KRİZİN, SAVAŞIN, VAHŞETİN “YDD”Sİ

KRİZİN, SAVAŞIN, VAHŞETİN “YDD”Sİ

“Büyük değişimlerden önce

hep böyle olur.

 

İçinde yaşadığımız “II. Soğuk Savaş Dönemi”[3] diye betimledikleri kesit, III. Dünya Savaşı’nın ısınma turları özelliği taşıyorken; uluslar arası arenada iplerin iyice gerildiği, emperyalist odakların paylaşım savaşı oyunlarının güncellendiği bir cehennem provasının orta yerindeyiz.

Burası Ergin Yıldızoğlu’nun, “Sömürge savaşlarına hoş geldiniz,”[4] diye betimleyip; eski ABD Dışişleri bakanlarından Henry Kissinger’ın, “Eğer savaş tamtamlarını duymuyorsanız sağırsınız demektir” uyarısıyla III. Dünya Savaşının yakın olduğuna dikkat çektiği;[5] yine eski Rus General Evgeny Buzhinskiy’nin, “Dünyanın insanlık tarihindeki son Dünya Savaşı’nın eşiğinde olduğu”nu belirttiği[6] koordinatlardır.

Mayınlı bir güzergâha tekabül eden bu zeminde artık “NATO’nun üstlendiği misyonun alanı eskiden belirlediği coğrafyanın ötesine gidebiliyor, giriştiği hareketin niteliği de tehdidin cinsine göre değişiyor”ken;[7] NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de, dünyanın 30 yıldır olmadığı kadar tehlikeli bir noktada olduğu vurgusuyla, “Kuzey Kore’de kitle imha silahları var, teröristler var, istikrarsızlıklar var, Rusya daha saldırgan” diyerek ekliyor: “Daha tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz.”[8]

Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere: Kapitalistlerin “Yeni Dünya” diye sundukları, “Düzen çözülürken; dünya uçurumun kenarına geldi.”[9]

Görmeyen, bilmeyen var mı? Askeri harcamalar dünya tarihindeki rekor seviyeye ulaşmış durumda. Kuzey Kutbu’ndan Güney Çin Denizi’ne uzanan ciddi askeri tatbikatlar ile sadece Ortadoğu ve Ukrayna’da değil, tüm dünyanın sahne olduğu genişleyen bir gerilim hattıyla karşı karşıya olduğumuzun kanıtı.

Uluslararası ilişkiler ve diplomatik manevralar giderek daha fazla mayınlı bir arazide yürümeye benzerken; kimin füzesinin daha etkili ve öldürücü olduğu üzerine dehşetengiz bir yarış sürüyor. Ortadoğu, Pasifik bölgesi, Afrika, Avrupa’nın doğusu daha fazla silahın stoklandığı bölgeler olma yolunda hızla ilerliyorlar. Bölgesel sıcak çatışmalar yaygınlaştırılıyor ve kullanılan yerel güçler üzerinden büyük güçler karşılıklı olarak mücadele ediyor, açık, gizli pazarlıklar yürütüyor, kendi mevzilerini ve kazanımlarını güçlendirmeye çalışıyor.

“Üçüncü Dünya Savaşı çıkar mı?” sorusunu dillendiren liberal Aslı Aydıntaşbaş’ın bile, “Global konjonktürün 1914’e giden sürece çok benzediği”nden[10] söz ettiği[11] ya da Erhan Keleşoğlu’na göre, tarafların “temkinli” yaklaşımına karşın “Küresel kapitalist güçlerin kaynak arayışı ve yeni paylaşım mücadelesi üçüncü bir dünya savaşına yol açabilir,”[12] denilen yerdeyiz ve konuşulması geren de tam da bu hâl(imiz)dir!

 

  1. AYRIM: KAOSUN ULUSLARARASILAŞMASI

 

ABD Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Bob Corker’in, “Donald Trump’ın rotası III. Dünya Savaşı”[13] uyarısı eşliğinde kaos uluslararasılaşıyor; altı çizilmesi gereken gerçek budur![14]

Kolay mı? Yeni ‘Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, “ABD’nin ekonomik güvenliği aynı zamanda onun ulusal güvenliğidir” vurgusuyla, Rusya ve Çin; “ABD’nin gücü, güvenliği ve refahına meydan okuyan revizyonist güçler” olarak tanımlanıyor.[15]

İş bununla da sınırlı değil! Donald Trump, John Bolton’u Ulusal Güvenlik Danışmanı, Mike Pompeo’yi Dışişleri Bakanı, Gina Hasbel’i de CIA direktörü olarak atadı. Atlantik’in iki yakasında bu atamalara ilişkin yorumlarda özellikle Bolton’un kişiliğinden kaynaklanan bir korku oluştu: “Beyaz Saray’da bir fanatik daha” (Max Boot), “Dick Chaney yönetimine hoş geldiniz” (Stephen Walt), “jeopolitik riskler açısından, 1998’den bu yana en önemli olay” (Ian Bremmer), “Önce Amerika dünyasının istikrarlı yükselişi” (Financial Times); “Dünya barışına tehdit” (The Observer), “Savaş yanlısı bıyıklı” (Le Figaro); “Önleyici vuruş yanlısı” (Die Welt), “Paniğe kapılmanın zamanı” (Fred Kaplan). 

Bolton, ABD Irak’a saldırmaya hazırlanırken “Gerçek erkekler İran’a gider” diyordu; “İran’ı bombalamak gerekir” fikrinden hiç vazgeçmedi; bir süredir de Kuzey Kore’ye önleyici vuruş yapmak gerektiğini savunuyor. Pompeo CIA direktörüydü, İran, Kuzey Kore ve Rusya konularında Bolton’la aynı çizgide. Hasbel de bir zamanlar CIA’nın gizli işkence örgütlenmesini yönetiyormuş. Bunlara bakıp da kaygı duymamak elde değil. Ancak, bence esas kaygı duyulması gereken, bu isimleri üreten “zamanın ruhu”. 

Zamanın ruhu bu dinamiklerin ürünü; Bolton, Pompeo, Hasbel, hatta korumacı ekonomik danışman Navarro’lu Trump yönetimi de bu kişileri seçip “sahneye” çıkaran zamanın ruhunun...[16]

Bunu görmeyen soru(n)ları ve zamanın ruhunu kavrayamaz!

Donald Trump’ın başındaki belalar arttıkça, olaylara tepkileri de ölçüsüzleşiyor. Şu kadar yıllık özel avukatının evine ve bürosuna özel savcının yaptığı baskının öfkesiyle ve bu darbenin hasarını kontrol amacıyla, önce ağzını bozup, katil Beşar Esad’dan “hayvan” diye söz edip, Suriye’ye saldırması emperyalistler dünyanın neresinde olursa olsun enerji kaynaklarının bulunduğu yerlere doğru devasa uçak gemileri yollayıp, tehditlerini artırmaları, savaşta paylarını artırmak için didişmelerine hız verdi.

Örneğin “Batı-Doğu dengesinde ciddi kırılma olduğu”nun altını çizen Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) tarafından ‘Stratejik Öngörü Analizi’ başlıklı raporun 2017 yılı değerlendirmesinde 2035’e kadar ve sonrasına ilişkin öngörüler aktarılıyor. Rapora göre, ekonomik gücünün yanı sıra Güney Çin Denizi sahasında nüfuzunu arttıran Çin ile Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da güçlenen Rusya’nın yükselişi, Batı’nın süregiden gerilemesini daha da derinleştiriyor.

Rapor, artan toplumsal huzursuzluklar ve kutuplaşma, teknolojiye erişim olanaklarının artması, gayri resmi silahlı örgütlenmelerdeki artış ve ülkelerde oluşan iktidar boşluklarının Batı-Doğu dengesindeki kırılmayla birleşerek devletlerarası büyük çatışma ve savaş ihtimalini arttırdığına işaret ediyor. Bu çerçevede de dünyada Soğuk Savaş dönemi misali yeni bir silahlanma yarışının tetikleneceği uyarısında da bulunuluyor. NATO yetkilisi General Denis Mercier, Reuters’a verdiği demeçte, “2013 yılına kıyasla devletlerarası büyük savaş riski günümüzde daha yüksek” ifadesini kullandı.[17]

Bununla da sınırlı değil: Batı medyası yeni bir Soğuk Savaş retoriğini başlattı. Ancak bu sefer hedefte Rusya veya yeni “düşman” İslâm değil, bir de Çin var. Sistematik bir biçimde Çin’in komşuları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı, BM hukukunu hiçe saydığı, üstüne üstlük “büyük bir askeri güç” olmaya çalışarak, Batıya karşı tehditkâr davrandığı haber ve yorumlarda işlenir oldu. Pasifik’te hegemonya kavgalarını devreye soktu.

 

I.1) ASYA-PASİFİK PARANTEZİ

 

“Dünyada ekonomik, siyasi, askeri dengeler değişirken, değişikliklerin bir göstergesi olarak, ABD’nin ayrıcalıklar alanına şimdi Çin’in girmeye başladığı görülüyor.”[18] Yani Pasifik’te sular ısınmaya devam ediyor.

Dünya siyasetinin seyrini anlamak için Asya’daki gelişmeleri takip etmek şart. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın “Asya Pivotu” stratejisinin Çin’e yönelik bir çevreleme politikası doğrultusunda bölgedeki Amerikan gücü tahkim edilirken; çevrelemenin en önemli unsuru şüphesiz Japonya’dır.

 2001 yılında yazdığı bir yazıda ABD’li Diplomat Zalmay Khalilzad Çin’e karşı çevrelemenin temel hedeflerinden birinin olası bir Çin-Japon güvenlik ittifakını engellemek olduğunu belirtmişti.[19]

Ortadoğu’daki gibi kaos olmasa da Asya-Pasifik bölgesi içten içe kaynıyor. Çin’in siyasi, ekonomik ve askeri yükselişini dengeleme çabalarının tezahürü Japonya’daki gelişmeler oluyor. XX. yüzyıl başlarındaki emperyal milliyetçi saldırganlığın bedelini derin savaş yaralarıyla ödemiş Japonlar, militarizme “çark ediyor”.

Yani dünyanın gözü Suriye’deki gelişmelere, Ortadoğu’ya odaklanmışken Güneydoğu Asya’daki bölgesel etkinlik mücadelesi tüm hızıyla sürüyor. ABD, Çin, Hindistan, Japonya, Rusya ve Malakka Boğazı etrafında konumlanmış birçok “Asya kaplanını” bünyesinde barındıran bölge, sistemsel hegemonyasını korumak ve güçlendirmek isteyen ABD (Kartal) ile bu hegemonyayı kırmak isteyen Çin (Ejderha) arasındaki mücadele keskinleşiyor.[20]

 

I.2) UKRAYNA’DAN TİCARET SAVAŞI’NA

 

Ukrayna krizinin aynası, Batı merkezli devletler sisteminin krizinin aynası olması yanında; Batı ittifakının, ABD liderliğinin zaaflarını gözler önüne seriyor; Batı ile Rusya arasında Soğuk Savaş rüzgârları estirirken; “enerji savaşı”nı tetikleniyordu. XXI. yüzyılın başında Hazar bölgesi dâhil “Geniş Ortadoğu” üzerinden şekillenen “enerji savaşı”nın “soğuk cephesi” açıyordu.

Ukrayna’daki soru(n)larla birlikte Doğu Avrupa bir nevi Ortadoğulaşırken; NATO şemsiyesi altında birleşen emperyalistlerin amaç(lar)ı bölge üzerinde Rusya’nın her türlü etkisini zayıflatmaktı. Ancak bu tutmadı!

Ukrayna krizini değerlendiren İngiltere’nin eski Rusya Büyükelçisi Anthony Brenton, “Batı’nın tüm alanlardaki üstünlüğü tarihe karışıyor. Rusya’nın taleplerini kabul etmekten başka çaremiz yok. Artık Batı’nın görüşlerini dayatacağı bir dünyada yaşamıyoruz,” derken;[21] NATO Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Frederick Ben Hodges, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO müttefiki ülkelerin rehavete kapılmış olduklarına işaret ederek, “Şimdi Rusya’nın gerçek yüzünü gördüler,” vurgusuyla yeni bir soğuk savaş sinyalini veriyordu.[22]

Ukrayna ilk işaret fişeğiyse, ticaret savaşı da ikinci işaret fişeğiydi…

ABD ile Çin arasında başlayan “ticaret savaşları”nın, ittifaklar zincirinin, ekonomik modellerin dayanıklılığını sorgulayan bir hegemonya savaşına dönüşmesi reel bir tehdit özelliği kazandı ve bunun sonrası da gelecek![23]

Hasılı; “Kendini Müslüman bilen bir kişi… insanın en büyük eğitici, öğretmeni ve önderi olan cihattan nasıl geri durabilir?”[24] diye haykıran bir ekolden gelen İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın, -ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye yönelik düzenlediği saldırıya ilişkin,- “Bugün atılan füzeler içimizi serinletmedi. Çok az vuruş yapıldı,”[25] dediği bir “Akıl Yitimi” ya da “Çılgınlık” çağındayız. Çünkü burjuva akıl(sızlık), saldırı/ saldırganlık, savunma/ meşru müdafaa, caydırıcı güç ne demektir sorgulamıyor. Moda deyişle “post-truth” denilen, demagoji ve manipülasyon âleminde enformasyon bombardımanının kurbanı herkes…

Sürdürülemez kapitalizmin “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) diye anılan neo-liberal vahşeti, militarist saldırganlığıyla paralel bir hegemonya sorunu yaşıyorken; döneme “kimin gücü neye yeterse” gerçeği damgasını vuruyor; kriz dönemlerindeki üzere!

 

  1. AYRIM: SÜRDÜRÜLEMEYEN -KAPİTALİST- KRİZ

 

“Sürdürülemeyen -Kapitalist- Kriz” dedim; her türlü soru(n) buradan kaynaklanıyor!

“Üretken güçlerin ulaştığı en yüksek gelişme düzeyiyle birlikte mevcut servetin ulaştığı en büyük genişleme düzeyi, sermayenin değerini yitirmesi, emekçinin değersizleştirilmesi ve emekçinin yaşamsal güçlerinin en zora sokulacak bir biçimde tüketilmesiyle örtüşecektir. Bu çelişkiler, tabii ki, emeğin anlık olarak birden bire askıya alındığı ve sermayenin büyük bir kısmının sert bir biçimde gidebileceği yere kadar azaltılıp yok edildiği patlamalara, çalkantılara, krizlere yol açar. Bu çelişkiler, tabii ki, tüm emeğin birden bire askıya alındığı ve sermayenin büyük bir kısmının sert bir biçimde yok edilmesinin, sermayenin intihara yönelmeden üretken güçlerini tamamıyla kullanabildiği noktaya kadar kullanmasını sağlayacak patlamalara, krizlere neden olur. Yine de, düzenli bir biçimde yinelenen çalkantılar, her defasında daha yüksek bir ölçekte tekrarlanacak ve en nihayetinde de, sermayenin şiddetli bir biçimde yok olup gittiği bir noktaya ulaşacaktır. Sermayenin gelişmiş hareketinde krizlerden başka bu hareketi erteleyen anlar da söz konusudur; örneğin, mevcut sermayenin bir kısmının sürekli olarak değerini yitirmesi: üretimde doğrudan rolü olmayan sermayenin büyük bir kısmının sabit sermayeye dönüştürülmesi; sermayenin büyük bir kısmının üretken olmayan bir biçimde israf edilmesi vs gibi.”[26]

“Krizler daima mevcut çelişkilerin anlık (geçici) ve zora dayalı çözümleri olup, bozulmuş dengeyi bir süreliğine yeniden kuran şiddetli patlamalardır,”[27] diyen Karl Marx ekler:

“Sistem kendi mezarını kendisi kazmaktadır.”[28]

 

 

31.05.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR