.

Çünkü o baskı altında tutulan beyinlerin üretkenliklerine devam edebilmek için kurguladıkları, tasarladıkları, düşledikleridir...

Dünyayı değiştirme kavgası verenler insanlar için bir geleceğin öngörüsüdür…

“İmkânsız Mükemmeliyet” denilen ütopyanın önde gelen temsilcileri Platon, Tommaso Campanella, Thomas More, Francis Bacon ve Farabî’dir.

Ütopya, toplumsal soru(n)lardan hareketle, daha iyi, daha yetkin, daha doğru bir düzen arayışıdır; var olan düzenin eleştirisidir. Olana, olması gerekeni hatırlatandır…

Toplumsal bir taslak sunan ütopya(lar) ihtiyaçtan doğar…

En büyük ütopya ütopyayken; bundan daha büyüğüyse ütopyaları gerçekleştiren insan(lık)dır.

Ütopya(lar) dünyanın, toplumun soru(n)larına çözüm önerirler. Thomas More’un ‘Ütopia’sındaki, Tommaso Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’ndeki üzere…

Özetle milattan önce VII. yüzyılda Yunanlı şair Hesiödos’un ‘İşler ve Günler’ başlıklı yapıtında, “İnsanların kalplerinin bütün kederlerden uzak, zor iş ya da acı olmadan huzur içinde yaşadıkları, bereketli topraklarda her türlü bol ürününü bulabildikleri dönem” olarak tasvir edilen ‘Altın Çağ’ özlemini yaşayandır, yaşatandır ütopya...

Ütopya özellikle “güneşin olmadığı yerler”de ortaya çıkar. Onu gerçekleştiren ise ‘Altın Çağ’ özlemiyle başkaldıran kitleler ya da Etienne de la Boétie’nin ifadesiyle “Gönüllü Kul”luğa karşı gösterilen dirençli bilinçtir.

Ütopyanın köklerinde ‘Altın Çağ’ özlemi, düşü yatar…

Sınıf ve imtiyazların olmadığı eski eşitlikçi, ortaklaşmacı yapıların zor yoluyla tasfiyesi, yenenlerin/ egemenlerin saflarındaki özel mülkiyet hırsını da artırdı. Bu süreç sadece mağlupları değil, aynı zamanda galip toplumları da altüst ederek, içten içe yıkıma uğrattı.

Kısacası ortakçılığın maddi temeli üzerinde yükselen eşitlik, adalet ve vicdan da süreç içinde toplumsal hayattan uzaklaşarak, yerini eşitsizliğe, sömürüye, zorbalığa, şiddete ve keyfi zulme bıraktı. Ancak bu durum, toplumsal hiyerarşinin en diplerine itilenlerde ilkel, ama özgürlük ve adalet dönemine yönelik kuvvetli bir özlem de yaratmıştı.

Bu sayede toplumların belleklerinde kendine özgü bir ütopya da yeşerdi. “Uygar halkların” tarihlerinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan toplumsal düşüncelerde ve bunları ifade eden metinlerde, bir ‘Altın Çağ’ özlemi ortaya çıktı ki, buna ütopya diyoruz.

Bu olağan bir durumdu, çünkü sınıfsız toplumun yıkıma uğraması, daha doğrusu ortaklıkçı toplumu biçimlendiren eşitlikçilik ve askeri demokrasinin tasfiyesi, yenilenlerin ve ezilenlerin belleklerinde eski kan bağına dayanan özgürlük ve ortakçılık özlemini de canlı kıldı. Bunun doğal sonucu olarak, eski eşitlikçi geleneğe ait ne varsa bunlar şarkı, mitoloji, mesel ve efsane şeklinde yeniden kültürel ortamda boy verdi.

Bu özlem, kendisini farklı coğrafya ve toplumlarda farklı imge ve yöntemlerle ortaya koydu. Ancak söz konusu küçük ve sade özlemler, büyük imparatorluklar döneminde daha da büyüdüler ve bir senteze ulaşarak emekçilerin, ezilenlerin ortak evrensel düşünceleri hâline geldiler.

Bazı toplumlar söz konusu özlemleri mitolojik kahramanlıklarla dile getirirken, bazıları da onu dayanılmaz acılar olarak duyumsadı ve bunları şarkı, masal, şiir, efsane ve söylencelerle ifade etti. Bunun en güzel örneklerini Türklerin efsane, masal ve öğretici hikâyelerinde, Çinlilerin “Eşitlik Dağıtan Yüz Bilge Kadın”ında, Sümerlerin ve Mısır’ın güneş ve ışığın kasvet ve karanlığa baskın çıktığı mitolojik söylencelerinde, Ortadoğu’nun cenneti vaat eden dinlerinde, İnka ve daha pek çok Amerikan yerlisi halkların doğa ve insan uyumunu kutsayan öykülerinde ve Orta Avrupa’nın zulmü ve zorbalığı hedef alan eski Cermen halk efsanelerinde görürüz. Ütopyalar, çoğu kez çeşitli mitolojik kahramanlıklarla, dinsel motiflerle bezenmiş söylencelerle ve efsanelerle dile getirilmiştir.[16] 

Özetle sınıf mücadelesi ve bu mücadelenin ideolojik-teorik ifadesi olan ütopyalar, toplumların sınıflara bölünmesinden bu yana görülmektedir, ancak bunlar, tarihin belirli dönemlerinde birbiri peşi sıra ortaya çıkarak yoğunluk da kazanırlar. Ütopyalar, devrimlerden kısa bir süre önce ardı ardına sökün ederler, ama sonra bir suskunluk dönemine girerler.[17]

Tam da bunun için Karl Mannheim’ın ‘İdeoloji ve Ütopya’ başlıklı yapıtında ütopya, statükoya karşı eleştirel tutumlar içinde işlenir. Ütopya ilkesel bir temele dayalı olarak temel insanlık değerlerini barındırır.[18]

Tam da bunu için Porto Alegre’deki bir panelde Eduardo Galeano ile José Saramago arasında bir diyalogda şöyle tarif edilir ütopya:

Eduardo Galeano: “Ütopya ufuk çizgisi gibidir. Ona doğru iki adım atarım, o da iki adım uzaklaşır benden. 10 adım atarım, bu sefer 10 adım uzaklaşır. Ufuk çizgisine erişilemez. O hâlde, ne işe yarar bu ütopya dedikleri şey?”

José Saramago: “Uzun uzun yürümeye, dostum...”

“Uzun uzun yürümeye” yarayan ütopya uzun soluklu göze alabilme eylemidir Henri Lefebvre’in de işaret ettiği gibi![19]

“Nasıl” mı? Malum ‘Radio France’ muhabiri, “Sizi kızdırmak istemiyorum ama sizin için ütopisttir deniyor,” diye sorusunu yönelttiği Henri Lefebvre’den şu yanıtı alır: “Bilakis... Beni onurlandırıyorsunuz... Evet ütopyayı hak görüyorum... Bakışlarını ufukla sınırlayıp, sadece gördükleriyle yetinenler, pragmatizmi üstlenip sadece eldekiyle yetinenlerin dünyayı değiştirmek konusunda hiçbir şansları yoktur... Yalnızca gözle görünmeye doğru bakanlar, ufkun ötesine bakanlar gerçekçidirler. Bunların dünyayı değiştirme şansları vardır... Ütopya ufkun ötesinde olandır... Analitik aklımız kesinlikle neyi istemediğimizi, neyin mutlaka değişmesi gerektiğini kesinlikle bilir... Ama gelecek olanı, bizim istediğimizi, tamamen başka dünyayı, yeniyi, sadece bizim iç bakışımız, sadece içimizdeki ütopya bize gösterir.”

Siz bakmayın Thomas Bernhard’ın, “Özgür insan diye anılan insan nasıl bir ütopya ise, özgür sanatçı denilen şey de hep bir ütopya, bir çılgınlık olmuştur”;[20] Arthur C. Clarke’ın, “Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz,”[21] demesine ya da benzerlerine![22]

Yeri geldi aktarayım: “Her ilerleyişin ruhu ütopya. Geçmişin ütopyaları olmasa, insanlar çıplak ve sefil, mağaralarda yaşarlardı hâlâ; ilk sitenin taslağını da ütopyalar çizer. İnsanca rüyalardan nur topu gerçekler doğar,”[23] der Cemil Meriç[24] ve ekler Jean-Christophe Grangé de:

“İnsan hayal kurmak için yaratılmıştı, yani itaat etmekten çok mücadele etmek için. Bu evrimin kuralıydı. Ve özellikle de insan şiir için yaratılmıştı. Ütopya da şiirseldi. Ve şiir daima gerçekçiliğin karşısında olacaktı.”[25]

Kimseyi diğerinden üstün saymayan, kanunların herkese eşit davrandığı, yöneticilerin kendi çıkarları yerine halkın çıkarlarını ön planda tuttuğu, sıradan insanların kurduğu bir özlemdir ütopya…

Mümkün müdür bu? Elbette; ütopya(lar) da mümkündür.

Ancak “Ütopya sadece imkânsızı istemek değil; var olan dünyanın, mevcut sistemin ya da sistemlerin değişebilir hatta değiştirilebilir olduğunu ortaya koyan bir metod, bitmek bilmez bir çalışmadır da…”[26]

“Ancak imkânsızın büyüsüyle harekete geçeriz: Bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum, köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta. Hiçbir şeyden büyülenmeyen bilgelik, verili, mevcut mutluluğu tavsiye eder; insan bunu reddeder ve bir tek bu reddediş bile onu tarihsel bir hayvana, yani bir hayal edilmiş mutluluk meraklısına çevirir.”[27]

Dikkat edilirse, insanlıkta iz bırakmış bütün ütopyalar, aslında belli bir sınıfın pratiğiyle, verili koşullardaki sınıf özlemleriyle bağlantılıdır. Bütün ütopyaların toplumun maddî hayatıyla ilişkisi vardır. Belli bir toplumsal zeminde üretilen her ütopya, belli bir sınıfın eylemini ateşlemiştir. Eyleme ışık tutması, ütopyanın gerçekle bağlantısını verir.

Böylelikle de Bilinçle bağlanılıp, uğrunda çaba sarf edilen ütopya, “ütopya olmaktan çıkar” ve onu gerçekleştirme mücadelesine dönüşür.

Tekrar pahasına: Jack London, “Ütopya sözü bir fikri peşinen yargılamaya yetmektedir,” derken uyarır Pyotr Kropotkin, “Toplumsal varsayım ve ütopyalar, bu ütopyaları şu ya da bu şekilde gerçekleştirmek için çabalamaya hazır insanlar yoksa, varsayım ve ütopya olarak kalır”[28] ve ekler Michael J. Sandel, “Duvardaki gölgelere dokunmayan filozof sadece kısır bir ütopya inşa edebilir.”[29]

 DEVAM EDECEK

26.06.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR