KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER

“Hayat artık derin

değişiklikler istiyor.”[2]

 

Yerküre de, coğrafyamız da, işçiler de sürdürülemez kapitalist krizin yıkım kıskacında. Albert Camus’nün, “Yaratmaya olanak var mıdır, devrime olanak var mıdır? Bir tek sorudur, bir uygarlığın yeniden doğuşuyla ilgilidir,”[3] uyarısı eşliğinde bunu anlamadan ya da bu gerçeği “es” geçerek bir adım bile atmak mümkün değildir artık.

O hâlde Leonardo da Vinci’nin, “Belirsizliği, tutarsızlığı çelişkiyi, kararsızlığı kucaklamaya istekli ol”; Marie Curie’nin, “Hayatta hiç bir şeyden korkmayın; yalnız her şeyi anlamaya çalışın,” uyarıları eşliğinde başlayalım.

 

  1. AYRIM: “KRİZ” DEYİNCE

 

Tehlike ve imkân(lar)ın iç içe geçtiği kesitte, ‘Reuters’in 500 ekonomist arasında yaptığı ankete göre 2019 yılından itibaren dünya ekonomisinde bulutlu günler başlıyor.[4]

Aynı konuda ‘Uluslararası Para Fonu’ (IMF) Başkan Yardımcısı David Lipton da, küresel ekonominin üzerinde fırtına bulutlarının birikmekte olduğu vurgusuyla, “Krizi önlemek için hazırlıkların tamamlanmadığından korkuyorum,”[5] diyor.

Bu kadar da değil; Henry Kissinger de ‘Financial Times’da, “Çok vahim bir dönemde yaşıyoruz” uyarısını dillendiriyor.

Söz konusu tabloda “Kapitalist uygarlık, bir uçurumun kenarına geldi,”[6] tespitine hak vermemek mümkün değilken; uluslararası ekonomi yazınında, “gelmekte olan yeni bir resesyona” ilişkin tartışmalar giderek yoğunlaşıyor.

‘The Economist’in ekinde vurgulandığı üzere, dünya ekonomisinde yeni bir “resesyon” sadece zaman sorunu. Giderek sertleşen ticaret savaşlarına, küresel çapta şirketlerle hane halkının bir türlü azaltılamayan borç yüküne bakarak, dünya ekonomisinin büyüme oranlarına ilişkin beklentilerini düşüren IMF de bu yönde düşünüyor.

‘The Forbes’, 2020 yılına işaret ederek, ABD’de bir resesyon sandığımızdan da önce gelebilir diyor.[7]

Benzer saptamalara, ‘The Washington Post’, ‘The New Republic’ gibi yayınlarda da rastlanıyor.

Dikkat, tespitler “Bu kez nasıl olacak?” noktasına ulaşıyor. En can alıcı soru da bu…

Belli ki, kapitalist uygarlık tükendi... “Uzun dönem” artık yok, “orta dönem” de hızla tükeniyor![8]

İşte böylesi bir yakıcılığın ortasında tartışıyoruz krizi, ya da bugündeki geleceğimizi!

 

I.1) KRİZ NEDİR?

 

Öyleyse soralım: “Kriz nedir”?

1930’larda kapitalist sistemin “organik krizi”nden söz eden Antonio Gramsci, “Kriz tam olarak eskinin ölmesi ve yeninin doğamamasına dayanmakta. Bu fetret devrinde çok çeşitli marazi semptomlar ortaya çıkar,” notunu düşer.

Ona göre kriz, kendisini ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla göstermesi anlamında organikti. Aynı zamanda söz konusu kriz, kendi başına bir fırsattı da; zira sistemin artık çalışmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini gösteriyordu.

Gerçekten de krizler sistemin işleyişinde mündemiçken; yağmur buluta ne kadar içkinse, krizler de kapitalizme aynı şekilde içkindi… Ve iki türlü kriz var: devrevi (konjonkünel) krizler ki bunlar ekseri 7-11 veya 8-12 yıllık aralıklarla tekrarlanıyor. Yükselme-genişleme dönemini kriz izliyor. Bir de “sistemik kriz” veya “yapısal krizler” var ki, 50-60 yıllık uzun dalgalar şeklinde tezahür ediyor. Bunun yaklaşık ilk 25-30 yıllık döneminde kapitalist dünya sistemi bir yükseliş-genişleme seyri izliyor; dalganın ikinci yarısına da daralma, durgunluk, küçülme,  krizler damgasını vuruyor.

Kapitalizm ilk yapısal krizi 1873 kriziydi. Kriz, kolonyalizmle (sömürgecilikle) aşıldı. Süreç, kriz, kolonyalizm, genişleme (expansion) şeklinde tezahür etti. Yaklaşık 25 yıllık genişlemenin ardından sistem yeniden “yapısal krize” girdi. Çünkü, artık kolonize edilecek bir yer kalmamıştı…

Bizde “Harb-i Umumi”, Batılıların Grande Guerre (Büyük Savaş) dedikleri emperyalistler arası savaş başladığında, yeryüzünün yüzde 84.4’ü birkaç kolonyalist-emperyalist ülkenin kolonisi (sömürgesi) veya yarı-sömürgesi statüsüne indirgenmiş durumdaydı. Bunun anlamı kapitalizmin yayılmanın-genişlemenin sınırına dayanmış olmasıdır…

Ve bu sefer süreç, kriz-savaş-yeniden yapılanma şeklinde tezahür etti… Esasen 1914-1945 aralığı, krizlerin, savaşların, devrimlerin 30 yılıydı… İşte, 1914-1918 Birinci Emperyalistler Arası Savaş, 1917 Rusya’da Sovyet Devrimi, 1918 ‘başarısız’ Alman devrimi, 1929 kapitalizmin en büyük ekonomik krizi ve 1939-1945 İkinci Emperyalistler Arası Savaş…

İkinci Emperyalistler Arası Savaş’ın ardından kapitalizm yeniden ama bana göre son defa yaklaşık 30 yıl sürecek bir genişleme (expansion) dönemine girdi… Fakat, ‘balayı’ uzun sürmeyecekti ve sürmedi. Kapitalizm yaklaşık otuz yılın sonunda yeniden krize girdi ki, söz konusu olan devrevi (konjonktürel) kriz değil, “yapısal krizdi”… Küresel oligarşi 1970’li yılların sonunda (1970-1980) yeniden karşı-saldırıya geçti ve neo-liberalizm denileni dayattı… Savaş sonrası dönemin kazanımları birer birer tasfiye edildi… Lâkin, dayatılan neo-liberal politikalar, kâr oranlarını belirli ölçülerde restore etmeyi başarsa da, prodükditivite (verimlilik) ve üretim artışı sağlamakta başarısız oldu. Neo-liberal ekonomik ve sosyal politikaların dayatıldığı dönemde kâr oranları ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, kamu hizmetlerin ve sosyal hizmetlerin budanması… sayesinde restore edilebildi. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet derinleşti…

Gelir dağılımının sermaye sınıfı lehine daha da bozulması, üretilenin satılamaz duruma gelmesiyle sonuçta kâr oranları eğilimsel olarak düştü…

İşte son yapısal krizden sonra geçen yaklaşık yarım yüzyılda kapitalizmin bir krizden diğerine savrulmasının nedeni bu… Bu durum, artık bir dönemin sonuna gelindiğinin işareti… Başka türlü söylersek, kapitalizm kendi “iç sınırına” dayanmış bulunuyor…

Artık “kriz”den değil, çöküşten söz etmek gerekiyor…[9]

Sürdürülemez kapitalist vahşet bir yıkıma dönüşürken; “Ekonomik krizlerle faşizm arasında uğursuz bir diyalektik”[10] olduğunu da unutmadan küresel ekonominin 2008-2009’da derin bir krize sürüklendiğini görmeliyiz.

Bu, 1929 Büyük Buhran’ından bu yana dünya ekonomisinin bir bütün olarak, topyekûn daralmaya sürüklendiği müthiş kriz dalgası idi. 2008-2009’dan bu yana yıllar geçmiş olmasına karşın, krizin etkileri hâlâ sürmekte ve küresel kapitalizm büyük durgunluk (ya da sürekli durgunluk: secular stagnation) diye adlandırılan çemberi kırılabilmiş değil…[11]

Küresel kriz, kısa süre içerisinde yoğun iflasların, şiddetli bir daralmanın ve yüksek işsizliğin oluşması yerine, etkileri uzun süreye yayılmış, ısrarlı bir durgunluk olarak kendini göstermekte ve zaman içerisinde ve bölgeden bölgeye farklı biçimlerde (Avrupa’da kamu borcu; Güney ülkelerinde özel sektör borçlanması ve gerileyen tasarruflar; ABD’de mali piyasalarda balonlaşma ve dengesizlik, vb…) tezahür etmektedir.

Bunlara koşut olarak kronikleşen yapısal işsizlik, ücretlerin gerilemesi, gelir dağılımının şiddetli bir biçimde bozulması da sorunu, sürekli durgunlukla içinden çıkılmazca ağırlaştırıyor.

Yani sürekli olarak kendini yenileyen durgunluk, çevresini saran koşullar biçim değiştirmesine karşın, üretkenlik, ücretler ve sabit sermaye yatırımlarının seyri gibi ana göstergeler bakımından konjonktürel bir olgu olmaktan ziyade, kalıcı bir görünüm sergiliyor.

 

I.2) MEVCUT DURUM

 

IMF’nin 2019’un Ekim ayında yayımlanan ‘Dünya Ekonomisine Bakış’ raporu ve yeni başkanı Kristalina Georgieva’nın ilk konuşması, “Gündemde bir resesyon var mı?” tartışmasına büyük ölçüde noktayı koydu: Evet var, hatta resesyonun başladığı bile söylenebilir.

‘The Financial Times’ın küresel ekonomi editörü Martin Wolf, gazetenin ve Brookings Enstitüsü’nün birlikte hazırladığı bir araştırmanın bu dönem için “senkronize durgunluk” kavramını kullandığını aktarıyor.

“Yavaşlama mı? Durgunluk mu?” sorusu bir yana, bence esas önemli olan her iki kaynağın da “senkronize” kavramını kullanmış olması.

Senkronize kavramı, gerekli kaynağı, tüketici ve yatırım talebini sunarak, dünya ekonomisinin geri kalan parçalarını durgunluktan çıkaracak bir büyüme merkezinin yokluğunu, yavaşlama/durgunluk durumunun kronikleştiğini vurguluyor.[12]

Kolay mı? Küresel ekonominin beklentilerin üstünde bir hızla yavaşladığını söyleyen IMF’nin eski Başkanı Christine Lagarde, “Fırtınaya hazırlıklı olun,”[13] derken; ‘The Times’de yazan ‘SKY News’ kanalının ekonomi editörü Ed Conway da ekliyor: “Küresel slump (resesyon) geliyor, ama niye bilmiyoruz siyasiler çaresiz görünüyorlar.”[14]

Aslında ortada bir gariplik yok; ekonomi krizde ve düzenin dogmalar iflas etti; “Kapitalizmin yapısal krizini yönetecek, uluslararası mali sermayenin küresel çıkarlarına uygun bir ekonomik ve siyasi model, düzenleyici güç de artık yok”;[15] hepsi o kadar… Özetle, resesyonun niye yeniden gündeme geldiğini de biliyoruz.

Hatırlayın: McKinsey Küresel Enstitüsü’nün Eylül ayı (2018) raporu “Her şey borçla başladı,”[16] diyordu ve 2008-2009 küresel krizinin üzerinden yıllar geçse de; 15 Eylül’de Lehman Biraderler’in çöküş öyküsünü krizin nedeni değil, tetikleyici sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor.

Krize giden yolların yapı taşları daha 1970’lerde, kapitalizmin merkez ekonomilerinde sanayi başta olmak üzere, reel üretici sektörlerde kâr oranlarının düşmesi; işsizliğin yapısal olarak derinleşmesi; ve toplam talebin gerileyerek küresel kapitalizmin tıkanmasıyla döşenmişti.

Küresel sermaye çıkış yolunu finansal rant ve spekülasyon oyunlarında bulmuş, kapitalizmin kumarhane masalarında yaratılan sanal kârlar aracılığı ile birikimini sürdürebilme çareleri aramaya yönelmişti…

Evet, bu koşulların yansıması olarak her şey borçla başladı ve borçlanma baş döndürücü bir hızla ivmelendi. Hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının toplam borçları 2007’den bu yana 72 trilyon dolar artış göstererek 169 trilyon dolara sıçradı. Bu on sene içerisinde özellikle gelişmiş ülke ekonomilerinde devlet borçları iki misli arttı ve 60 trilyon dolara ulaştı.[17]

Bu koordinatlarda Nouriel Roubini,[18] merkez ekonomiler genelinde para ve maliye politikası yapıcıların ekonomide büyük bir daralma ve finansal kriz yaşanması riskine yanıt vermek için gerekli araçlardan yoksun olduklarını hatırlatıyorken;[19] “Bir dönemin sonu bu… Kısacası küresel kapitalizm, birikim krizini hâlâ borçlanma ve spekülasyon ile yönetmeye çalışıyor... Ve kriz devam ediyor.”[20]

Küresel resesyon beklentisi, mali kriz riskini artıyor. ‘Daily Telegraph’tan Ambrose Evans Pritchard, “Bir mali krizlik canı kaldı” derken; ‘The Washington Post’a göre “Kapitalizm krizde: ABD’li milyarderler, kendilerini zengin eden sistemin geleceğinden kaygı duyuyorlar.”[21]

Evet ‘Kriz Kâhini’ olarak da anılan Nouriel Roubini, bir sonraki kriz ve resesyonun son krize göre daha şiddetli ve daha uzun olacağını vurgulayıp, 2020’ye gelindiğinde ise koşulların finansal krize yol açabileceğini ifade ettiği[22] kaygılar boşuna değil: Dünya ekonomisi yine bir daralma dönemine giriyor ve bu daralma 2007 mali krizini izleyen “büyük resesyondan” oldukça farklı yaşanacak. IMF de zaten “dünya bu yeni daralma dönemine hazır değil” diyor.

2017’nin son haftalarında borsalarda yaşanan sert dalgalanmalar, dikkatleri yeni bir resesyon olasılığı üzerinde yoğunlaştırdı. Avrupa, en önemlisi Almanya ekonomisi yavaşlıyor. ‘Der Spiegel’, Alman iş çevreleri için, “Yeni bir resesyona hazırlanmaya başladılar” diyor. 

ABD ekonomisi de hız kesiyor. Duke Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, katılan ekonomistlerin yüzde 50’si 2019’da, yüzde 85’i de 2020’de bir resesyon bekliyormuş.[23]

Hayat Yanis Varoufakis’in, “Yavaşlayan kapitalizm”[24] tezini doğrularken; küresel kapitalizm 2019’u bedbin bir ruh hâli içerisinde geçiriyor… Uluslararası mali kuruluşların yayımladığı raporlar birbiri ardına beklentileri aşağı çekiyor, potansiyel risklerin altını çiziyor.

Görünen odur ki, “kâr amaçlı birikim” düzen(sizliğ)i olarak sürdürülemez kapitalizmin büyük küresel durgunluk sürecinden bir yıkımsız çıkması da mümkün değildir.

 

I.3) KRİZİN İLK SONUÇLARI

 

Elbette bunlar kendiliğinden olmadı; sürdürülemez kapitalizmin bu hâline yol açan, sürdürülemez kapitalizmin kendisidir.

“Nasıl” mı? Verilerin kesin diliyle hatırlatalım…

Küresel borç seviyesi 2016’da 215 trilyon doları aşarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.[25] ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) ‘Global Borç Monitörü’ raporuna göre, küresel borç miktarında 2016’da 7.6 trilyon dolar artış yaşanırken, 10 yıllık artış 70 trilyon dolar oldu. Buna göre küresel borçlar 10 yıllık sürede yüzde 48 arttı. Küresel borçtan aslan payını ise yine gelişmiş ülkeler aldı.[26]

Ayrıca yine IMF verilerine göre, küresel borç 2017’de GSYH’nın yüzde 225’ine karşılık gelen, 184 trilyon dolara çıktı. Kişi başına borç miktarı da, küresel düzeyde kişi başına ortalama gelirin 2.5 katı olan 86 bin dolara yükseldi.[27]

Örneğin yüksek borcu nedeniyle krize sürüklenen Yunanistan’ın, 8 yıllık “kurtarma programı” tamamlandığında ekonomisi yüzde 45 küçülmüş, borç(lar) daha da artmıştı. AB’nin hazırladığı “kurtarma programı”yla yönetilen ülkede, XXI. yüzyılın en büyük insani dramlarından biri yaşandı. Kriz öncesinde 2008’de 354 milyar dolar olan Yunanistan’ın milli geliri, yaklaşık yüzde 45 küçülerek 2016’da 192 milyar dolara kadar geriledi.

2008’de yüzde 7 seviyelerinde olan işsizlik oranı, 2013’te yüzde 25’i aştı ve Mayıs 2018 itibarıyla yüzde 19.5 oldu. Kriz başladığında yüzde 20 civarında olan genç işsizlik oranı, bir ara yüzde 60’ın da üzerine çıkarken, şu an yüzde 40’ın biraz altında bulunuyor.

Krizle birlikte ülkede beyin göçü, inanılmaz boyutlara ulaştı. 8 yılda 400 bin iyi eğitimli genç, ülkeyi terk etti. Bu dönemde ülkeden ayrılan doktor sayısının 18 bin olduğu belirtiliyor. 

Öte yandan, kurtarma programlarıyla ülkenin yüksek kamu borcu sorunu çözülmedi. 2008’da kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 109.4 iken, bu oran 2018 itibarıyla yüzde 191.3’e yükseldi. Bu durum, ülkenin yeni krizlere sürüklenme riskini artırıyor.

AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan kreditörlerce 289 milyar Avro kredi desteği sağlanan Yunanistan, karşılığında ülkenin büyük kamu işletmelerini özelleştirirken, kamuda büyük kesintilere gitti. Emeklilik yaşı 57’den 67’ye yükseltilirken, memur ve emekli aylıkları azaltıldı. Ülke nüfusu 11.3 milyondan 10.7 milyona geriledi. 

Alman hükümetinin haziranda paylaştığı rakamlara göre ise Berlin elinde bulundurduğu Yunan tahvillerinden Avro bölgesi krizi boyunca 2.9 milyar Avro kazandı.[28]

Aleksis Çipras 20 Ağustos 2018’de Yunanistan’daki yıkımın (“kurtarma paketi”nin) resmi olarak sona erişini “tarihi bir gün” olarak nitelese de, “Milli gelirimizin yüzde 25’ini kaybettik, her 10 kişiden 3’ü, her 10 gençten 6’sı işsiz kaldı. 65 milyar (Avroluk) kemer sıkma önlemi uygulandı,”[29] itirafını dillendirmek zorunda kaldı.

Evet, en alttakiler yoksullaşırken; en üsttekiler semirdiği kriz yerküresinde dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik dilimi kalan yüzde 99’dan daha fazla zenginliğe sahip. Alttaki yüzde 70’lik dilim küresel refahın yüzde 3’üne bile sahip değil.[30]

2017 sonunda ‘Word Inequality Lab/ Dünyadaki Eşitsizlikleri İnceleme Laboratuvarı’ tarafından ilki yayımlanan ‘Dünyada Eşitsizlik Raporu’, Thatcher politikalarının uygulanmaya başladığı 1980’den günümüze, dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin, dünya nüfusunun alt yarısını oluşturan yüzde 50’nin iktisadi büyümeden aldığı payın iki mislini kaptığını gösteriyor. ABD’de yirmi beş yılda, zenginler daha fazla zenginleşirken, yoksullar da daha fazla yoksullaştı.

Bu eşitsizlik ABD’de AB ülkelerinden çok daha hızlı arttı ve artmaya devam ediyor. Gelir eşitsizliği, Ortadoğu’da, özellikle petrol ihracatçısı ülkelerde zaten baş döndürücü bir boyutta. Çin’de ise mutlak yoksulluk azalırken, gelir dağılımı eşitsizliği hızla arttı. Hindistan’da, Çin’den daha yavaş ama benzer bir gelişme yaşanıyor. Bu iki ülkedeki hızlı büyüme, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki toplam gelir eşitsizliğinin azalmasını sağlayan en önemli etmen. İç savaş, diktatörlükler, siyasal istikrarsızlıklarla çalkalanan Afrika ülkelerinde ise eşitsizlik derinleştiği gibi, ortalama büyüme de dünya ortalamasının gerisinde kalıyor.

Rapor sadece gelirle değil, zenginlik dağılımıyla da ilgileniyor. Bu alanda eşitsizlik çok daha büyük. Nüfusun en zengin yüzde 1’inin ülke zenginliği içinde sahip olduğu pay, 20. yüzyıl başından 1980’lere kadar her yerde hızla azalmıştı. ABD’de bu oran 1930 başında yüzde 50 iken, 1980’lerde yüzde 20’ye düşmüştü. Şimdi yüzde 40’a çok yakın bir seviyede. Rusya’da yüzde 1’i oluşturan yeni zengin nüfus, son yirmi yılda ülkedeki toplam mal varlığının yüzde 40’ından fazlasına sahip olmuş.[31]

Örneğin “26 kişinin serveti, dünyanın yarısının gelirine eşitlendi” diyen ‘Oxfam’ın rapora göre, 2018’de sayıları ikiye katlanan 2 bin 208 milyarderin serveti günde 2.5 milyar dolar artarken, 3.4 milyar insan ise günde 5.5 dolardan daha az parayla yaşamak zorunda kaldı.[32]

Ayrıca ‘Wikipedia’ya göre; 2008’de 1125 milyarderin toplam varlığı 4.4 trilyon dolarmış. 2018’de milyarderlerin sayısı 2754’e, servetleriyse 9.2 trilyona ulaşmış. ‘Credit Suisse’in ‘Küresel Servet Raporu’nun bulguları da çarpıcı: 2010’da, toplam hane halkının gelir piramidinin en üst dilimindeki yüzde 8’i, 154 trilyon dolarla, toplam servetin yüzde 79.7’sine sahipmiş. Bu oranlar 2017’de yüzde 8.6’ya ve 239 trilyon dolara, yüzde 85.6’ya yükselmiş. Serveti 10.000 doların altında olan, en alt dilim 2010’da toplam hane halkının yüzde 68.4’ünü oluşturuyor, 8.2 trilyon dolarla toplam servetin yüzde 4.2’sine sahip görünüyor. Bu kesimin toplam hane halkı içindeki oranı, 2017’de yüzde 70’e yükselirken, servetten aldıkları pay, 7.6 trilyon ile ve yüzde 2.7’e gerilemiş.[33]

Madalyonun bir de öteki yüzü var!

2019’a ait veriler küresel ekonomide durgunluğun yaygınlaşmakta olduğunu gösterirken; Dünya Bankası’nın ‘Küresel Ekonomik Görünüm/ Global Economic Prospects’ raporu; alt başlığında da “artan gerilimler, suskun yatırımlar” ifadelerini taşıyor.

Raporda ‘Yükselen Piyasa ve Kalkınmakta Olan Ekonomiler’ grubunda yer alan ülkelerde küresel kriz öncesine (2007) görece kamu borçluluğu 15 puan yükselerek, milli gelirin yüzde 51’ine ulaşmış durumdayken; ABD işgücü piyasalarındaki dengesiz ve anormal görünüm öne çıkıyor. ‘Ekonomi Politikaları Enstitüsü’ (EPI) Direktörü Dean Baker’a göre, Amerikan işçilerinin reel ücretlerindeki durgunluk sürüyor.[34] Hem de işçilerin canı pahasına!

Örneğin ABD’de gelir dağılımı eşitsizliğiyle ilgili olarak ‘Sağlık Eşitsizliği Projesi’ başlıklı araştırma, ülkenin en zengin yüzde 1’lik kesiminin, en fakir yüzde 1’lik kesime göre 15 yıl daha uzun yaşadığını ortaya koydu…

Buna göre en zengin erkeklerde ortalama yaşam süresi 87.3 yıl iken en fakir kesimde bu rakam 72.7’ye kadar düşüyor. Kadınlarda ise en zengin kesimde ortalama yaşam süresi 88.8, en fakir kesimde ise 78.7 olarak saptandı![35]

 

  1. AYRIM: TÜRK(İYE) EKONOMİSİ VE İŞÇİLER

 

Kimilerinin “Büyük kriz gözüktü”;[36] “Kriz içinde kriz”;[37] “Büyüme iddiasıyla şişirilen dışa bağımlı ekonomi çöktü”;[38] “Türkiye kapitalizmi derin bir ekonomik krizin içinde”;[39] “Kral çıplak, ekonomi daha da kötüye gidecek”;[40] “Ekonominin gücü tükendi, istihdam yaratmadaki düşüş ise vahim”;[41] “Umut yok batıyoruz,”[42] betimlemesiyle vurguladıkları hâlin Türkçesi krizin kendisidir.

Siz aldırmayın krizin orta yerinde “var mı, yok mu?” tartışmasıyla top çevirmeye kalkışanlara; bu tür nafile “tartışmalar” bile bizatihi krizin varlığının göstergesi ve örtük itirafıdır.

Kapitalist-emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan krizler, özellikle sistemin bir parçası ve geri bir uzantısı olan coğrafyamızda da ekonomik ve politik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu bağlamda 35 yılda, 1994, 2000, 2001, 2008 üzere dört büyük krizin ardından, şimdi beşincisi yaşanmaktadır.

 

II.1) SINIFI HÂLİ

 

Tüm veriler, “Elveda” denilen işçi sınıfına “Merhaba” dememizi “olmazsa olmaz” kılıyor.[43]

Siz bakmayın; “Günümüzde emek ve sermaye arasındaki temel çelişki varlığını sürdürmekle birlikte, artık o eski dönemlerdeki kadar yalın ve sade değildir. Çünkü günümüzde üretimin niteliği değişmiştir; yeni üretim biçimleri ve dolayısıyla yeni üretim ilişkileri ortaya çıkmıştır,”[44] teranelerine sarılan saçma(lık)lara!

Sınıf gerçeği ve mücadelesi tarihin gündem(in)deki acil soru(n)dur...

Kapitalizm hâlâ bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve proleterleşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Örneğin yerküredeki 4 milyara yakın işçinin -ülkelere göre değişmek üzere- yüzde 40-70’i güvencesiz ve her türlü sosyal korumadan mahrum, adeta çağdaş kölelik koşullarında ve son derece sağlıksız çalışma şartlarında çalıştırılıyor.[45]

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ‘Küresel İşgücü Gelir Payı ve Dağılımı’ raporuna göre, dünyada en iyi ücret düzeyinde çalışan yüzde 10’luk kesim, bütün ülkelerde tüm çalışanlara ödenen ücretlerin yüzde 48.9’unu alırken, bir sonraki en iyi yüzde 10’luk kesimde bu ücretlerin yüzde 20.1’ini alıyor. Geriye kalan çalışanların (küresel olarak yüzde 80) toplam ücretlerin yüzde 31’ini aldığı belirtilen rapora göre, en düşük ücret düzeyinde çalışan yüzde 50’lik kesim söz konusu ücretlerin sadece yüzde 6.4’ünü evine götürüyor.

Raporda, dünyada en düşük ücret düzeyinde çalışan yaklaşık 650 milyon işçinin, küresel ücretlerin sadece yüzde 1’ini aldığı ve bunun son 13 yılda neredeyse hiç değişmediği belirtildi.

ILO İstatistik Bölümü Ekonomisti Roger Gomis, konuya ilişkin değerlendirmesinde, küresel iş gücünün çoğunluğunun “çarpıcı derecede” düşük ücretlere tahammül etmek zorunda kaldığını belirterek, “Birçoğunun bir işe sahip olması, yaşayabilecek kadar yeterli ücret aldığı anlamına gelmiyor. Dünyada en düşük ücret düzeyinde çalışanların ortalama aylık maaşı sadece 198 dolar ve en fakir yüzde 10, en zengin yüzde 10’nun bir yıllık gelirini kazanması için üç yüzyıldan fazla çalışması gerekiyor,” dedi.[46]

Yine ILO verilerine göre, dünyada 1.2 milyarı kadın olmak üzere 3 milyar civarında iş gücü bulunmaktayken; dünyada her 15 saniyede bir işçi, iş kazaları veya meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybediyor. Her yıl 270 milyon iş kazası meydana geliyor.

Yaklaşık olarak 350 bin kişi iş kazası sonucu, 2 milyon kişi meslek hastalıklarından dolayı yaşamını yitirip, 313 milyonu aşkın işçi yaralanırken; 160 milyon kişi meslek hastalıklarına yakalanıyor.

Ayrıca her yıl, zehirli maddelerden dolayı 651 bin işçi yaşamını yitirmekte ve dünyada meydana gelen cilt kanseri hastalıklarının yüzde 10’unun işyerlerinde zehirli maddelerle temas yüzünden oluştuğu belirtilmektedir. Her yıl asbest yüzünden 100 bin kişinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir.”[47]

Bu hâlde işçilerin ortalama yüzde 22’si çalışan yoksul konumunda ve benzer işleri yapan erkeklere göre daha az ücret alan kadın işçiler arasında yoksulluk çok daha fazlayken; DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, her 10 kadından yalnızca 3’ünün istihdam edildiği Türkiye’de erkek ve kadın çalışanlar arasındaki ücret farklılıklarına dikkat çekip, “Kadınların çalışma hakkı tehlikede,”[48] dedi. (Öte yandan yoksullaşma artık sadece yaşlıların, emeklilerin sorunu olmaktan çıkıp gençlerin de sorunu olmaya başladı.[49])

Kadın işçiler dünya genelinde aynı sektörlerde ve eşit işlerde erkek işçilerden ortalama yüzde 23 daha az ücret alması yanında; kadın işçilerin yüzde 75’i (600 milyon) her türlü yasal haktan yoksun bir biçimde kayıt dışı çalıştırılıyor. Yani kadınlar ücretli emeklerinin 10 katı kadar da ücretsiz çalıştırılıyorlar.[50]

Evet, kapitalizm bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve proleterleşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor.

İşçiler arasında ise ulusal ve inançsal kimliklerine göre ayrımcılık yapılıyor. Örnek olarak Beyaz işçiler diğer işçilerden, yurttaş işçiler göçmenlerden, baskın ulusal kimliğe sahip işçiler diğer işçilerden daha iyi ücretler alıyorlar.

Söz konusu süreçte coğrafyamız işçi sınıfının koşulları kötüleşti. Örneğin Türkiye işçi sınıfı (2017 yılında) güvenceli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi istihdam koşullarına erişim açısından Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde duruyor.[51]

OECD’ye göre, işsizlik açısından coğrafyamız, 2018’in son çeyreği itibariyle 42 ülke arasında resmi işsizlik oranı en yüksek 3. ülke oldu.[52] 2019’un Ocak ayı itibarıyla dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 14.7’ye fırladı ve işsiz sayısı 4.7 milyona yaklaştı.[53] Gerçek anlamda işsiz sayısının ise 7.5 milyonu (yüzde 22.1) aştığı ileri sürülüyor…[54]

Coğrafyamızda ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı 1999’da yüzde 50 civarındayken 2018’de yüzde 31’lere kadar düştü[55] ki, bu da hem gelir, hem de servet bölüşümündeki büyük adaletsizliğin bir yansımasıdır.[56]

Söz konusu adaletsizliğe karşın, Türkiye’de sendikalaşabilen işçilerin oranı yüzde 11 ile sınırlı kalıp, işçilerin sadece yüzde 7’si toplu iş sözleşmelerinden yararlanıyor. Yani işçilerin yüzde 90’ı sendikasız iken yüzde 93’ü toplu iş sözleşmelerinden yararlanamıyor.

Memurlar hariç 16 milyon 254 bin işçinin sadece 1 milyon 859 bini sendika üyesi olduğu belirtilen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) araştırmasında, 14 milyon 395 bin işçinin herhangi bir sendikaya üye olmadığı belirtiliyor.

16 milyon 254 bin işçinin sadece 1 milyon 132 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında olduğu ifade edilirken, 15 milyon 122 bin işçi ise hiçbir sendikal korumaya sahip olmadığı vurgulandı.[57]

31 Ocak 2019’da yayımlanan bakanlık istatistiklerine göre, sendikalı işçi sayısı Temmuz 2018 dönemine göre 57 bin, Ocak 2018 dönemine göre ise 145 bin artmış oldu. Sendikalı işçi sayısı ve resmi sendikalaşma oranı son yıllarda düzenli olarak artıyor. Ocak 2013’te 1 milyon olan sendikalı işçi sayısı Ocak 2019’da yüzde 86’lık bir artışla 1 milyon 859 bine yükseldi.[58]

Coğrafyamızdaki krizle birlikte yoğunlaşan işçi sınıfının parçalı çıkışlarının yeni bir “Bahar Eylemleri”ne[59] dönüşmesi muhtemeldir.

 

II.2) İŞÇİLERİN DURUMU

 

İşçi ücretlerindeki artışların sınırlı kaldığı yerkürede, ABD gibi Türkiye’de de işçiler ekonomiden daha az pay alırken, eşitsizlikler giderek derinleşiyor. Örneğin ABD’de S&P 500 endeksinde hisse senetleri 10 yıl öncesine göre yüzde 231 oranında değerlenirken, bu süreçte gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) artışı yüzde 38 oldu. Bu süreçte ortalama saatlik işçi ücretlerindeki artış ise yüzde 21’de kaldı.

ABD gibi Türkiye’de de ücret artışları büyümenin çok gerisinde kaldı. DİSK-AR’a göre, 2004 baz alındığında asgari ücret 2017’ye kadar reel olarak yüzde 36 artarken, reel gayri safi yurtiçi hasıla (milli gelir) yüzde 95 oranında arttı. Reel asgari ücretin reel milli gelire oranı yüzde 30.5 geriledi.

OECD verilerine göre, ABD’de eşitsizliğin son 90 yılın zirvesine çıktığı 2015’de bile Türkiye, gelir adaletsizliğinde ABD’yi geride bıraktı. Gelir adaletsizliğinin OECD ülkeleri arasında en yüksek olduğu üçüncü ülke Türkiye olurken, dördüncü ülke ABD oldu.[60]

Ve bu hâl, giderek daha da ağırlaştı!

 

EMEĞE DAYATILAN[61]

İŞSİZLİK ARTIYOR

2019’un Ocak ayı itibarıyla istihdam edilen kişi sayısı 27.1 milyon kişiye geriledi. Bu rakam 2018 yılında 28 milyon kişiydi. Dar tanımlı işsiz sayısı ise 3 milyon 409 binden 4 milyon 668 bin kişiye çıktı. İşsizlik oranı da yüzde 10.8’den yüzde 14.7’ye yükseldi. Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 22.1.

ÜCRETLER ERİYOR

Türk-İş’e göre, 4 kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 107 lira, yoksulluk sınırı ise 6 bin 863 lira. Bugün yaklaşık 7 milyon işçi asgari ücret alıyor. Özellikle bu 7 milyon çalışan için asgari ücret çoktan açlık sınırının altında indi. Oysa sadece bekâr bir çalışanın aylık yaşam maliyeti tutarı 2 bin 601 lira. Ayrıca Merkez Bankası’nın (TCMB) 30 Nisan 2019’da açıkladığı enflasyon raporunda da reel ücretlerdeki düşüşe işaret edildi. Raporda, “İşsizlik oranlarındaki artışın sürdüğü 2018 yılının son çeyreğinde nominal ücretlerdeki yıllık artış oranı yüzde 12 olarak gerçekleşmiş, ancak bu oran enflasyon oranının (yüzde 20.3) altında kaldığı için reel ücretler yıllık bazda gerilemiştir,” denildi.

MEMUR ZORDA

Hükümet ile Memur-Sen’in imzaladıkları toplu sözleşme memur ve memur emeklilerini bu yıl için yüzde 4+5’lik zamma mahkûm etti. Oysa enflasyon yüzde 20’lerde! Oysa ortalama memur maaşı 3 bin 786 lira. Türkiye Kamu-Sen’in araştırmasına göre memurun sadece gıda ve barınma için yaptığı harcamaların toplamı 2 bin 498 lira.

EMEKLİ YOKSUL

Türk Emekli-Sen’e göre, yaklaşık 12.5 milyon emeklinin en az yarısı 1200 liranın altında maaş alıyor. Aylık 900-1000 lira maaş alan emekliler var.

“KADROLU”YA ZAM ŞOKU

Kamuda kadroya, belediyelerde ise şirketlere geçirilen 1 milyona yakın işçi, 2020 sonuna kadar 6 ayda bir yapılacak yüzde 4’lük zamlara mahkûm edildi. Bu işçiler enflasyon farkı alamıyor. Kamudaki işçilere verilmesine karşın, belediyede şirketlere geçirilen işçilere 52 günlük ikramiyeleri de ödenmiyor.

KİT VE GEÇİCİ İŞÇİ MAĞDUR

Hükümet kamudaki işçileri kadroya alırken, kamu iktisadi teşebbüslerindekilerle (KİT) birlikte 100 bine yakın işçiyi kapsam dışında bıraktı. Mevsimlik işlerde çalıştırılan işçiler 6 aydan sonra işten çıkarılıyor. Bu işçilere işsizlik maaşı da ödenmiyor.

İŞ KAZALARINDA LİDER

Türkiye ölümlü iş kazalarında Avrupa’da ilk, dünyada ise üçüncü sırada yer alıyor. 2018 yılında en az 1923 işçi iş kazalarında yaşamını yitirdi.

 DEVAM EDECEK

15.12.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR