ISINMANIN ÖTESİNDE -YANIYOR!- YERKÜRE

ISINMANIN ÖTESİNDE -YANIYOR!- YERKÜRE

“Gerçeği görmememizin nedeni…

yeterince cesur olmamamızdır.”

 

Türkiye’de 2018 yılı, ilk 7 aylık verilere göre 47 yılın en sıcak yılı olarak geçti. 

Arada havalar birden soğudu; üşüdük yazın ortasında. Bazı günler gökten boşalırcasına yağmur yağdı. Kuraklık, orman yangınları ve seller yaşadık… Hem de arka arkaya. 

İstanbul’da bir gecede çakan binlerce şimşek, bizleri ürküten o hortum… 

Dünyadaki durum da farklı değil. Küresel sıcaklıklar rekor kırıyor. 

Bütün bunların neden yaşandığını artık herkes biliyor: İklim değişikliği yüzünden. 

Dünyanın ortalama sıcaklığı bu yüzyılın sonunda ne kadar yükselecek? 2 derece mi? Belki de 3. Daha fazla olabilir mi? Peki, ortalama sıcaklık bu ölçüde artarsa, neler yaşayacağız? Deniz seviyesi ne kadar yükselecek? 3 metre mi, 6 metre mi? Daha fazla olabilir mi? Hangi bölgeler sular altında kalacak? Kıyı şeritlerinde yaşayan kaç milyon insan göçe zorlanacak? Bu göç dalgasıyla nasıl başa çıkacağız? Ya su krizi, kuraklık? Tarımsal üretim kuraklıktan ne ölçüde etkilenecek? Gıda güvenliği ne olacak? İklim değişikliği biyolojik çeşitliliği ne ölçüde vuracak? Kaç canlı türü yok olacak? 

Gezegenimizin sınırlı doğal kaynaklarını tüketerek azmanlaşan kentlerimiz, bitmeyen beton aşkımız, fosil yakıtlara olan bağımlılığımız, insan dahil tüm canlıları, yaşam alanlarını, havayı, suyu, toprağı ve yeryüzünü tehdit ediyorken 2018 yılının ilk yarısında doğal afetler dünya çapında 45 milyar dolar kayba neden oldu.

Kolay mı?

İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen’e göre, “İnsanlık… kendi sonunu getirdiğinin farkında değil”ken;] Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres de, 2020’ye kadar gidişatın değiştirilmemesi durumunda iklim değişikliğinin geri dönülemez noktayı geçebileceği uyarısında bulunup, “Uçurumun kenarına doğru yaklaşıyoruz,” dedi…

Soru(n) bu denli vahimken; 1970’li yıllarda bilim çevreleri, bazı gazların atmosferdeki miktarının artmasının sera etkisi yaratarak güneş ışınlarını dünyaya hapsedeceği ve küresel ısınmaya neden olacağı konusunda hemfikir hâle gelmişlerdi.

Dünyanın ısınma sürecine girdiğine ya da kullanılan fosil yakıtların atmosferde birikerek sera etkisi yapacağına ilişkin düşünceler 1880’li yıllardan itibaren zaman zaman ortaya atıldı. Ancak daha çok tahminlerden oluşan, o günün koşullarında bilimsel olarak ispatlanamayan bu görüşler yeterince yüksek sesle dile getirilemedi, getirildiğinde de egemen güçler tarafından çıkarlarına dokunduğundan dolayı susturuldu.

1970’li yıllarda bilimsel veriler ışığında bazı gazların sera etkisi yaratabileceği konusunda bilim çevreleri fikir birliği aşamasına geldiler. 1979 yılında, Dünya Meteoroloji Örgütü, bilim adamlarını Birinci Dünya İklim Konferansı için Cenevre’de topladı. Konferansın sonunda hükümetlere insanın sebep olduğu iklim değişiminin olumsuz etkilerinin önlenmesi için çağrıda bulunuldu. Aradan altı yıl geçtikten sonra Avusturya’da düzenlenen yeni bir konferans ile sera gazının küresel ısınmaya etkileri araştırılmaya başlandı. Burada karbondioksit miktarının 2030’lu yıllarda iki katına çıkacağı tahmininde bulunuldu. Buna rağmen konu pek ses getirmedi.

Küresel ısınma ile ilgili tezler asıl olarak 1988 yılında ABD’de yapılan toplantıdan sonra yankı buldu. NASA’ya bağlı olarak çalışan iklim uzmanı James Hansen, 1988’de katıldığı bir toplantıda sera gazlarının etkilerinden bahsederken, kuraklıkların, sellerin ve daha farklı doğal olayların artma olasılıklarını gözler önüne serdi.

James Hansen, sera gazlarının artışının kuraklıkları, selleri ve olağanüstü doğa olaylarını arttırma olasılıklarını ortaya koydu. O güne kadar sera gazlarının artışından kaynaklı sıcaklık değişimini kabul etmeyen bilim insanları ve hükümetler, bu toplantının ardından “küresel bir ısınma” olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.

Hansen bu konuşmayı yaparken -doğanın bir azizliği mi diyelim- ABD’de yılın en sıcak günü idi ve orta batı, tarihinin en kurak dönemlerinden birini yaşıyordu. O ana kadar herhangi bir sıcaklık değişimini kesin olarak kabul etmeyen bilim adamları, hükümetler ve ABD yönetimi, olayın ABD’de gerçekleşmesinin büyük etkisi ile sıcaklık değişimini kabul etmekle kalmadı, bunun “küresel bir ısınma” olduğunu da görünürde kabul etti. Vandana Shiva’nın da dediği gibi, “Bundan üç yıl önce Etiyopya ve Sudan’da binlerce kişinin açlıktan ölmesi Kuzey Hükümetlerinin çölleşmeyi ve kuraklığı acil küresel çevre sorunları olarak değerlendirerek harekete geçmeleri için yeterli olmamıştı… Ne de olsa ölümler Afrika’da, ‘dışarılarda bir yerlerde’ olmuştu.”

Dünyanın jandarmasından böyle bir ses gelmesi elbette bütün bilim adamlarını ve BM’yi etkiledi. Hansen’in yarattığı ivme ile BM, Hükümetlerarası İklim Değişimi Panelini (IPCC) gerçekleştirdi. Dünyanın farklı ülkelerinden yaklaşık 2000 bilim adamının katıldığı IPCC, 1990 yılında, küresel ısınmaya “insanın yaptığı etkinin” henüz ispatlanamadığını bildiren bir rapor yayınladı.

Birinci raporun iki yıl sonrasında, 1992’de, Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde UNCED (BM Çevre ve Kalkınma Konferansı) toplandı ve 160’tan fazla ülkenin katılımı ile İklim Değişimi Çerçeve Konvansiyonu imzalandı.

1995 yılının sonlarına doğru IPCC nihayet ikinci raporunu açıkladı. Bu raporda, yaklaşık 2000 bilim adamından gelen verilere dayanılarak, iklim değişiminin doğal nedenlerden dolayı değil, “insan etkilerinden” (kuşkusuz burada “insan etkileri” diye bahsedilen olgu aslında kapitalist üretimin etkileridir) kaynaklı olduğu açığa kavuştu.

Görünüp, yaşandığı üzere yaklaşık 50 küsur yıldır küresel ısınma, yerkürede ölçülebilir ve günlük hayatta hissedilebilir değişiklikler yaratmış durumda. Dünyanın her yerinden bilim adamları bu konu üzerine araştırmalar yapıyor. Birçok kuruluş küresel ısınma üzerine rapor üstüne rapor yayınlıyor ve yaklaşan felâket konusunda alınması gereken önlemleri sıralıyor. Kötü sonuçlardan kaçınabilmek, doğal olarak o sonuçları yaratan nedenlerin anlaşılması ve yok edilmesini ya da tehlike sınırlarının altına çekilmesini gerektirir. Dolayısıyla küresel ısınmanın nedenleri ortaya konulmadan ve bu nedenleri (yani sürdürülemez kapitalizm) ortadan kaldırılmadan küremizi “soğutmanın” imkânı yok.

“Nasıl” mı?

Stephen Hawking, küresel ısınmanın devam etmesinin dünyada yaşamayı dayanılamaz kılacağı vurgusuyla, “200-500 yıl sonra insanlığın kendine yeni bir yuva araması gerekecek,” demesi boşuna ve yersiz değildir.[

 

  1. AYRIM: YERKÜRENİN HÂLİ

 

Bilmiyor ya da duymamış olamazsınız!

Avrupa’da küresel ısınmadan kaynaklı ölümler yılda 150 bini aşacak.[

Doğal afetler giderek artıyor. Dünyada 1980’de 250 olarak kaydedilen doğal afetlerin sayısı 35 yıl içinde 3 katına çıkmış. Veriler Alman sigorta kuruluşu Munich Re’ye ait. 

Munich Re, dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden. Dünyada 10 yılda doğal afetlerin yarattığı yıllık ortalama hasarı 170 milyon dolar olarak hesaplamış şirket. Oysa sadece 2017 yılında yaşanan doğal afetlerin yarattığı ekonomik yıkım 330 milyar dolar. Yani on yıllık ortalamanın iki katı… 

Küresel iklim değişikliği ile birlikte seller, kuraklık, erozyon, çölleşme, fırtınalar, orman yangınları giderek artıyor. Aşırı iklim olayları yeni normalimiz hâline geliyor. 

Dünyanın dört bir yanından felaket haberleri geliyorken;[ 2018 yılı, ilk 7 aylık verilere göre 47 yılın en sıcak yılı olarak geçiyor. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, sıcaklık artışının sebebinin küresel iklim değişikliği olduğunu kaydetti. Küredeki sıcaklıkların artmasıyla birlikte atmosferdeki suyun da buharlaşarak yağışlarla birlikte özellikle sıcaklıkların arttığını söyledi.[

Verilerin ortaya koyduğu üzere yerkürenin yeni bir küresel ısınma dönemine girdiği konusunda bilim insanlarının tamamına yakını hemfikir durumda.

Bugün, sanayi çağının ardından atmosfere salınan CO2’nin, bu tarihten önceki seviyesine inmesi için on binlerce yıl gerektiği dile getiriliyor.

Bununla birlikte, metan gazının küresel ısınmaya etkisinin CO2’nin 21 katına ulaştığını, atmosfere bırakılan metanın yüzde 40-70’inin de insan kaynaklı olduğunu belirtelim. “Kıyamet Senaryosu” da denilen olay şu: “Dünya tahmin edemeyeceğimiz bir hızla ve miktarda ısınacak. Yaşamın büyük çoğunluğu yok olacak!”

‘Dünya İklim Raporu’na göre 2012 yılının ilk on ayı XIX. yüzyıldan bu yana kayıtlara geçen en sıcak aylar oldu. NASA kayıt altındaki 136 yılın verilerine dayanarak, 2016 yılının gelmiş geçmiş en sıcak yıl olduğunu açıkladı. 30 yılın 1400 yılın en sıcak dönemi olduğu dile getiriliyor. Bu gidişle Kuzey Kutbu’ndaki buz kütlelerinin 2050 yılına kadar eriyeceği tahmin ediliyor. Ama bakın bunu bile kâra çevirebiliyor kapitalizm! Çin ve Japonya gibi ülkelerin uluslararası taşımacılık şirketleri eriyen buzullar nedeniyle yeni oluşan deniz yollarını kullanmaya başladılar bile. İklim değişiminin kapitalist sistem ve sanayileşme ile birlikte artan sera gazı salınımından kaynaklandığı artık biliniyor. Bu sera gazı emisyonlarının hangi ülkelerce yapıldığını ortaya koymak bile dünyayı bir felakete sürükleyen ülke ve sistem hakkında bilgi veriyor; “1850-2000 yılları arasında yaratılan toplam sera gazı emisyonlarının, yüzde 30’u ABD’nin, yüzde 27’si 25 AB ülkesinin, yüzde 8.2’si Rusya’nın, yüzde 7.2’si Çin ve binde 4’ü Türkiye’nin payını oluşturmaktadır.”[

Dünya Bankası verilerine göre en yüksek gelir grubuna sahip ülkeler doğayı en çok kirletenler iken en düşük gelir grubundaki ülkeler ise çok daha az emisyon meydana getiriyor. Yine gelir grubu yüksek olan kişiler düşük olanlara göre kat kat fazla oranda sera gazı salınımına katkıda bulunuyor.

Kapitalist büyüme ve sermaye birikiminin iklimsel etkileri böyle iken buna karşı dünya çapındaki adaletsizliklerin en önemlilerinden birisi de burada kendisini gösteriyor. Dünyadaki iklim değişikliğinin oluşmasında en az sorumluluğu olanların iklim değişikliğinden en çok etkilenenler olması iklim adaletsizliğinin en önemli görüntüleri arasında.

En düşük kişi başı emisyona sahip Afrika, iklim değişikliğinden kuşkusuz en çok etkilenen bölge. Buna karşın kuzeyin zengin ülkeleri ABD, Kanada, Rusya, AB ülkeleri yarattıkları canavardan en az etkilenenler arasında.

Tabii gelir durumuna göre de iklim değişikliğinin etkileri farklılaşıyor. Yoksul ülkelerin ve halkların yaşadığı yerlerde iklim değişikliği yoksulluğu katmerleştirirken, ücretli emeğin kötüleşmesi, gıda ve su güvenliğinin yok olması, emekçi kesimlerin hayat pahalılığı arasında ezilmesi sonuçları da olumsuzluklar arasında.

Dünyaya egemen olduğu günden bu yana doğayı ve insan emeğini iliğine kadar sömüren kapitalizm yeryüzünü “kıyametine” götürürken, bu durumu “akıl tutulması” olarak yorumlamak bir anlamda doğru ama yetersiz bir tanımlama. Evet tam bir akıl tutulması ya da bindiği dalı da kesme durumu var ama kapitalist akıl ancak olayın kârlılık yönünü düşünür. Doğa, canlı yaşamı, tarih, kültür, hatta o çok sevdikleri söylenen “vatan-millet-kitap” da paranın gücü karşısında anlamsızlaşır bu sistemde. Sürekli üretme, tüketme ve kâr üzerine kurulu bu sisteme hizmet edenlerin dini imanı da para endeksli.

Kapitalizm insanı doğasından koparıyor. Kapitalizm doğayı yok ederek insanın kendine yabancılaşmasına, emeğin sömürüsüne, bireyci, bencil bir yaratık hâline gelmesine neden oluyor. O yüzden, insan türünün devamı kadar yakın bir gelecekte insanın özünü bulması da kapitalizmin yok edilmesine, yerine doğayla barışık, insan onuruna yaraşır, her türlü sömürüyü reddeden sosyalizme geçmesi ile olanaklıdır ancak. O yüzden insanlık ve tüm canlı yaşamı için yeni ekim devrimleri “sürdürülebilir yaşam mı yok oluş mu?” sorusu kadar net ve bir o kadar da elzem...

İklim değişikliğinden çocuklar ve kadınlar en çok etkilenen grup. Küresel ısınmaya bağlı çevre felaketlerinde çocuk ve kadınların ölme oranı erkeklere göre 14 kat daha fazla! Kirlenen havadan, sudan şirketler, kapitalistler sorumlu. Ama en çok etkilenen yine yoksul, emekçi halk. En az sorumlusu olduğu iklim değişikliği yüzünden ölen Afrikalı çocuklar, yoksul kadınlar ve maden ocaklarında, inşaatlarda, olumsuz çalışma koşullarında canından olan işçiler hep kapitalist sistemin kurbanları. Soma’da grizudan ölen arkadaşının başında ağıt yakan, Zonguldak’ta tıka basa dolu işçi servislerinin kazası sonrası canından olan çalışma arkadaşlarına bakarak “Neden hep biz ölüyoruz?” diye soran işçiler yanıtı buralarda aramalı. “İyi de madenler çıkarılmasın, enerji üretmeyelim de ekonomi küçük mü kalsın? Enerji, elektrik, gıda istemiyor musunuz? CO2 emisyonlarının artışı ekonominin, sanayinin büyümesinin bir sonucu, ne yapalım! Ekonomi büyüsün ki halkın refah düzeyi de artsın” diyen kapitalistlerin bu tezlerine karşı Türkiye örneğine bakmak bile gerçeğin görülmesi için yeterli. “2005-2014 yıllarında milli gelirdeki yıllık ortalama büyüme yüzde 4.3’tür. Aynı dönemde kamu işçisinin ortalama reel ücretleri ise artmamış, tersine binde 2 azalmıştır...”[13]

 Kapitalist sistem zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapmakta. Çünkü düzeni, mantığı, “fıtratı” budur kapitalizmin.[14]

Özetle kapitalizm yüzünden dünya korkunç bir yıkımla ve yok oluş tehdidiyle karşı karşıya. Dizginsiz sanayileşme, betonlaşma, ormanların katledilmesi ve doğaya zarar vermeyen enerji kaynakları yerine petrol, doğalgaz, kömür gibi fosil yakıtların kullanılması sonucunda atmosferde sera gazlarının yoğunluğunun hızla artması vb. sebeplerle ortalama küresel yüzey sıcaklığı günden güne yükseliyor. Yapılan araştırmalar, karbondioksit, metan, diazotmonoksit gibi sera gazlarının yoğunluğunun kapitalist sanayileşmenin başladığı XIX. yüzyıldan itibaren yüzde 40 oranında arttığını gösteriyor. Bu durum kutupların erimesine, deniz seviyesinde yükselmeler nedeniyle pek çok bölgenin sular altında kalmasına, ölümcül sıcak hava dalgalarından dolayı kimi bölgelerde kuraklığa, kimi bölgelerde ise sellere, kasırgalara yol açıyor. Ekosistemde geri dönüşsüz değişimler yaşanırken, pek çok canlı türünün de soyu kuruyor.

Veriler, geçen yüzyılda 0.9 derece olan ortalama yüzey sıcaklığı artışının, gelecekte birkaç katına çıkacağını gösteriyorken; karbondioksit salımına bağlı olarak bu değerin 4 dereceyi aşabileceği belirtiliyor. Daha karamsar senaryolara göre ise bu artış 7.7 dereceye kadar çıkabiliyor. Bir derecelik bir artışın bile tüm ekolojik dengeyi değiştirdiği düşünüldüğünde, bunun doğa açısından nasıl bir felâkete yol açabileceği daha iyi anlaşılabilir.[15]

Küresel ısınmanın bir diğer sonucu da, kutuplardaki buzulların hızla erimesine bağlı olarak deniz seviyesindeki yükselmedir. XIX. yüzyıldan bu yana gerçekleşen yükselmenin iki bin yıldaki yükselişten çok daha fazla olması, kapitalizmin doğa üzerinde yarattığı tahribatın açık bir kanıtını oluşturmaktadır.

Çalınan alarm zilleri sermayenin dizginsiz kâr arsızlığını dizginlemeye yetmiyor. Bu tablonun sorumlusu olan burjuvazi ve onun hükümetleri, bu ölümcül gidişatı değiştirmek üzere hiçbir ciddi adıma yanaşmıyor. Atmosfere sera gazı salımında başı çeken Çin, ABD, Hindistan, Kanada, Avustralya, Japonya, Rusya, Brezilya, Türkiye gibi ülkeler hâlâ, radikal önlemlerden kaçıyorlar. Durum bu olunca bıraktık yüzde 5 azalmayı, sera gazı salımı her yıl daha da artıyor ve en iyimser senaryolar otomatik olarak çöpe atılırken dünya felâket senaryosu denen “senaryo”larla karşı karşıya kalıyor.

Çünkü daha fazla kâr etmenin en öncelikli kural olduğu kapitalist dünyada doğayla barışmak, karbondioksit salımını azaltarak yaşanabilir bir dünya kurmak sistemin özüyle çelişiyor. Kapitalizm açısından doğa, kullanılıp tüketilerek paraya çevrilecek bir kaynaktır. Düzenin kendi mantığı açısından bu kaynağı arsızca yağmalamak zorunluluktur. Sürekli daha fazla enerji harcamak, öte yandan enerji maliyetini düşürerek sermayenin büyüme ve kârlılık oranlarını yüksek tutmak kapitalizmin önceliğidir.

Kapitalizm bununla kalmayıp, ormanları ve yeşil alanları katlederek atmosferde aşırı miktarda bulunan karbondioksitin doğa tarafından emilmesini de engellemektedir. Ormanların yapılaşmaya, madenciliğe ve büyük ölçekli tarıma alan yaratmak üzere katledilmesi, sermaye için devasa bir rant ve kâr kapısı yaratıyor.

Böylelikle de küresel iklim değişikliği, yerkürenin dört yanında doğayı ve halkları tehdit ediyor. Bu tehdidin ekonomiye olası etkilerini inceleyen Dünya Bankası, Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri için karamsar bir gelecek tablosu çizerken;[16] ekolojik krizden orantısız olarak daha fazla zarar görenlerin dünyanın en zayıf ülkeleri olduğu kabul ediliyor. Ancak, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin zarar göreceğini düşünmek hata olur. İklim değişikliğinin küresel tehdidi her ülke üzerinde etkisini gösterecek ancak bu değişim her yerde eşit şekilde hissedilmeyecek. BM’in ‘Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Başkanı Rajendra Pachauri’nin de dediği gibi, “Dünyadaki fakirin de fakiri insanlar, hatta zengin ülkelerdeki fakir insanlar da bu krizden en kötü etkilenecek olanlar.”

 

I.1) KAPİTALİST YIKIM TABLOSU

 

Yerküre kapitalizmin yarattığı yıkım tablosuyla yüz yüze…

Kapitalist uygarlık, enerji ve hammadde gereksinimlerinde hidrokarbon tüketimine bağımlı biçimde gelişti. Hidrokarbon enerjisine bağımlı endüstri, tarım üretimlerinin, taşıma teknolojilerinin atmosfere saldığı karbon dioksit, metan gazı gibi atıklar sera etkisi yaratıyor. Böylece gezegenin ortalama sıcaklığı artıyor, atmosferdeki hava akım sistemleri değişiyor, iklim dengesi bozuluyor, kasırgalar, sağanaklar sıklaşıyor, sertleşiyor, hassas ekosistemler, canlı türleri yok oluyor, yeraltı ve yerüstü içme, sulama suyu kaynakları aşınıyor, kirleniyor; su ve gıda üretimi alanında dağılım-paylaşım adaletsizlikleri derinleşiyor.

2017 yılında birbirini izleyen, Harvey, Irma, Maria adlı kasırgalar yoksul Karayib Denizi adaları halkını olduğu kadar, dünyanın en zengin ülkelerinden ABD’yi de vurdu. Bu kasırgaların rüzgârlarının yarattığı yıkım, yağmurlarının getirdiği su baskınları, on yıllardır neo-liberal modelin kaynaksız bıraktığı, sağlık, iletişim, taşımacılık, elektrik ve su altyapı sistemlerinin içine itildiği derin krizin boyutlarını, müstehcen düzeylere ulaşmış gelir dağılımı bozukluğunun toplumsal sonuçlarını gözler önüne serdi.

Harvey, Irma, Maria yakıp yıkarken, kentleri, tarım alanlarını seller götürürken, ODKA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) bölgesi gittikçe ağırlaşan bir su kıtlığı krizinin pençesinde kıvranıyor. ODKA, dünyanın, kişi başına kullanılabilir su oranı en düşük bölgelerinden biri. ODKA’nın topraklarının dörtte üçünde sulama yağmura bağımlı; yeraltı suları aşırı kullanmaktan hızla tükeniyor, hâlen su talebi su arzının yüzde 20 üstünde. Hızlı nüfus artışı, kötü yönetim, altyapının ve yasal kurumların yetersizliği bu oranın 2050’ye kadar ikiye katlanacağını düşündürüyor. Küresel ısınma bu süreci daha da ağırlaştırıyor.

İnsanlık ya bu uygarlıktan çıkacak, ya da aşamayacağı yaşamsal bir zorlukla karşılaşınca yok olan canlı türlerinin kaderini paylaşacak.[17]

Örneğin yerkürede 2017 yılında afetlerden kaynaklanan toplam ekonomik zarar 306 milyar dolar oldu. Söz konusu rakam 10 yıllık ortalama olan 190 milyar doların çok üzerinde. ‘Küresel Felaket Raporu’na göre de 2018 ilk yarısında 45 milyar dolar ekonomik kayba neden oldu.[18]

Anktarktika’da alanı Azerbaycan veya Ege Bölgesi’nin yüzölçümüyle (yaklaşık 90 bin km2) kıyaslanabilecek büyüklükte bir delik meydana geldi. Motherboard’ın haberine göre, Toronto Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kent Moore, “Sanki buzda bir delik açılmış gibi,” dedi.[19]

‘Temiz Hava Hakkı Platformu’ (THH), hava kirliliğine neden olan gazlardan ozon (O3) kirliliğine dikkat çekerek, iklim değişikliğine bağlı artan sıcaklık yüzünden ozon kirliliğinin ortaya çıktığını ve ölümcül olabileceğini belirtti.[20]

Çin’de farklı yaş gruplarından 20.000 kişiyle yapılan ve 4 yıla yayılan bir araştırmada, hava kirliliğinin zekâyı ciddi oranda azalttığı ortaya çıktı.[21]

68 yılda 77 milyar ton oksijen yitiren okyanusları korumak için iklim değişikliğinin durdurulmasının şart olduğu belirtildi.[22]

‘Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na (WWF) göre, Akdeniz’in sağlığı onlarca yıl boyunca ekonomik faaliyete maruz kalmasının ardından, bugün “Sarp bir kayalıktan yokuş aşağı yuvarlanıyor.”[23]

“Küresel iklim değişikliği yüzünden korkunç bir felakete doğru sürükleniyoruz… Bir derecelik sıcaklık artışı üzerine 1 derece daha eklendiği zaman etkisi 2 misli olmuyor. 20-30 misli oluyor.”[24]

Avrupa Komisyonu Ortak Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre, iklim değişikliğiyle ilgili hiçbir şey yapılmazsa 2071 ile 2100 arasında hava koşullarından ölüm sayısı 50 kat artacak. Aşırı sıcaklar en çok Güney Avrupa’yı vuracak.[25]

Arizona Üniversitesi’ndeki araştırmacıların 266 bitki ve hayvan türü üzerinde yaptığı çalışmaya göre pek çok tür yağışlar ve ısı değişikliklerine uyum sağlamakta zorlanacak. Birçok canlı iklim değişikliğine ayak uyduramayacak, yok oluşta ılıman kuşaklar daha şanslı.[26]

ABD’nin Maryland Üniversitesi uzmanlarınca yürütülen ve Journal of Climate’da yayınlanan bir araştırmaya göre, Afrika’nın kuzeyinde 9 milyon kilometrekareyi aşkın yüzölçümüyle kıtanın üçte birlik bir kısmını oluşturan Sahra Çölü, 1920’den 2013 yılına kadar yüzde 10 büyüdü. Bu artışın üçte birlik kısmının nedeni küresel ısınma.[27]

BM küresel ısınmada üçüncü dereceye yaklaşıldığını ve bunun dünya genelinde birçok şehrin deniz seviyelerinde artışa sebep olacağını ve küresel ısınma engellenmezse 5 kentin sulara gömüleceğini açıkladı.[28]

Avrupa ülkelerini saran soğuk dalgası ölümlere yol açarken “dünya tepetaklak oldu” dedirtecek türden bir gelişme tespit edildi. Bazı Avrupa ülkelerinde sıcaklık eksi 30 dereceye kadar inerken Kuzey Kutbu’nda tam tersi bir eğilim söz konusu. Yapılan ölçümler Kuzey Kutbu’ndaki sıcaklıkla bağlantılı ciddi bir anomali yaşandığını ve normal seviyenin 30 derece üstünde olunduğunu ortaya koydu.[29]

Uzmanlar, 40 dereceyi aşan ‘şeytan sıcaklarının’ 2050 itibariyle Avrupa’nın güneyinde normal bir duruma dönüşebileceği uyarısında bulundu. Şiddetli hava olayları ile küresel ısınma arasındaki doğrudan bağlantıları inceleyen araştırma kuruluşu ‘World Weather Attribution’ (WWA), “şeytan sıcakları” olarak adlandırılan sıcak hava dalgasının bir asır öncesine göre 4 kat fazla görüldüğünü aktardı.[30]

Ortadoğu’yu kasıp kavuran sıcaklıklar önümüzdeki yıllarda daha da yükselecek. 2016 yılında İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ısı kimi zaman 50 derecenin üzerinde ölçüldü. Bu dalganın, “yeryüzüne cehennemi getirecek” küresel ısınmanın açılış perdesi olabileceği belirtiliyor.[31]

Özetle iklim değişikliğinin yol açtığı ekonomik ve toplumsal maliyetler katlanarak artıyorken; ‘Küresel Risk Raporu’na göre, etkisi bakımından 2017’de dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük beş riskin biri kitlesel imha silahları, diğer dördü iklimle ilgili: şiddetli hava şartları, su krizi, büyük doğal felaketler, iklim değişikliğine karşı uyum tedbirlerinin alınmaması idi. Dünya Sağlık Örgütü, 2030-50 arasında, iklim değişikliğine bağlı olarak yılda 250 bin ekstra ölüm bekliyor.

‘Avrupa Çevre Ajansı’nın ‘Avrupa’da iklim Değişikliği, Etkileri ve Kırılganlık 2016 Raporu’na göre 1980’den bu yana meydana gelen aşırı hava olaylarının üye ülkelere maliyeti 400 milyar Avro’yu bulmuş durumda. Ve çok acı bilançolar da var ortada. Örneğin Kenya’daki kuraklık kız çocuklarını 12 yaşında seks işçiliğine yöneltiyor. ‘Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin (IRC) raporuna göre ülkenin kırsal bölgelerindeki aileler açlığın pençesinde ve para kazanabilmeleri için kız çocuklarını büyük kentlere gönderiyorlar. Rapora göre Kenya’da 2.6 milyon insan kuraklık yüzünden gıdaya erişimde sıkıntı yaşıyor, gıda fiyatları 5 misli artmış durumda. [32]

Dahası da var: Bilim insanları, iklim değişikliğinin Avrupa’ya daha çok göç getirmesini beklediklerini açıkladı. 2000 ve 2014 yılları arasında 103 ülkeden AB ülkelerine yapılan sığınma başvurularını inceleyen araştırmacılar, başvurulardaki dalgalanmalar ile hava durumu anormallikleri arasında istatistiksel bir ilişki bulduklarını söyledi. Araştırmacılar, göç sayısı ve sığınma başvurularının, yaşadıkları ülkedeki ortalama sıcaklığın 20 dereceden çok daha yukarılara çıktığı zaman arttığı sonucuna ulaştılar.

Almanya’daki İklim Etki Araştırması Potsdam Enstitüsü’nden Jacob Schewe, bu araştırmanın sıcaklık ve uluslararası göç arasında küresel ölçekte bir bağ oluşturan ilk araştırma olduğunu söyledi. Yıllık ortalama 351 bin başvuru incelenerek hazırlanan araştırmada, AB’ye sığınma talep edenlerin sayısının küresel ısınma yavaşlasa dahi artacağı verilerine ulaşıldı.

Sera gazı emisyonları böyle devam ederse yüzyılın sonuna doğru sığınma başvurularının 3 katına çıkacağı belirtildi. Araştırma, ekonomik sıkıntıların çoğu Avrupa ülkesine sığınma için zemin oluşturmadığı sonucuna ulaşırken, sıcaklık artışlarının olduğu ülkelerden gelen sığınma taleplerinin arttığını tespit etti.[33]

Ve nihayet Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nden Prof. Dr. Murat Türkeş, yağışların yıllık ortalamasında büyük değişimlerin olduğu vurgusuyla, “Biz zaten sıcak hava dalgalarının etkilerini klimatolojik olarak çoktan yaşamaya başladık. Bunu 1985’ten beri yaşıyoruz. Yakında en kötü senaryo oluşacak. Ne gibi iklim olayları ile karşılaşacağımızı öngöremiyoruz. Ve bu noktaya gelirsek artık geri dönüşü olmayacak,” dedi.[34]

Doğanın ve insanlığın çıkarlarının hiçe sayıldığı, kâr dürtüsünün her şeyin önünde geldiği kapitalist üretim sisteminin küresel ısınmanın sorumlusu olduğu bir “sır” falan değildir.

Sanayi devriminden beri dünya 0.7°C ısındı, atmosferdeki karbondioksit miktarı yüzde 32, metan gazı miktarı yüzde 250 oranında arttı. “Doğal felâket” olarak nitelendirilen kasırga, sel, kuraklık gibi olayların son yıllardaki artışı göz önünde bulundurulduğunda, dünyanın 2°C ısınması durumunda insanlığı ve doğayı çok daha büyük felâketlerin beklediği ortadadır. Kapitalistlerin güdümündeki bilim adamları dahi şu gerçeği gizlemiyorlar: Sıcaklık artışı 2°C’yle sınırlı tutulsa dahi deniz seviyesindeki yükseliş Marshall Adaları ve Kiribati gibi Pasifik ülkelerini sular altında bırakacaktır. Küresel sıcaklık artışının 2°C olması durumunda okyanus suyu artan bir şekilde asitlenecek, deniz ekosistemi tehlikeye girecektir. Buz örtüsüyle kaplı Grönland, geri dönüşü olmayan bir erime sürecine girecektir. Bu da deniz seviyesinin yükselmesini hızlandıracak ve böylelikle bütün kıyı şehirlerinin varlığı tehlikeye girecektir. Akdeniz havzasını kuraklık, yangınlar ve korkunç sıcak dalgaları vuracaktır. İklim değişikliği yüzünden canlı türlerinin üçte biri yok olma tehlikesiyle burun buruna gelecektir. Yani 2°C’lik sıcaklık artışı, dünya üzerinde milyarlarca insan dâhil tüm canlıların hayatını değiştirecektir. Kaldı ki 187 ülkenin Ekim ayında Paris Zirvesi öncesinde sundukları sera gazı salımlarını azaltma planları göz önünde bulundurulduğunda, küresel sıcaklık artışının 1.5-2°C’yi fazlasıyla aşacağı görülüyor. Yapılan analizlere göre ülkelerin karbon salımlarını azaltma planlarını devreye sokmaları hâlinde bile bu yüzyıl sonuna varılmadan küresel sıcaklık artışı 2.7-3.5°C’yi bulmaktadır. Küresel sıcaklıktaki 3°C’lik artış dünyada 170 milyon insanı deniz taşmasına maruz bırakacak ve 550 milyon insan daha açlık sınırında yaşamaya mahkûm olacaktır.[35]

Küresel ısınma toplam yağış miktarını azaltırken yağışların daha kısa süreli ve şiddetli olmasına sebep oluyor. Bu türdeki yağış, sel ve toprak kaymalarına davetiye çıkartmaktadır. Kuzey kutbundaki buzullar ve kuzey yarımkürede yüksek dağlardaki buzullar eriyor. Ortalama sıcaklık artışı deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Suların yükselmesi sonucu XXI. yüzyıl sona ermeden New York’un büyük bölümü sular altında kalabilir. Bangladeş, Mısır, Çin ve Nijerya’da deniz seviyelerinin altında kalan nehir deltaları sel riskiyle karşı karşıyadır. Yüz milyonlarca insanın yaşadığı bu nehir deltalarında sel riski gerçekleşirse zarar ölçülemeyecek boyutlara ulaşacaktır. Deniz seviyesinin yükselmesi Akdeniz kıyı bölgelerini tehlikeye sokacak, nehirleri ve kıyılardaki diğer tatlı su yataklarını denizlerin tuzlu suyunun istila etmesi, içme suyuna ve tarımda kullanılan suya erişimi daha da zorlaştıracaktır. Kasırgalar ve seller gibi olağanüstü meteorolojik olaylar sıklaştıkça konutlarda, üretim tesislerinde ve şehirlerin altyapısında yıkımlar yaşanacak, ekonomik ve sosyal hasarlar milyonlarca emekçinin hayatını olumsuz etkileyecektir. Ani ve hızlı yağmurlar sellere ve toprak kaymalarına yol açarken, toprak kalitesi ve verimi düşecektir. Sıcaklığın ve karbondioksit yoğunluğunun artışı doğal ekosistemlerin dengesini tehdit edecektir. Doğu ve Güney Asya ülkelerinin sahil kesimleri ve irili ufaklı çok sayıda okyanus adası sulara gömülecektir. Küresel ısınma ve küresel iklim değişikliğinin etkileri sonucu Endonezya, Hindistan ve Filipinler dahil olmak üzere pek çok ülkede bulunan tropik ormanların dörtte üçü de yok olma ihtimaliyle karşı karşıya kalacaktır. Küresel hububat rekoltesi ise azalacak, aynı zamanda gelecekte kuraklıklar daha yaygın biçimde ve çok daha ciddi şekilde hissedilecektir.”

Bu arada iklim değişikliği dünyanın 4.5 milyar yıllık tarihinde ilk kez görülmüyor. Çok daha büyükleri de yaşandı. Akdeniz en az üç kez tamamen buharlaştı. Dünya buzul çağlarını gördü. Ama doğa bu krizlerin üstesinden gelmeyi, kendini yeni kanallar üzerinden üretmeyi her seferinde başardı.

Bugün yeni olan, böyle bir değişikliğin kapitalist üretim biçimi sonucunda gündeme gelmesi ve de temposunun doğal işleyişinden çok hızlı olmasıdır. Özellikle de Sanayi Devrimi sonrası kapitalizminin ürkütücü boyutlarda hızlandırdığı bir süreçtir bu. Fosil yakıtların, özellikle petrolün yaygın kullanımı, kapitalist üretimin akıl almaz boyutlarda ve fütursuzca dünya kaynaklarını tüketmesi ve bunun sonucunda ekosistemlerin hızla tahrip edilmesi, bu krizin ortaya çıkışında temel rol oynamıştır.

Doğanın kendini yenilemesi ve onarması, farklı zaman aralıklarına denk düşen sayısız çevrimsel dönüşümlere dayanır. Ancak dizginsiz kâr hırsı ve rekabetin yarattığı kontrolsüzlükle malûl kapitalist üretim süreci, doğanın kendisini yenilemesine olanak ve zaman tanımamaktadır. Aslında sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin bir ifadesi olan “büyüme” politikaları, dizginsiz gidişatıyla, doğayı artan bir hızla tüketmektedir. Bu yüzden iklim krizini kapitalizmin kendi tarihsel sınırlarına dayandığının bir başka göstergesi olarak görmek gerekir.[36]

İnsanlık derin bir ekolojik krizle karşı karşıya bulunuyor. Bu krizin merkezindeyse iklim değişimi yer alıyor. Dünyanın atmosferindeki karbondioksit gibi gazların ısıyı hapsetmesi “sera etkisi” olarak biliniyor ve bu etki olmadan dünyada yaşam imkânsız olurdu. Ancak kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtları yakmanın sonucu olarak atmosfere giderek daha fazla sera gazı salıyoruz. Atmosferin yapısı değiştikçe, çok daha fazla miktarda ısı atmosferde hapsoluyor ve gezegen ısınıyor. Bu süreç dünyamızı şimdiden önemli ölçüde değiştirdi.

Bu sadece başlangıç! Dünya ısındıkça çevresel ve insani felaketin etkileri de artacak. 1.5 derecelik bir sıcaklık artışı su stresi çekenlerin sayısını 400 milyon, açlık çekenlerin sayısını ise 5 milyon kişi arttıracak. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 150.000 kişinin iklim değişimi nedeniyle öleceğini söylüyor.

Sıcaklık artmaya devam ederken, durum kötüleşecek. Gezegenin atmosferinde daha fazla enerji tutuldukça, hava gittikçe daha tahmin edilemez bir hâle gelecek. Yapılan çalışmalar kasırgaların sayısının ve şiddetinin artacağını öngörüyor.

Ancak iklim değişimi tedrici değişimlerin durumu kötüleştirdiği, düzenli ve kademeli bir süreç değil. Daha sıcak bir dünyanın doğal süreçlerinin serbest kalması sera etkisini kötüleştirecek. 

İklim değişikliği karşı karşıya geldiğimiz çok daha geniş bir çevresel krizin sadece en keskin ifadesi. Ancak insan toplumu tarafından dokunulmamış kalan neredeyse hiçbir ekolojik alan yok. Denizlerin derinliklerindeki kirlilikten, en yüksek dağların zirvelerindeki karların erimesine, dünyadaki hayal edilebilecek her ekosistemin ya temeli çürütülüyor ya da yok ediliyor.

Atmosferdeki karbondioksiti emme konusundaki can alıcı önemine rağmen Amazon ormanlarının bir milyon hektardan fazla bölümü her yıl “kesilip yakılıyor”. Toplumumuzun ürettiği çöp doğal dünyanın öyle bir düzeyde tıkanmasına neden oluyor ki bugün Pasifik okyanusu deniz yaşamı için çok önemli olan hayvansal planktondan altı kat fazla plastik çöp içeriyor.

‘Dünya Enerji Konseyi’nin açıkladığı ‘Küresel Senaryolar Raporu’na göre enerji sorunları açısından insanlığın önünde üç ihtimal var. Raporun akademik dilini bir tarafa bırakıp şöyle özetleyebiliriz; ya kapitalizm aklını başına toplayacak ve fosil yakıt kullanımını azaltarak doğaya ve insana zarar vermeyen “temiz” enerji kaynaklarını kullanmaya başlayacak ya da mevcut durumu devam ettirerek işi iyice içinden çıkılmaz ve geri dönülemez bir hâle sokacak. Yahut ikisinin ortası bir durum oluşacak, yani fosil yakıt kullanımı “biraz” azalırken yeni ve “temiz” enerji kaynakları belli oranda devreye girecek, böylece kaçınılmaz son “biraz” daha ertelenmiş olacak.

Hangi senaryo kabullenilirse kabullenilsin; her hâlükârda sorunun kaynağı kapitalizmdir. Sürdürülemez kapitalizm, sömürü ve kâr için sınırsız bir enerji sarfiyatıdır.

Oysa birçok araştırma doğaya olabilecek en az zararla dünyanın tüm enerji ihtiyacını karşılamanın hiç de sanıldığı kadar zor olmadığını ortaya koymaktadır. Örneğin sadece yüzde 20 verimlilikle çalışan ve İspanya kadar bir alanı kaplayan güneş panelleri ile dünyanın tüm enerji ihtiyacını karşılamak mümkündür! Bu büyüklükte bir alanın (diyelim ki Sahra Çölünde) güneş panelleriyle kaplanması ise birkaç yılda mümkündür.[37] Yani birkaç yılda dünyamız tüm fosil yakıtlardan kurtularak, çevreyi neredeyse kirletmeyen ve doğayı yıkıma sürüklemeyen sonsuz bir enerji kaynağına kavuşabilir. Ama Dünya Enerji Konseyinin raporunda bu tür bilgiler yer almadığı gibi, güneş enerjisine geçişin neden bu denli yavaş ve sınırlı olacağı sorusu da cevaplanmıyor. O hâlde cevabı biz verelim; sebep kapitalizmdir.

İster güneş panelleri ister başka çözümler yoluyla olsun, insanlığı ve doğayı korkunç sondan kurtarmak pekâlâ mümkündür ama bir şartla, önce kapitalizm ortadan kaldırılmalıdır. Çünkü fosil yakıtların kullanımını bu denli yaygınlaştıran da, çevreye zarar verici biçimde kullanan da, daha temiz enerji kaynaklarının hızlı biçimde devreye girmesini engelleyen de kapitalizmin kârı öne alan mantığı ve insanlığın ulus-devletler sisteminin deli gömleğine sokulmasıdır.

 

I.2) FOSİL YAKIT(LAR), KARBON TİCARETİ

 

James Plested’in ifadesiyle hâl(imiz) şöyledir:[38] “Naomi Klein yanıldı. Durum onun dediği gibi ‘Kapitalizme karşı iklim’ değil: ‘İklim için kapitalizm’!”[39]

Evet, tekrar pahasına bir kez daha altını çizerek, hatırlatalım: Sanayi devriminden bu yana gerçekleşen karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazı atıklarının atmosferde yoğunlaşması nedeniyle gezegenimizin yüzey ısısının ortalama 1.5 ile 2.2 derece arasında artış göstermiş olduğu tahmin edilmekte. ‘Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’ (IPCC) ve ‘Dünya Yabani Yaşam Vakfı’ (WWF) tarafından yapılan araştırmalarda gezegenimizin yüzey ısısının yüzyıl sonuna kadar en fazla 2 derece artış göstermesine dayanılabileceği; ve önlem alınmazsa gezegenimizin iklim deseninin kalıcı olarak değişime uğrayacağı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.

Küresel ısınmanın söz konusu eşikleri aşması ve iklim değişikliği tehdidinin gerçekleşmesi durumunda, deniz düzeyinin yükseleceği ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yüzde 14’ünün olumsuz etkileneceği; yeni tür bakterilerin üreyeceği ve salgın hastalıklara yol açacağı; tarımsal ürünlerde üretkenliğin düşeceği; gezegenimizin ekosisteminin ve biyolojik çeşitliliğinin tahrip edilmesi sonucunda dünya gayri safi gelirler toplamındaki kayıpların 25 trilyon dolara ulaşabileceği (dünya GSYH’sinin yüzde 30’u) tahmin edilmekte. 

Biraz daha sermayenin anlayacağı dilden konuşalım: ‘Uluslararası Emek Çalışmaları Örgütü’ (IILS) ile ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO), sera gazlarının atmosferde yoğunlaşmasıyla birlikte yaşanacak iklim değişikliği sonucunda küresel ekonomide üretkenliğin 2030 yılına değin yüzde 2.4, 2050’de ise yüzde 7.2 oranında gerileyeceğini öngörmekte. ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) tahminleri ise iklim değişikliği sonucunda 2060 yılına değin üretkenlik kayıplarının Asya ekonomilerinde yüzde 5’e, gelişmiş ülkeler toplamında ise yüzde 4’e ulaşacağını ve dünya ekonomisinin 2060’ta tam bir durgunluğa itilmiş olacağını vurgulamakta. Bütün bu kayıplar sonucunda küresel tüketim hacminin de yüzde 14 oranında daralacağı tahmin edilmekte.

İklim değişikliği tehdidinin yanında sermayenin kâr peşinde aşırı üretim ve kâr hırsı küresel işgücü piyasalarındaki enformalleşmenin, yoksulluğun ve gelir eşitsizliğinin ana nedenlerini oluşturmakta. ILO’nun paylaştığı verilere göre küresel ekonomide açık işsizler 200 milyonu aşmış durumda. Küresel istihdamın yüzde 30’unu oluşturan yaklaşık 900 milyon işçinin günde 2 dolarlık gelirleri ile yoksulluk sınırının altında çalışmakta olduğu gözleniyor. Eğer yoksulluk sınırı 1.25 dolara çekilirse bu rakam 1.4 milyar işçiye ulaşmakta. Bunların 825 milyonu kadın, 550 milyonu erkeklerden oluşuyor. Diğer yandan toplam 5.1 milyar insan -dünya nüfusunun yüzde 75’i-, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun olarak yaşıyor.

ILO ve IILS, iklim değişikliği tehdidine koşut olarak güvencesiz istihdam biçimlerine karşı insan onuruna yakışır iş taleplerini dile getiriyor.

BM yayımladığı uyarı raporuyla dünyamızda kronik açlıktan etkilenen mutlak yoksulların sayısının geçen yıl içerisinde 38 milyon artış göstererek, toplamda 815 milyona ulaştığını bildiriyor. Bu rakam dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 11’i anlamına gelmekte. BM uyarılarına göre on yılda açlık tehdidi yeniden dünya gündeminin en acil maddesini oluşturmakta.

İklim değişikliğinin sosyal sonuçları, kuşkusuz, öncelikle kapitalist sistemin küresel yoksullarını ve sosyal olarak dışlanmışları vuruyor; bu arada da yeni göç dalgaları ve yol açtığı ekonomik tahribat yoluyla küresel yoksullara milyonlarca insanı katıyor. BM verileri, örneğin sel baskınlarından 1995 - 2004 yılları arasında küresel boyutta etkilenmiş olan insanların sayısının yılda ortalama 560 bin kişi iken, bu rakamın 2005-2014 arasında yılda 2.2 milyona sıçradığını belirtiyor.[40]

Hâl buyken; bir de karbon ticareti sahtekârlığı söz konusu…

Bilindiği gibi Kyoto’ya göre atmosfere karbon salınımını azaltan “yeşil yatırımcılar”ın arta kalan “kirletme hakkını” kredi olarak satmaları 60 milyar dolarlık pazar oluşturdu. Sonrada gönüllü pazarda karbon kotasının tonu 2 Avro’ya, resmi borsalarda ise arz ve talep dengesine göre değişmekle beraber 20-30 Avro’ya satılıyor. Toplam pazarın büyüklüğü ise 60 milyar dolar…[41]

Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu-Öktem’in, “Konuşulması gereken konulardan biri de şu: ‘Emisyon ticareti’ mekanizması amacına mı hizmet ediyor, yoksa yatırım bankaları dahil neyin ticaretini yapabiliriz, neyden para kazanabiliriz diye düşünenlere yeni bir fırsat kapısı mı açıyor? Daha şimdiden milyar dolarlara ulaşan bir piyasadan söz ediliyor: Karbon piyasası,”[42] sorusunu dillendirdiği koordinatlarda dünyada karbondioksit salınımı 16 kat attı. Avrupa Komisyonu ve Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansının son verilerine göre dünyayı en çok yıllık 10.5 milyar ton CO2 salımıyla Çin kirletiyor. Çini 5 milyar tonu aşkın emisyon oranıyla ABD, 3.5 milyar ile AB takip ediyor Türkiye ise İngiltere’nin ardından 18. sırada yer alıyor.[43]

“Sahtekârlık” demiştim…[44]

Mesela krizdeki Yunanistan en son çare karbon kotasını satışa çıkardı. Komşu 1.1 milyon hisseden 139 milyon euro gelir elde etti.[45]

Ve bir şey daha: Uluslararası Şeffaflık Örgütü, iklim değişikliğiyle mücadelede görülen başlıca iki yolsuzluğa dikkat çekti; ormanlarda kaçak ağaç kesimi ve karbondioksit salım belgelerinde yapılan sahtekârlıklar... Konuya ilişkin olarak iklim değişikliğini önlemek ve etkilerini azaltmak için 2020’ye kadar 700 milyar dolar yatırım yapılacağı belirtildi. 2011 Ocak’ında bilgisayar korsanlarının Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Estonya, Yunanistan ve Polonya’nın veri bankalarına girerek 28 milyon Avro değerinde karbondioksit sertifikası çaldığı belirtiliyor.[46]

 DEVAM EDECEK

5.11.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR