Türk Dili Edebiyatı Üzerine Bir Yazı

Türk Dili Edebiyatı Üzerine Bir Yazı

 

 

Dil ile düğümlenen diş ile çözülmez.

»Kaşgarlı Mahmut«[i]

 

Ülke genelinde, sosyal alanda olsun, yazın dünyasında olsun, şiir, roman, sinema, tiyatro, resim, müzik gibi değişik sanat eserleri ve bu eserleri üreten sanatçılar adına, etnik köken içerikli bir tartışma aldı başını gidiyor. Bu tartışma ne hikmetse, siyaset alanında değil de, sanat alanında sürüyor.

 

Bu ayrışmaya edebiyat alanında bakılırsa şunu demek en doğrusudur. Yani edebiyatı belirleyen dildir. Bu dil kendi sahasında üretilen edebiyatın ve sanatın sahibidir. Türkçe yazılmış bir eserin sahibi kendisini nasıl tanımlıyorsa o odur. Ancak yazdığı eser o yazıldığı dil ile anılır. Geçmişte de böyleydi, şimdide böyledir.

 

Geçmişte onlarca yazar ve şair örneğini vermek mümkündür. Örnek derken bazı yazar ve şairler iki, üç dil üstünden eserler vermiştir. Hangi dilden yazarsa yazsın, yazarın etnik kimliği tartışılmıyor. Başka dillerden eserler vermiştir deniliyor.

 

Günümüzde sanat dünyasında var olan, gelmiş geçmiş tüm sanatçılar kökenleriyle biliniyorlar. Bu konuda hiç bir sıkıntı yok. Çünkü bizim işimiz sanatçının etnik kökeniyle değil, sanatçının ürettiği eseriyledir. Yani bizim aradığımız Tatyos Efendi'nin[ii]   etnik kökeni değil, ürettiği sanatın güzelliğidir. Mozart'ın[iii] etnik kökenini birçok insan bilmez, ancak eserleri dünyaca bilinir. Hiç kimse Mozart'ı kökeniyle tanımlamaz, eserleriyle tanımlar. Bence sanat ve sanatçı da budur.

 

Bir sanatçının Kürt kökenli, Ermeni kökenli, Rum kökenli olduğu zaten biliniyor. Böyle olmasına rağmen, bulunduğu saha itibarıyla eserlerini Türkçe yazmıştır. Böyle aktarılır ve dolayısıyla Kürt kökenli bir yazara, Kürtçe okuyup, Kürtçe bilen tüm »Türkçe bilmeyen« okurlar bu yazarın eserlerine tercüman kanalıyla ulaşırlar sorun böyle çözülür. Dahası kendi diliyle oluşturulan edebiyatın içine de alırlar ancak, yazar Kürt diliyle yazmışsa sorun yok. Türk diliyle yazmışsa tercüman kanalıyla, çeviri sistemiyle yazarın eserine ulaşırlar.  Tartışmanın bir anlamı yoktur bence.

 

Normal olan bir başka konu ise bu davranış onların kökenini yok edemiyor. Bunların arasından bazıları kökenlerini yok sayıp bulundukları sahada konuştukları dil ile kendilerini tanımlayabiliyorlar. Bu geçmişte de oldu şimdi de oluyor. Burada söylenecek söz kişinin beyanı esastır. Demek en güzelidir. Kişi kendisini nasıl tanımlıyorsa o odur.

 

İlginç olan bir başka konu daha var. Son günlerde Aktarılan ve ufak ufak tartışılan bazı ilginç konular. Bu konular »Sarı Gelin« adlı türküyle başladı diyebiliriz.

 

Uzun zamandır tartışılan Sarı gelin türküsünün Türkçesi Türklerindir, Ermenicesi Ermenilerindir. Burada tek belirleyici olan dil faktörüdür. Kişiler değil.

 

Bir türkü, bir roman, bir şiir ilk hangi dil ile yazıldıysa o dil ile anılır. Diğerleri çeviri olur. Bir yapıt bir başka dile çevrilmez diye bir kural yoktur. Tüm eserler yazıldığı dilden bir başka dile çevrilmesi gayet doğaldır.

 

Bu sanatçıların arasından bazıları kökenlerini yok sayıp bulundukları sahada konuştukları yerel dil ile kendilerini tanımlayabiliyorlar. Bu geçmişte de böyle oldu şimdi de böyle oluyor. Burada söylenecek söz kişinin kendi beyanı esastır. Kişi kendisini nasıl tanımlıyorsa o odur. Şimdi başka isimleri yazmadan sadece, iki önemli isimden söz edeceğim. Bu iki önemli şahıs kendilerini nasıl tanımlıyorsa öyledirler.

 

Birinci isim, Nazım Hikmet Ran adıyla tanıdığımız o ünlü şair. Kökeni hakkında kim ne yazarsa yazsın, şair kendisini nasıl tanımlıyorsa, nasıl anlatıyorsa, nasıl beyan ediyorsa o odur. Başkasının tanımlaması önem taşımaz. Nazım Hikmet yazdığı bir Rubaide kendisini şöyle tanımlıyor.

 

»Ben, bir insan,

ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,

tepeden tırnağa iman,[iv]

tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...«

 

Olay bu başka söz söylemeye hakkımız yoktur. Çünkü hiç bir kimse, bir başkasının etnik kimliğini tanımlama hakkına sahip değildir. Kişi hangi etnik kökenden olursa olsun, bilinir ya da bilinmez önemli değil, önemli olan kişinin kendi beyanıdır. Yani, Kişinin kendi beyanı esas kabul edilir.

 

İkinci isim ise, Mevlana Celaleddin-i Rumi[v], »30 Eylül 1207, Belh - 17 Aralık 1273, Konya« bu kişi bir yanıyla Türk, bir yanıyla Fars kimliğiyle anılıyor. Mevlana kendisi Türk olduğunu yazıyor. Oysa eserlerini Farsça yazdığı içindir ki, o eser ilk önce Fars Edebiyatı içinde görülür. Türk dili edebiyatı içinde çeviri sistemiyle yer alır.

 

Şu rubaisi kendi beyanı olduğu kabul edilirse ki öyledir. Kendisini tanımlıyor.

 

»Beni yabancı yerine koymayın

Ben bu mahalledenim

Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum

Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim

Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür«[vi]

 

Yani Mevlana, Hintçe konuşuyor, Farsça yazıyor, Türk olduğunu beyan ediyor. İlginç, Selçuklular için söylenen bir söz vardır. Türkçe konuşur, Arapça Allah'a inanır, Sevgilisine Farsça şiir yazar. Böylesi bir dönem yaşanmış. Bunu böyle kabul edeceksin. Başka çare yok. Mevlana Farsça yazdı diye, Fars edebiyatı yerine Farsıya edebiyatı mı diyelim olur mu böyle saçmalık. Doğru olan Mevlana'yı o diliyle kabul etmek öylece benimsemek.

 

Günümüzde azınlıklar adıyla kendisini böyle tanımlayan varsa, yani, Ben bir Türk romancısıyım, ben bir Türk şairiyim deniliyorsa mesele yoktur. Yok, şayet kendisini bulunduğu azınlık kimliğiyle tanımlıyorsa yani, kendisini Kürt, Ermeni, Arap, Laz, Süryani gibi etnik bir kökenden olduğunu belirtiyorsa, o zaman öyle aktarılır. Tartışmaya da hiç gerek yok.

 

Ülkelerin yazarları bulunduğu saha itibarıyla, ülke adıyla tanınırlar. İngiliz yazar, Rus yazar, Japon Yazar, Arap Yazar, Türk yazar gibi, genelde bu tanımlama her ne kadar ülke kimliğiyle tanınsa da, alt detayda dil belirleyici oluyor.

 

Bir ülkenin edebiyatı o ülkenin adıyla belirlenir. Türkiye Edebiyatı. Almanya Edebiyatı, İngiltere Edebiyatı, Rusya Edebiyatı, Fransız Edebiyatı, Çin edebiyatı, Hindistan edebiyatı, Arap edebiyatı gibi... Bu tanımlamanın birde iç boyutu vardır ki, bu boyut o ülkenin dil yapısıyla ilgilidir. Söz konusu ülkede yasalar önünde hangi dil geçerliyse ve anayasada hangi dil belirleniyorsa, halk hangi dili konuşuyorsa ve konuştuğu dil üstünden edebiyat yapılıyorsa o dil üstünden edebiyatın adı belirlenir. Yani edebiyat hangi dilde oluşuyorsa o dilin adını alır. Kural böyle.

 

Yine isimlere girelim, İngiliz diliyle üretilen edebiyatın adı, İngiliz dili Edebiyatı, Fransız diliyle üretilen edebiyatın adı Fransız dili edebiyatı. Rus diliyle üretilen edebiyatın adı Rus dili edebiyatı olur. Bu tanımlamayı bu alanda böyle kabul ederiz. Bu tanımlamanın evrensel yanı böyledir. Bizim bu kuralı değiştirme gibi bir lüksümüz olmamalı.

 

Bizim ülkemize gelince, kişilerin isteğine göre, ya da kişilerin tanımlamasına göre kural değişmez. Dünyada nasıl tanımlanıyorsa bizim ülkede de öyle tanımlanmalıdır. Araba sürücüsü yola çıkınca, trafik kurallarına uymak zorundadır. Trafik kuralları sürücüye uymak zorunda değildir.

 

Edebiyat demek dil demektir. Türk Edebiyatı yerine Türkiye edebiyatı denilmesi konuyu değiştirmez. Hep söylüyorum, geçerli olan dil olayıdır. Ha Türk dili edebiyatı Ha Türkiye edebiyatı fark nerede?

 

Bazı etnik kökenli arkadaşlar, illa ki kendi kökenlerindeki yazarları tanımlamak istiyorlarsa, örnek olarak bizim geçmişi tanımladığımız gibi bir yol seçebilirler. Yani yazarı kökeniyle belirleyip sonra eserlerinin tümünü Türk diliyle yazmıştır. Çünkü başkaca dil bilmiyordu, o günün şartlarında böyle yazmak zorundaydı demek hiçte zor değil.

 

Ancak bu belirleme Türkçe olursa pek sorunu belirleyici olmaz. Azınlık kendi edebiyatını kendi diliyle ürettiği zaman, bu tanımlamayı da o dilden vermelidir. Bizde öyle yapıyoruz. Geçmişte Farsça şiir yazanları bugün Türkçe ile tanımlıyoruz ve yukarıda dediğimiz tanımlamayı veriyoruz.

 

Bir başka olaya değinmekte yarar var. Diyelim ki, Kürt kökenli bir yazar Türkçe yazıyor ise, onu öyle belirlemekte yarar var. En azından yazarın kendisi bunu belirlemeli. Kişinin beyanı esastır diyelim.

 

Türk dili edebiyatı ya da, Türkiye edebiyatını bir başka açıdan »Türk, Türkiye« sözcüklerini tek tek inceleyelim.

 

Türk Edebiyatı mı, Türkiye Edebiyatı mı?

 

Sözü edilen bu ayrımcılık bize, Türkiye topraklarında Türk kimliği altında yaşayan azınlıkların edebiyatını ayırmak amacını güdüyorsa, bu ayrımda hatalı bir anlatım vardır.

 

Şimdi, Türk sözcüğü üzerinden Türkiye Sözcüğünü açılımına bakalım: Önce,»iye« ekinin ne anlama geldiğini tanımlayalım.

 

İye: Kendisinin olan bir şeyi, yasaya uygun olarak dilediği gibi kullanabilen kimse, sahip. Diğer bir anlamı ise »eli, ili« konumundadır.

 

Dolayısıyla, Türk sözcüğü ile Türkiye sözcüğü arasında hiç bir fark yoktur. Birinci sözcük soyu belirler, ikinci sözcük ise adı geçen soyun yaşadığı yerel konumu yani, elini, ilini, yurdunu tanımlar.

 

Türkiye, yani Türk-iye: Türkeli, Türkîli, Türk Yurdu olarak açıklamak gerekiyor. İye eki Sahip anlamındadır. Türkün sahip olduğu yer, el, il, yurt anlamandadır.

 

Türkiye edebiyatı ise, Türk-eli edebiyatı anlamına gelir ki, böylesi bir anlatım da aynı kapıya çıkıyor. Ha Türkiye Edebiyatı, ha Türk edebiyatı aynı anlamı içeriyor bence...

 

Orhan Bahçıvan

 

 

[i]Kaşgarlı Mahmud: »1008-1105« Divan-ı Lügati't-Türk adlı eseriyle ünlüdür.

[ii] Kemani Tatyos Efendi »1858- 13 Mart 1913« yılında İstanbul'da Ortaköy'de doğdu. Gerçek adı Tateos Eñserciyan'dır.

[iii] Wolfgang Amadeus Mozart (Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart) (d. 27 Ocak 1756 Salzburg, Avusturya - ö. 5 Aralık 1791 Viyana) Klasik Batı Müziği'nde Klasik dönemin etkili ve üretken bestekârlarından biridir.

[iv] Bazı şahıslar »iman« sözünü, »insan« olarak değiştiriyor. Bu Nazım Hikmet'e saygısızlıktır.

[v] Mevlana Celleddn- Rûm; 30 Eylül 1207, Belh - 17 Aralık 1273, Konya), şair düşünce adamı ve mutasavvıf. Horasan'ın Belh bölgesinde, bugün Tacikistan sınırları içinde kalan Vahş kasabasında doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar hanedanından Fars Prensesi, Melke-i Cihan Emetullah Sultan'dır

[vi] Mevlana Celaleddin-i Rumi: »30 Eylül 1207, Belh - 17 Aralık 1273, Konya«...

 

 

.

3.03.2016 (Orhan BAHÇIVAN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR