İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ

Sibel ÖZBUDUN

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ

“Bize birkaç deli gerek,

şu akıllıların yol açtığı

duruma bak!”[2]

 

Bu buluşmada “yol”dan söz edelim, demişsiniz; hangisi olursa, nasıl olursa, nereye giderse, “yol” konuşalım.

Neden olmasın?

Ben sizlerle paylaşmak üzere iki “yol” öyküsü seçtim. Dünyanın bir ömre sığacak kökten ve acı verici dönüşümünü duyumsatan ve kesişimi umudu, kardeşliği, barışı, ya da dünyada güzel adlı ne varsa berhava ettiren iki yolun öyküsü. Birbirinin zıddına dönüşen… Biri Batı’dan Doğu’ya gidiyor. İkincisi ise Doğu’dan Batı’ya. “Hippy yolu” ve “(Kaçak) Göçmen yolu”ndan söz ediyorum…

İlkinden başlayalım.

 

“Hippy Trail (Hippy Yolu)”

 

Savaş sonrası kapitalizmin mamur-müreffeh Batı’sının “blaze” çocuklarıydılar, “hayatın anlamı”nın peşinde. Doğdukları, büyüdükleri dünyanın “maddeci”liğinden bezmişlerdi; “sahip olma” tutkusunun “olma”yı sıfırladığının farkındaydılar. Yöneticilerinin kapitalistlerin kârını arttırmak amacıyla dünyanın Batı-olmayan kesimlerini acımasızca yağmalamak için hiçbir zorbalıktan kaçınmayacağının bilincinde… Dünya savaşı görmüş, bombardımanları sığınaklarda karşılamış, artık gün yüzü görmek, çocuklarını “yok” sözcüğünü bilmeden yetiştirmek isteyen ebeveynlerin evlatlarıydılar. Ama karartma gecelerinin, temerküz kamplarının, yıkılmış kentlerin ana-babalarından dinledikleri korku masallarından ibaret olmadığına çocukluklarında erecekti akılları. “Barış havarisi” devletleri emperyalist yüzlerini daha Dünya savaşının harareti soğumadan göstermişti: Fransa Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini bastırmak için işgal ordusunu göndermiş, Vietnam’a çıkarma yapmış, ABD Kore’ye, Vietnam’a, Çin Hindi’ne kanlı müdahalelerde bulunmaktaydı. Soğuk Savaş, Stalin’in uygulamaları, Macaristan’daki halk ayaklanmasını bastıran Sovyet tanklarıysa, sosyalizmi (en azından Sovyetik versiyonunu) cazip bir seçenek olmaktan çıkartıyordu.

Tüketim toplumunun insanı yabancılaştırdığını, tek-boyutlulaştırdığını, yaşanan sosyalizmin ise ona bir alternatif oluşturmadığını anlatan filozofları okuyor, yeni bir anlamlar dünyasını keşfetmek, kapitalizmin cenderesinden kurtulmak istiyorlardı.

Rehberleri eksik değildi. Ağabey-abla beat kuşağı, örneğin: Beş parasız ABD’yi bir uçtan diğerine kat eden, yol boyu alkol, uyuşturucu ve cinselliğin her varyantını keşfeden Jack Kerouac’ın On the Road’ı (Yolda)… Ya da “Beat kuşağı manifestosu” olarak nitelenen Howl (Uluma)[3] adlı şiiri ABD “uygarlığına” karşı bir protesto çığlığı olan, 1962’de Hindistan’da Varanasi (Benares)’ye gidip burayı “vaadedilmiş toprağım” olarak tanımlayan Allen Ginsberg… 1967’de Hindistan’da Maharishi Mahesh Yogi’nin ashram’ında meditasyona çekilen Beatles üyeleri…

Yola koyuldular… ABD’den, Kanada’dan, Britanya’dan, Fransa’dan, Federal Almanya’dan, İskandinav ülkelerinden, Hollanda’dan, Belçika’dan, İtalya’dan… Yaşları 18-25 arası gencecik kadın ve erkeklerdi. Öğrenciliğe, kamu görevine, stajyerliğe, ya da her ne işle meşgulseler uzunca bir mola vermiş… Çok sınırlı bir bütçeyle düştüler yollara. Bazen bir hippy ikonuna dönüşmüş olan rengarenk boyalı Volkswagen minibüslerle… Bazen yerel girişimcilerin organize ettiği sudan ucuz turlarla… bazen trenle… bazen otostopla… çoğunlukla yeri geldikçe hepsini kullanarak… “Doğu”ya gidiyorlardı.

“Doğu” erkekleri uzun ve dağınık saçlı, kadınları rengarenk giysiler içindeki, yüzleri gözleri boyalı bu garip, meraklı, sevimli “aşk çocukları”nı sevecen bir ilgi ve merakla karşıladı genellikle. Onları iflah olmaz “keş”ler olarak gören acımasız ama rüşvetçi gümrük görevlileri ve polisler dışında… Sınırlardan “temiz” geçme deneyimini onlar da çoktan edinmişlerdi. Ellerinde, üzerlerinde ne varsa sınıra gelmeden, birbirlerine duyurdukları “güvenli” noktalarda tüketiyor, tertemiz, ama “kafalar iyi” geçiyorlardı ülkeden ülkeye…

“Doğu” Türkiye’den başlıyordu. Daha doğrusu İstanbul’dan. Tarihi yarımada, özellikle de Sultanahmet ucuz hostelleriyle çarçabuk adapte oluvermişti bu “bitli” turistlere. İki favori buluşma noktası vardı Sultanahmet’te: Küçücük lokantasına dünyayı sığdıran, parasız son kuruşunu tüketmiş gezginleri bedava yedirip içiren, uyuşturucu krizine girenleri kendi yöntemleriyle sağaltan, “Hippy’lerin babası” Yener’in yeri. Ve ilk hippy rehberlerine giren Lale Pudding Shop (Sultanahmet’teki bu muhallebici hiçbir zaman Lale Muhallebicisi” olarak anılmadı. Az sayıdaki “yerli” müşterisi de burayı öyle bilirdi: Lale Pudding Shop…) Gidenlerle dönenlerin yolları burada kesişir, dönenler gidenlere deneyimlerini aktarır, yol gösterir, uyarılarını yapardı. Yeni yol arkadaşları birbirini bulur, ucuz odalar, karavanlar paylaşılırdı. Lale’nin duvarları yol arkadaşı arayan, yolsuz kalıp gitarını satışa çıkartan, rota öneren, bir sonraki durakta en iyi “mal”ı nerede bulunabileceğine dair “tüyolar” veren not kâğıtlarıyla doluydu… Tabii bir de içinden gelenin donattığı rengârenk duvar resimleriyle.

İstanbul öyle uzun uzadıya kalınacak bir yer yer değildi. Sultanahmet’te konaklama, Kapalıçarşı/ Mısır Çarşısı keşfi, belki Tophane bitirimleriyle “keyif” sefası, dönenlerle gidenlerin buluşması, bilgi, deneyim, tavsiye mübadelesi… Sonra yine yol...

Bazıları Kapadokya’ya uğramazlık etmiyordu; Peri bacaları, obruklar, yeraltı geçitleri, sürpriz vadiler… hele ki kafalar güzelse, başka bir gezegen deneyimi yaşatıyordu insana. Sonra Erzincan-Erzurum-Ağrı Tahir geçidi üzerinden İran… Ya da o devirde şarabı bol Suriye,[4] esrarı namlı Lübnan… Ancak Irak o dönemde çoğunlukla geçit vermediği için tercih edilen güzergâh İran üzerindendi. Şah Rıza Pehlevi’nin İran’ı.[5] Ama bunlar sadece menzile varmak için kat edilmek zorunda olunan duraklardı; menzil ise, Hindistan ve/veya Nepal’de uzunca bir konaklamanın ardından, Afganistan idi. Afganistan’dan Tayland ya da Vietnam’a geçenler de olmuyor değildi, ama bu genç, Batılı kuşağın erginleme ritüelinin son aşaması, ilginç dinsel deneyimleriyle Hindistan ve Lonely Planet’in önceli Asia on the Cheap’in (Ucuzuna Asya) “sokaklarında sadece derin bir nefes almakla kafayı bulabilirsiniz,” diye tanıttığı Afganistan’dı.

Hindistan, Hint keneviri türevleri olduğu kadar, Batılı Hippy’ler için (gerçi onlar kendilerini “hippy” olarak değil de, “freak” (çılgın) olarak tanımlamayı yeğliyorlardı) son derece değişik tinsel deneyimler yaşadıkları ashram’lar[6] açısından da bereketli bir coğrafyaydı. “Aralık 62’den Mayıs 63’e dek altı aylığına üçüncü katında bir oda kiraladığımız Brahmin evinden mandir (Hindu tapınağı) tapınağının çatısından Ganj nehrinin karşı kıyısı görünüyordu,” notunu düşüyor Allen Ginsberg Varanasi’den. “Balkonumuz pazaryerindeki sebze ve et yığınlarının üzerindeydi, bir diğeri ise dilenci hacıların, Sadhu’ların (münzevi Hindu dervişler) ve ineklerin kol gezdiği Dasaswamedh Ghat’daki kutsal geçide bakıyordu. Maymunlar ziyaretimize gelip muzlarımızı kapıyorlardı.”[7] Binlerce genç Batılı, talebi karşılamak üzere sayıları katlanan yüzlerce guru’nun müridi olarak bu ashram’larda haftalarca, hatta aylarca misafir oluyor, meditasyon tekniklerinin yanısıra Doğu’nun felsefi akımlarıyla tanışıyor, Budizm ve Hinduizm’in varyantlarını öğreniyorlardı.

“Doğu” onları tuhaf, sıcak bir sevecenlikle kucaklamıştı. Cepleri dolarla dolu olduğu için değil: çoğu en ucuz hostellerde konaklayacak, ya da uyku tulumunu bir ağacın altına serecek, en ucuz araçlarla yolculuk edecek, yolda kaldığında kanını satacak kertede sınırlı bir bütçeyle çıkmıştı yola. Head East başlıklı 1973 tarihli bir yol rehberinde “Doğu’da günde 2 dolar ya da daha az bir parayla geçinebilirsiniz. Ayda 100 dolarınız varsa büyük turu gerçekleştirebilirsiniz,”[8] deniyordu.

Hayır, konu para değildi… Ya da en azından paradan ibaret değildi. Elbette Doğulular bu Batılı çocuklara illa ki bir şeyler satmaya çalışıyorlardı: hediyelik eşya,[9] esrar,[10] dinsel deneyim… [“Korkusuzlar[11] yalnızca Hindistan’dan Güneydoğu Asya’ya giden kutsal yolun öncüleri olmakla kalmıyorlardı; aynı zamanda yereller için alternatif bir insan ekonomisi oluşturuşlardı: bunlar düşük bütçeli otobüs yolculukları düzenliyor, ucuz hosteller ayarlıyorlardı. Hindistan ve Nepal’de salt yabancılar için transandantal uyanışta uzmanlaşmış dinsel liderler kaynıyordu. Yerlilerin “Old Freak Street/Eski Çılgın Sokağı dediği, zamanın hippy hacılarına adanmış sokak Katmandu’da hâlâ varlığını sürdürüyor.”[12]]

Ancak sorun salt “saf, iyi niyetli Batılı gençlere bir şeyler satmak” değildi. Christian Carlyl’ın Huffington Post’ta yayınlanan 2013 tarihli “When Afghanistan was Just a Stop on the Hippy Trail (Afganistan Salt Hippy Yolu Üzerinde bir Durak iken)” başlıklı makalesinde Afganistan’ı “modernleşme momentinde yoksul bir yer, ‘tuhaf yabancılar’la tartışmaya açık meraklı insanların yurdu” olarak tanımlıyordu. “Doğu” onlar için içinde biçimlendikleri, zamanı ve mekânı bir cendereye dönüşmüş, herşeyin “kişisel başarı”ya endekslendiği, başarının tek ölçütünün ise maddî refah (dört odalı, bahçe içinde bir ev, son model araba, pahalı giysiler, lüks otellerde konaklanan iş gezileri, seçkin restoranlar, zenginlerin uğrağı gece kulüpleri…) olduğu dünyadan çok farklıydı. “Sana zamanı yakalamayı, her anı yaşamayı öğretmeyen ‘uygar’ ve kısıtlı Batı düşüncesinden kopup etrafında ve sana rağmen akıp giden gerçek dünyayı hissettiğinde ilk yaşam soluğunu almış olacaksın (…) Doğuluların çoğu yaşam, zaman, uyuşturucu ve genelde yaşam konusunda Biz Batı’dan gelenlerden daha iyi bir perspektife sahipler…”, diyordu az sayıdaki yol kitaplarından biri.[13]

Bugün orta yaşlarını geride bırakmış eski gezginlerin albümlerinde yerel insanlarla yer sofrasını paylaştıkları, bir Bazar’da birlikte nargile tüttürdükleri, çay içtikleri, bir ihtiyarın dizlerinin dibine oturup anlattıklarını dinledikleri yüzlerce fotoğraf var…

 Kuşkusuz, birer etnograf değildiler… Ama günümüzün gittikleri yerleri kendilerine benzetmek isteyen, illa ki klimalı, minibarlı odaları olan yüzme havuzlu oteller, “egzotika”yı uzaktan, güvenli ve steril bir biçimde deneyimleyebilecekleri turistik turlar, kendi dillerini konuşan şoförler, garsonlar, McDonald’s restoranları, kendilerini güvenli biçimde ülkelerine uçuracak dakik uçaklar, hatıra eşyaları satın alabilecekleri pırıl pırıl havaalanları talep eden, geri döndüklerinde en ufak bir aksaklık için tur operatörlerine dava açıp ödedikleri paraların iadesini talep edecek benmerkezci turistler değillerdi. Yerellerin yaşam tarzına, koşullarına, alışkanlıklarına saygılı, alçakgönüllüydüler. Yerellere “öğretmeye” değil, onlardan “öğrenmeye” gelmişlerdi.

Parasız kaldıkları oldu… Paralarını çaldırdıkları oldu. Mutlaka hastalandılar: sarılık, dizanteri, kanlı ishal… Çoğunlukla kendi olanaklarıyla tedavi oldular: şifalı bitkiler, aralarındaki tıp öğrencileri ya da sadece bir hostel odasında ateşlerinin düşmesini bekleyerek… Üzerinde uyuşturucuyla yakalananlar, yakalandıkları ülkelerin cezaevleriyle tanışanlar oldu. Zorlu bir “erginleme ayini”ydi velhasıl. Ülkelerine döndüklerinde, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Onları bugün 60’lı-70’li yaşlarında, aklaşmış saçlarındaki at kuyruklarından, kadınların rengarenk, bol giysilerinden, etnik takılarından, hâlâ arada bir nostaljiyle tüttürdükleri cigaralıklardan, ve dünyanın hâline düş kırıklıklarından tanıyabilirsiniz. “Barış, aşk, özgürlük, mutluluk” düşleri 30’lu yaşlarında yaşamlarını kuşatan neoliberal karabasan ve ona eşlik eden neo-muhafazakâr savrulma tarafından yutulmuş, tarumar edilmiş, kendileri, yeni düzene ayak uydurabilmiş kendi çocukları tarafından dahi “dinozor” muamelesi gören “uyumsuzlar” olarak hayatın tutunabildikleri köşelerinde sürdürüyorlar varlıklarını. Birbirlerinin cenazelerinde bir araya geldiklerinde, Katmandu ya da Benares (Varanasi) ya da Kandahar günlerini anımsıyor ve belki sadece o zaman, kısacık bir an için gözleri ışıldıyor…

Peki ya “Hippy Yolu”na ne oldu?

Ne mi oldu?

1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti. ABD bunun üzerine radikal İslâmcıları (Taliban) desteklemeye, beslemeye, silahlandırmaya koyuldu. Afganistan’dan başlayan SSCB’ni İslâm rejimleriyle ihata etmeyi hedefleyen “Yeşil Kuşak” projesi adım adım hayata geçirilmeye başlandı.

Aynı yıl İran’da Ayetullah Humeyni önderliğinde “İslâm devrimi” gerçekleşti. Uzun saçlı, yüzleri gözleri boyalı, avare Batılı çocuklar artık “Batı’nın kültürel ajanları” olarak görülmekteydi. Lübnan, Suriye ve Irak zaten 1973 Arap-İsrail savaşının ardından Batı yurttaşlarına vize konusunda aşılması zor güçlükler çıkartıyordu. 1975’deki Lübnan iç savaşı bölgeyi gezginler için daha da riskli bir hâle getirdi. Keşmir ve Chitral bölgelerindeki gerginlikler de yolculuğu büsbütün güçleştirmekteydi. İran İslâm Devrimi, Doğu’ya giden karayolunun bütün bütün kapanması anlamına geldi.

Öte yandan “evde” de işler yolunda gitmiyordu. Batı ülkelerindeki ekonomik büyüme yavaşlamış, sistem-dışılara suyun üzerinde kalabilme, genç insanlara aylarca, hatta yıllarca aylaklık edip ardından geri döndüklerinde işlerine güçlerine devam edebilme olanağını sağlayan refah büzülmüş, daralmıştı. Kendi vasıflarına uygun, hatta altında bir iş bulabilen genç insan artık dört elle o işe sarılmak zorundaydı. Ta ki bir mali krizle birlikte işinden atılana dek… Keynesyen paradigma, Reagan-Thatcher ikilisinin elinde geniş toplumsal kesimleri soluksuz bırakacak bir ekonomik cendereye dönüşecekti.

Neoliberal kâbus, başlamıştı…

 

Kaçak Göçmen Yolu

 

Dünya zaten eşitsiz bir yerdi. Toplumlar kendi içlerinde öteden beri, kendi aralarında ise bir “dünya sistemi”nin oluşmaya başladığı sömürgecilik çağından beri muazzam bir eşitsizlik ile bölünmüşlerdi. 17. yüzyıldan itibaren boy vermeye başlayan merkantil kapitalizm, prekapitalist imparatorluklar dağılırken önce Batı Avrupa, ardından da Kuzey Amerika’yı merkeze taşımış ve “Batı” ile “Batı-olmayan” dünya arasında ilkinin ikincinin sırtından zenginleştiği derinlemesine eşitsiz bir ilişki tesis etmişti. İngiltere yardım kuruluşu Oxfam’ın her yıl açıkladığı veriler, çeperi giderek daralan bir avuç insanın servetinin dünya nüfusunun büyük bölümünü geride bıraktığını göstermekte.[14]

Batı kapitalizminin 1970’li yıllardan itibaren, kronik buhranlarından birinden kurtulma çabasıyla yöneldiği neoliberal paradigma, Batı ile Batı-olmayan arasındaki eşitsizliği aşılması giderek olanaksız hâle gelen bir uçuruma dönüştürdü. Sermayenin akışkanlığı önündeki tüm engellerin kaldırılmasını öngören neoliberal dogma, sermayenin emeğin bol, ucuz ve örgütsüz olduğu, bundan böyle “Güney” olarak adlandırılacak “Batı-dışı” dünyaya yönelmesinin önünü açan uygulamaları devreye soktu. Üretim ile finans arasındaki ilişkiler nerdeyse tümüyle koparken, dünya ticaretinin kontrolü bir avuç Çokuluslu şirketin denetimine geçecekti.[15] Güney ülkeleri küresel üretim zincirinin ucuz işgücü tedarikçilerine dönüşürken, başta tarım olmak üzere kendi geçim kaynaklarının çöküntüye uğradığını görecekti. Tarım ve yerel sanayilerin çöküşü, büyük bölümü kırsal kökenli devasa boyutta nüfusları işsizlik, aşırı yoksulluk ve açlık tehdidiyle[16] karşı karşıya bırakıyordu.

Üstelik sorun sadece bundan da ibaret değildi. Sera gazı salınımlarının tetiklediği küresel ısınma bir dizi “doğal” felaketi tetiklerken “iklim mültecileri”ni, enerji kaynak ve koridorları üzerinde yürütülen vekalet savaşları ise savaş ve şiddet mültecilerini yaratıyordu. Sosyalist sistemin çözülmesi, Doğu Avrupa’dan Batı’ya insan akışını tetikledi. ABD’nin SSCB’ni İslâmi rejimlerle ihata ederek çökertme stratejisi “Yeşil Kuşak”, başta Afganistan olmak üzere pek çok İslâm ülkesinde Radikal İslâmcıları güçlendirirken, Batıcı rejimlerle yönetilen İslâm ülkelerinin çoğunda sekülarizmin çöküşüne yol açacaktı. Yoksulluk ve iklimsel felaket ve savaşlardan kaçışa bir de din ve mezhep çatışmaları, özelliklede radikal İslâmcıların (Taliban ve ardından IŞİD ile türevleri) kıyımlarından kaçışın eklenmesiyle, Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e “büyük exodus” başladı…[17]

Yeni “göçmen/mülteci yolu”, “hippy yolu”ndan çok farklıydı. İnsanlar tüketim toplumunun tutsaklığından, Batı’nın konformist toplumundan kaçma, yeni anlam sistemlerini, yaşam tarzlarını tanıma, yaşamın anlamını kavrama, farklı dinsel deneyimler, marijuana ya da exotica’nın peşinde değil, can havlindeydiler.

Ve sayıları çoğaldıkça, yığınsallaştıkça, “uygar dünya” tarafından bir “tehdit” olarak algılanmaya başladılar. “Küreselleşme” masalının sonunu onlar gözümüze soktu. Ulus-devletlerin küçülüp etkisizleştiği, sınırların geçersizleştiği, metalar, sermayeler, insanlar, fikirler, imgeler ve simgelerin tüm yeryüzünü özgürce kat edebileceği masalını.

Önce Batı Avrupa dağılan sosyalist blokun işsizleşen, güvencesizleşen, tüm sosyal güvenliğini yitiren yurttaşlarının akınıyla karşı karşıya kaldı. Ruslar, Bulgarlar, dağılan Yugoslavya’nın yurttaşları, Ukraynalılar, Macarlar, Slovaklar… Ancak nihayetinde gelenler kalifye unsurlardı, üstelik de yerli işçilerden çok daha düşük ücretlerle çalışmaya razı ve hevesliydiler. Yani bir “göçmen krizi” görünmüyordu ufukta. Ancak, iktisadi, siyasal, ekolojik krizler derinleştikçe, neoliberal iklimin “çok-kutuplu dünyası”nda kaynak, enerji ve nüfuz rekabetleri vekalet savaşlarına dönüştükçe, ve yeryüzünün kırılgan coğrafyaları kan ve gözyaşına bulandıkça, topraklarından kopanlar her ne pahasına olursa olsun, kapağı Batı Avrupa ya da Kuzey Amerika’ya atma yarışına girdiler. Ellerindeki her türlü imkânla: yürüyerek, şişme botlarla, insan kaçakçılarına binlerce dolar ödeyerek, otobüs bagajlarında, kamyon kasalarında…

Küreselleşmenin yok ettiği varsayılan sınırlar, bu akın karşısında birden belki tarihlerinde görülmedik bir gerçeklik kazandı. ABD başkanı Donald Trump, örneğin, akın akın Meksika’yı kat ederek ABD’ye yönelen Orta Amerikalı göçmenleri engellemek üzere 3 145 km. uzunluğunda bir duvar inşa etme projesini ortaya attı. Maliyeti Meksika’ya ödettirilecek bir duvar… Kongre’nin duvarın inşası için gerekli bütçeye onay vermemesi de yıldırmadı ABD’nin “Reis”ini… İnşaatı gönüllü yandaşlar üstlendi. İnternette başlatılan bir bağış kampanyasına 22 milyon dolar toplandı ve eski bir ABD askerinin girişimiyle duvarın yapımına başlandı.[18]

Duvar bazen daha simgesel görünümler alıyor: Örneğin Finlandiya’da sosyal medya aracılığıyla örgütlenen ırkçı “Sınırları kapatın” (Rajat künni) hareketinden kadınlar, yeniyetme kızlarıyla birlikte Schengen anlaşması ve AB-içi sınır denetimlerinin ortadan kalkması sonucu etkisizleşen Finlandiya-İsveç sınırında insan zincirleri oluşturarak Müslüman ve siyahî istilasına karşı kızlarını korumaya kararlı olduklarını ilan ediyorlardı. [19]

Ancak ister somut olsun ister simgesel, sınırlar bir kez daha tüm acımasızlığıyla yükselecekti. Bu kez “uygar dünya”yı “barbar istilaları”ndan korumaya yönelik.

Neoliberal küreselleşme yalnızca Batı-dışı coğrafyaları sömürü ve talan alanına dönüştürmekle[20] ve Güney halklarını sınır tanımaz bir yoksullaşma ve şiddetle karşı karşıya bırakmakla kalmamış, aynı zamanda Kuzey’in iç nüfusunun önemli bir bölümünü, işçilerin, kamu çalışanlarının, esnafın, özetle orta ve alt sınıfların konumunu olağanüstü ölçülerde kırılganlaştırmıştı. Refah toplumlarının insanları, uzun süredir ilk kez istihdamda ve sosyal destek mekanizmalarında derin bir güvencesizlik, alım gücünde düşüş, belirsizlik ve yoksullaşma koşullarıyla karşı karşıya kaldılar. Ayaklarının altındaki zemin, bildikleri, kendilerini içinde güvende hissettikleri dünya ellerinden kayıp gidiyordu. Ve bunlar, mahallelerine, sokaklarına, işyerlerine doluşan, kendilerinden çok daha düşük ücretlerle çalışmaya razı, farklı din, kültür ve görünümlerde, sayıları hergün biraz daha kabaran göçmenlerin tehditkâr gölgesi altında gerçekleşiyordu. Sıradan insanların gözünde hükümetler kendilerinden kesilen vergi ve sosyal yardımları “insani yardım” adı altında aylak mültecileri “beslemeye” harcıyor, açlık ücretleriyle çalışmaya razı göçmenler işlerini ellerinden alıyor, üstüne üstlük kendi yaşam tarzlarını dayatarak kültürel dokularını bozuyordu. Neoliberal dönemin şafağında liberal entellektüelleri çok heyecanlandıran “çokkültürcü” politikalar kısa sürede iflas etmişti.

Batı dünyasında “popülist aşırı sağ” olarak vaftiz edilen yeni faşizm(ler)in yolu böylelikle açıldı. AB ülkeleri, ABD, kimi Asya (örneğin Hindistan) ve Latin Amerika ülkelerinde (örneğin Brezilya) faşist yönelimli partiler iktidara ya da oylarını katlayarak iktidar partileri üzerine yoğun basınç uygulayacak konumlara gelirken ülkelerin göçmen politikalarında da radikal değişimleri zorladılar.

“Liberal dünya” göç politikalarına mevzuat üzerine mevzuat eklerken, kaçak göçmenler Nazi kamplarını aratmayan kamplarda yığılıyor. Neofaşist basınç, bununla da yetinmeyip “toplama kampları”nı Avrupa dışına taşımaya çalışıyor.[21]

“Toplama kampları” mı? Evet, evet, göçmenlerin, haklarında nihaî karar verilene dek (kimi zaman aylarca, hatta yıllarca) tutuldukları kampların çoğunun koşulları Nazi toplama kamplarını andırıyor. Örnek mi?

Buyurun Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan ve Mart 2016’da yürürlüğe giren anlaşmanın bir parçası olarak Yunanistan’ın başlangıçta birkaç gün kalınacak bir transit kampı olarak Midilli adasında kurduğu Moria mülteci kampından manzaralar:

“Yunanistan’ın Midilli Adası’ndaki Moria Mülteci Kampı’nda şiddetin ölümcül boyutlara ulaştığı, bazıları henüz 10 yaşlarında çocukların intihara kalkıştığı belirtiliyor. BBC’nin Victoria Derbyshire programı, kamptan izlenimlerini yazdı.

Afganistanlı Sara Khan, ‘Her an, günün 24 saati çocuklarımızı alıp kaçmaya hazır durumdayız. Buradaki şiddet nedeniyle çocuklarımız uyuyamıyor’ diyor. Sara, ailesinin kampta tüm gününü yemek sırasında geçirdiğini, kavga çıkacak korkusuyla da geceleri alarmda olduklarını söylüyor.

Sınır Tanımayan Doktorlar’a göre (MSF), kampta her tuvalete 70 kişi düşüyor ve her yer arıtılmamış pis su kokuyor.

Kampta bazılarının taşınabilir kulübelerde yaşadığına, resmi olarak bir yaşam alanı olmayanların ise birbirine geçmiş çadır ve tentelerin altına sığındığı dikkat çekiliyor.

Bir çadır evde 17 kişi kalıyor, dört aile bir çadır bezinin altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Kamp giderek çevredeki kırsal alanlara yayılmış.

MSF, 3 bin kişilik Moria’da şu anda 8 bin göçmen olduğunu söylüyor.

Burada 12 günlük bebeğiyle yaşayan bir anne, yerde dışkılar olduğunu anlatıyor.

Kamptaki şiddet olayları aşırı boyutlarda. Mayıs ayında Arap ve Kürtler arasındaki gerginliğin büyümesi sonucu yüzlerce Kürt kamptan kaçmıştı.

Kampı terk edenler arasındaki Ali, ‘Ailemle beraber buraya geldiğimde, şimdiden ırkçılık ve etnik ayrımcılığın kol gezdiğini gördüm. Sünni, Şiî, Kürt, Arap ya da Afgan, fark etmiyordu’ diyor.

Ali’ye göre Suriye’de isyancı gruplar arasında yaşanan çatışma ortamı, mülteci kampı sınırları içine de yansımış.

Ali, ‘Burası Suriye’deki savaşa, hatta onun daha çirkin hâline benziyor. Tecavüz, cinsel taciz olayları duyuyoruz’ diyor. (…)

Kamptaki çocuklar arasında, kötü hijyen koşulları nedeniyle deri hastalıkları, kavgalar sırasında polisin attığı biber gazı nedeniyle de solunum yolları hastalıkları yaygın.”[22]

“Münferit” mi dediniz? O zaman devam edelim…

 “Macaristan’a iltica etmek amacıyla Sırbistan sınırından ülkeye giren yabancıların iltica başvurularının sonuçlanıncaya kadar tutuldukları sınır transit mülteci kamplarındaki koşullar Guardian’ın makalesiyle bir kez daha gündeme geldi.

Geçtiğimiz aylarda Macar Helsinki Derneği ve bazı diğer insan hakları savunucuları tarafından ortaya atılan, sınırlardaki mülteci kamplarında iltica başvurusu yapan insanların aç bırakıldıkları iddiaları Macar medyasında geniş yer bulmuştu.

En son Helsinki Derneği üyeleri iltica başvurusu yapan ve sekiz aydır kampta tutulan beş kişilik bir ailede anne ve babaya dört gün hiçbir gıda maddesi verilmediği için mahkemeye başvurmuştu.

Macar Mahkemesi başvuruyu haklı buldu ve aileye derhâl yemek verilmesi konusunda karar aldı.

Macar hükümeti sözcüsü Zoltan Kovac, Guardian’a verdiği demeçte, bir yandan bu iddiaları reddederken, diğer taraftan kabul ediyor. Sözcü sınır kamplarında ‘hak edenlere’ yemek verildiğini, iltica başvurusu reddedilenlerin ise ‘yasalara göre’ gıda maddesi haklarının olmadığını söylüyor.

Kovac, ‘Bunu bir iş akdi gibi algılayın, sözleşme geçerli değilse, karşılığı da olmaz. Burada bedava yemek yok. Beğenmeyen Sırbistan’a doğru geri gidebilir’ diyor.”[23]

Bir örnek de Suriye’deki iç sığınmacılardan olsun:

“Derme çatma çadır kamplara sığınan siviller ağır kış koşullarıyla yüz yüze. UNICEF, kuzeydoğudaki ve Ürdün sınırındaki kamplardan aralarında yeni-doğan da olmak üzere çocuk ölüm haberlerinin geldiğini duyurdu.

Suriye’de sekiz yılı aşkın süredir devam eden ve yüz binlerce kişinin yaşamını yitirdiği savaşta milyonlarca kişi evlerinden, yurtlarından oldu. Ülke içinde ve çoğu komşu ülkelerde sığınmacılar zorlu kış koşullarında yaşam mücadelesi veriyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF), Suriye’deki çocuklarla ilgili son raporu ise savaşın ağır faturasını bir kez daha gözler önüne serdi. Rapora göre, son haftalarda çatışmalar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan ailelerden en az 15 çocuk soğuk hava ve yetersiz tıbbi müdahale nedeniyle yaşamını yitirdi.

Sekiz çocuğun Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rukban kampında, Irak sınırı yakınındaki cihatçıların kuşatması altındaki Hacin’den kaçan çocuklardan ise yedisinin dondurucu soğuklar nedeniyle can verdiği belirtildi. UNICEF’in Ortadoğu ve Kuzey Afrika yöneticisi Geert Cappelaere, “Rukban kampında soğuk hava ve zor yaşam koşulları çocukların hayatını giderek daha fazla riske atıyor. Sadece dört haftada çoğu dört aydan küçük, en küçüğü yeni doğmuş bir bebek olan en az sekiz çocuk yaşamını yitirdi” dedi.

Cappelaere, sığınmacıların yüzde 80’ini kadın ve çocukların oluşturduğu Ürdün sınırındaki kampta soğuk hava nedeniyle bebek ölümlerinin arttığını kaydetti. Hacin’deki çatışmalardan kaçan siviller ise günlerce soğuk havada, temel malzemeleri olmadan yardım için beklemek zorunda kalıyor.”[24]

Son olarak ABD başkanı Trump’ın Orta Amerikalı kaçak göçmenlerin çocuklarını ebeveynlerinden ayırıp yerleştirdiği kampları “geçici” olmaktan çıkartıp sınırsız gözaltı merkezlerine dönüştürme kararını hatırlayalım.[25]

Kamplarda hâl böyle… Peki ya kampların dışında?

“Aşırı soğuklar nedeniyle 4 kişinin yaşamını yitirdiği ve ‘turuncu alarm’ verilen Fransa’nın başkenti Paris’te öğrencilerin soğuktan korumak için üniversiteye ait boş prefabrik binaya yerleştirdiği 25 mülteci, polis operasyonu ile kovuldu. Mülteciler korumasız çadırlara geri dönmek zorunda kaldı. (…) Fransa’da aşırı soğuklar ve kar yağışı nedeniyle ülke genelinde “eylem planı” açıklanmış, 58 departmanda turuncu alarm verilmişti. Şimdiye kadar 4 kişinin soğuktan öldüğü açıklanırken, yüzlerce sığınmacı ve evsizin sokaklarda donma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. ”[26]

Kimileri soğuktan donuyor, kimileri cansız bedeni Bodrum kıyılarına vuran Aylan bebek ya da sınırı geçmeye çalışırken babasıyla birlikte ABD ile Meksika arasındaki Bravo nehrinde yaşamını yitiren 11 aylık El Salvador’lu bebek Valeria gibi boğuluyor[27], kimi işkence görüyor,[28] kimiyse intihar ediyor:

“İsveç Sosyal Sağlık Genel Müdürlüğü, 2017 yılında ülkeye tek başına gelen ve sığınma talepleri reddedilen 12 mülteci çocuğun intihar ettiğini açıkladı. İki hafta içinde de Afganistanlı iki çocuk intihar ederek yaşamlarına son verdi,”[29] örneğin.

Haydi kamplardan, donmaktan, boğulmaktan, kurtulup kendilerini bir kente attılar, diyelim.

Burada kendilerini bekleyen en iyi olasılık, insanlık dışı koşullarda, sefalet ücretleriyle, merdiven altı atölyelerde sigortasız, kayıt-dışı olarak çalıştırılmak… Kadın ve çocukların sürekli tecavüz ve şiddet tehdidi altında yaşaması…

Ankara İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG), Siteler’de çıkan bir yangında 5 Suriyeli işçinin ölmesi üzerine Ocak 2019’da hazırladığı raporda şöyle deniyor:

  • Ankara’da mülteci/göçmen işgücünün en yoğun biçimde istihdam edildiği ilk alan Siteler, bundan sonrakiyse Ostim Organize Sanayi bölgesidir.
  • Suriyeli işçilerin en yaygın biçimde yaptıkları işler; mobilya imalatı, makine imalathanelerindeki vasıfsız işler, mülteci/göçmen mahallelerinde esnaflık ve sokak satıcılığı. Özellikle çocuk emeği bakımından atık kâğıt vb. toplayıcılığı da en yaygın işler arasında. Afganistanlı ve Iraklı işçilerin en yoğun olarak çalıştıkları alanlar ise inşaatlar. Görüştüğümüz mülteci/göçmen işçilerin çoğunluğu ülkelerinde çiftçi ve zanaatkâr.
  • Mülteci/göçmen işçiler genel olarak haftalık usulü ve sigortasız çalışıyor. Mülteci/göçmen işçilerin aldıkları ücretler yaşları, tecrübeleri ve ustalıklarına göre haftalık 200 TL’den başlıyor, küçük bir azınlığın ücretleri 600 TL’ye kadar uzanabiliyor. Çocuk işçilerdeyse ücretler, atık toplama gibi işlerde günlük 20 TL, mobilya atölyelerinde ise haftalık 200-250 TL arası değişiyor.
  • Çalıştıkları işlerde Türkiyeli işçilerden daha düşük ücretler alıyor, genellikle daha tehlikeli işleri yapıyorlar ve daha güvencesiz koşullarda çalışmaya mecbur bırakılıyorlar. Mülteci/göçmen işçilerin yaşadıkları en büyük problem, bu güvencesizlikleri sebebiyle ücretlerini alamamak. Çalışma izinleri olmadığı için yaşadıklarını şikâyet etseler bile sonuç alamadıklarını aktarıyorlar.
  • Siteler’de mülteci/göçmen işçilerin çalıştığı işletmelerin büyük çoğunluğu 1-10 kişinin çalıştığı mikro işletmeler. İşçilerin günlük çalışma saati en az 10 saatken bu çalışma saati, yapılan işin güvencesizliğine göre artıyor.
  • Ankara’da, Suriyeli mülteci çocuklar işgücüne yoğun bir biçimde dâhil olurken, Siteler gibi geçmişte çocuk emeğinin çok yoğun olduğu bölgelerde, bugün yerli çocuk emeği, yerini büyük oranda mülteci/göçmen çocuk emeğine bırakmış durumda.
  • Ekonomik kriz, patronlar için mülteci/göçmen emeğini daha fazla sömürmek, yerli işgücünün ücret talebini mülteci/göçmen emeğini kullanarak ya da ileri sürerek baskılamak için uygun bir işlev görüyor. Türkiyeli emekçiler bakımından özellikle krizin yoğun hissedildiği küçük işletmelerde artan işsizlikle birlikte yedek mülteci/göçmen emeği de patronlar tarafından tehdit olarak kullanılıyor…”[30]

Ya da Denizli’de üniversite mezunu İranlı mülteciler, yevmiyenin 100 TL olduğu tekstil işinde 60 TL’ye çalıştırılıyorlar.[31] İstanbul’daki göçmen geri dönüşüm işçilerinin günlük geliri de 60 TL’yi geçmiyor.[32]

Yalnız Türkiye’de değil… Örneğin İtalya’nın Foggia kentinde 2018 Ağustos’unda çoğu Afrikalı yabancı işçiler yaşadıkları kölelik koşullarına dayanamayıp isyan ettiklerinde öğrendi kamuoyu onların 100 kg. domatesi 1 euro’ya topladıklarını, elektriği ve suyu olmayan getto-barınaklarda barındırıldıklarını, kamyonlara doldurulup çalıştıkları tarlalara taşınırken kazalarda can verdiklerini…[33]

Ve göçmenler, gittikleri ülkelerde “sokak ırkçılığı”nın hedefi durumundalar. Açık örneği, kentlerin sokaklarında sık sık patlayıveren öfke… En küçük bahaneyle çıkan meydan savaşları…. Suriyelilerin (şimdilik sokak ırkçılığının birincil hedefi onlar) polis marifetiyle kentten çıkartılması… Bunlar gözümüzün önünde olup bitenler. Ama bir de gözden kaçanlar var… Irkçılık zehrinin, nasıl adını koymayı red ede ede toplumun her katmanına yayıldığını Ekşi Sözlük sayfalarından izleyelim bir de:

  • “buraya gelen suriyeliler bizim ülkemizin ipsiz sapsız ve sorunlu kişilerinden oldukları, tamamına yakınının da ya terörist olduğu ya da terörist grupları (öso, el kaide) destekleyen tipler oldukları gerçeğini göz önünde bulundurunca benim de ırkçılık yönünden değil fakat genel yönden kendilerinden tiksindiğimi söylemem gerekiyor. 

yoksa suriye’de kalıp vatanını terketmeyen milyonlarca adam akıllı, kültürlü insan var. maalesef buraya gelenler dediğim gibi pislik cahil kesim olduğu için bütün suriyelilerin bu şekilde değerlendirilmesi yanlış ha tekrar ediyim buraya gelenlerin hepsinin amk o ayrı mesele.”

  • “keyifle izlemem sebebiyle faşik olduğumu ortaya çıkarmış görüntülerdir.” (Suriyelilere yönelik linç girişiminden söz ediyor.)
  • “sonuna kadar haklı bir davranıştır. ülkeye soktukları yetmiyormuş gibi, bir de ülkenin her tarafına dağılması sağlandı, çok lazımlar gibi. acilen hepsinin sokaklardan toplanıp ya mülteci kampına götürülmeleri, ya da sınır dışı edilmeleri lazım.”

“ırkçılıkmış. sesli güldüm. laf ebeliği ve demagoji yaparak suriyeli göçmenlere sempati besletmeyi amaçlayan tanımlama bu.

  • yaşanan şey ırkçılık değil, bu gerizekalıca durumdan rahatsız olmaktır.
    dün 3 kez suriyeliler tarafından yolum kesildi..selamın aleyküm deyip para istediler. elbette gasp ya da zorlama yoktu ama ilerde bana bunların yaşanmayacağının garantisini kim verecek?

ortalığın suriyelilerle dolup taşması en başta hükümetin suçudur. ancak onlara sempati beslemek zorunda değilim. önce bizim insanımız gelir.”

  • “hepsinin *** diyerek destek verdigim hede. mesele irk degil ***, yoksa senin turklugunun de bi numarasi yok. hepiniz ***, ***, dinle uyutulmus ***. mesele ipsiz sapsiz, tehlike ve beladan baska bir sey getirmeyen, problem yuvasi *** her yani basmasi. senin ulkenin acsizi susuzu bitti de ithal mi ediyorsun ***? cok mu yuksek yasam standardin var? hadi humanistsin diyelim, afrikasi suyu buyu acliktan kirilirken musluman mi degil mi ayrimi yapacak kadar *** misin? diger aclar adamdan sayilmiyor mu da bu suriyeli kollama sovmenligi yapiyorsun? 

bunlara sempati gosterenlerin *** sokakta *** umarim bu suriyeliler de akillari baslarina gelir. umarim ayiya ekmek uzatirken elinizi kolunuzu komple yer. karsisindakinde vicdan, ahlak, ar varmis da essahtan anlayacakmis gibi humanizm besliyor ***, peh.”

  • “ileride olacak müstakbel çocuklarında ya da halihazırda var olan çocuklarında kızamık, çocuk felci vs. hastalıklar ortaya çıkınca ne yapacağını görmek istediklerimin karşı çıktığı ‘ırkçılık’.
    başka bir başlıkta daha söylemiştim, yine söylüyorum. acıyıp da suriyeli çocukları sevmeyin, onlara dokunmayın. çünkü gerçekten de ne hastalık taşıdıkları belli değil. kendinizi, eşinizi dostunuzu, çoluğunuzu çocuğunuzu düşünüyorsanız suriyelilerden uzak durun.”
  • “koskoca adamlar parklarda işsiz işsiz dolanıyor, belediyenin ulaşım araçlarına öyle bedava kullanıyor( bu benim yaşadığım il için geçerlidir,diğerlerini bilmiyorum), sokakta, tramvayda bağıra bağıra arapça konuşuyorlar. konuşmasınlar demiyorum, sadece göçmen gibi değil de, savaştan kaçan gibi biri gibi değil de tamamen yerleşmeye gelen gibiler. hadi şimdi acıdık, beş yıl sonra ne olacak. cami önünde dilenen çocuklar?

işsiz işsiz parkta yatan adamlar? ve kadınlar? ne yazık ki ben pek parlak göremiyorum yakın geleceği; benim gördüğüm muhtemel katiller, hırsızlar, fuhuş çeteleri.. bunlar böyledir demiyorum, kendi ülkesinden uzaktan, parasız bir kalabalığın beş yıl sonraki halini söylüyorum, yoksa arap olmuş bu fark etmez.

sonunda halk da bunlardan nefret edecek, onlarda bizden. halk, suriyeli denince akla hırsızlık vs.. geldiğinden istemeyecek onları ve alın yeni mahalle kavgaları,kundaklamalar. nitekim ne yazık ki böyle kavgalar bazı yerlerde görülmeye başladı bile.

sonsöz olarak; insanlar (hele ki erkekler ) vatanları için gerekirse ölmeli, öyle yabana bırakıp gelmemeli.

bir de devlet de politika olarak daha yeterince güçlü olmadan (güçlü olsa bile buna nasıl ekonomi dayanır amk) öyle gelişigüzel sınırları açmamalı. bugün iki milyon suriyeli, yarın bir milyon ıraklı peki sonra? politika düşünmeden hareket etmek değildir.”

  • “ne inkar ediyorsam lan. evet bazen de destekledim. milletin kulaginda kulaklıklarla vittiri vittiri kosu yaptigi yerlerde bir alay mağrip arap, kürt, türk bilmemne uyuşturucu satarsa adam da yapsin irkciligini, alsin gocmene karsi tavrini banane. piril piril sokaklara iseyip tukurup gezen bir sürü ortadogulu dallama varken ben kinamam almanya’yi da öbürlerini de.

he simdi sira geldi bize. gecen markete gittik. cikista bir sürü pic. etrafimi cevirdiler. burunlari sümüklü, pis yapiskan sacli, kinali gibi rezil gibi, tipik ortadogulu iste. bildiğin bizimkilerden. ben de sandim bizim tinerciler. fakat benim sehrimde yoktur öyle tinerci minerci. nadirdir. geldiler, suriyeeaa arabiyayaa ehhamemehaha para. aynen de böyle. ne diyon len dedim. tekrarladılar. ula dedim bunlari tutup alisveris arabasına çarpa çarpa öldüreyim mi suracikta? yanımdaki ahbaptan utandim. o anda onun yerine arkadasim falan olsaydı yanimda, neler sayacagimi biliyordum da ama iste çocuk öğrencimiz. utandim. git len dedim dilenciye. bir sövdüüüü bir sööövdü anladim sövdüğünü. bizim elemana dedim sövdü hemi bu? dedi kesin hocam kesin dedi. yedik küfürü.

simdi ben buna para verecekmişim. neden? suriyeli diye, neden müslüman diye, neden? sünni diye.

la bi sktirin gidin. çernobilli skin mahsülleri sizi. banane len elin arabindan bilmemnesinden.”

  • “mutlulukla yaptığım olay. getirirken bana sormadıkları için iyi davranmamı da beklemesin kimse. ırkçıyım mutluyum.”[34]

Bir parantez açarak vurgulayayım: Ekşi Sözlük, malûm, daha çok lise-üniversite öğrencilerinin hissiyatlarını döktükleri bir internet sitesi… Tümü 3 Temmuz 2014 tarihinde Urfa’da bir Suriyeli gencin bıçaklanmasıyla sonuçlanan kavga haberi üzerine kaleme alındığı anlaşılan bu ifadeler, ciddi bir tehlikeye işaret ediyor. Bu coğrafyada “öteki”ne yönelen nefretin giderek pervasızlaşmakta, şiddete cevaz veren, destekleyen ırkçılık hissiyatının kök salmakta olduğuna… Genel olarak göçmenlere, özel olarak da Suriyelilere yönelik bu düşmanlık diline ne iktidar ne de muhalefet partilerinin kayıtsız kalamayacağı ise yerel yönetimlerce göçmenlere karşı alınan önlemlerden ve iktidar tarafından başlatılan “kayıtsız göçmen avı”ndan ortaya çıkmış durumda…

Belirtmeye gerek var mı, “sokak ırkçılığı” Türkiye’ye özgü bir durum değil. Günlük medyaya bir göz attığınızda Batı dünyasında da göçmen mahallelerinde kundaklanan evlerin, sadece yabancı olduğu için kişilere düzenlenen silahlı saldırıların, sokaklarda, maçlarda, toplu taşıma araçlarında, medyada göçmenlere yönelik alay ve hakaretlerin haberlerinin “vaka-i adiye”den olduğu görülecektir… Almanya’da yoksullara yardım yapan Tafel (Yoksul Sofrası) adlı kuruluşun “bundan sonra sadece başvuru yapan Almanlara yardım yapacaklarını, mülteci ve göçmenlere yardım yapılmayacağını”[35] açıklaması, belki bunlardan da çarpıcı bir veri…

DEVAM EDECEK

 

 

30.12.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !

COVID-19 BİR TURNUSOL KÂGIDI

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)