Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım  ( KIRKAYAĞIN AYAKLARI KESİLİRKEN )

Fevzi Günenç

Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( KIRKAYAĞIN AYAKLARI KESİLİRKEN )

Lupital ile tanışıklığınız var mı? Fotoğraf sanatıyla azıcık da olsa ilişkiniz varsa muhakkak tanımışsınızdır onu.

Altı çarpı altı boyutlarında fotoğraf çeken Rus yapımı bir fotoğraf makinesinin markasıdır Lupital. 1950'li yılların ortalarında gelmişti ülkemize.

15-16 yaşlarındaydım o zamanlar. Bir fotoğraf sanatçısı olmayı aklımdan geçirmiş değilim ama severdim fotoğraf çekmeyi. Ederi ucuzdu. Harçlığımdan artırdığım parayla ben de bir Lupital edinmiştim.

Makinemi bir sevgili gibi kucaklayıp Kırkayak'ın arkasındaki bostanlara, daha aşağılardaki Alleben'e dalardım. Pembe çiçek açmış badem ağaçlarının fotoğraflarını çekerdim.

Kırkayaktaki dev çınarların, Bostanarası'ndaki tek tük erik ağaçlarının, Alleben'deki, adına da göl dediğimiz su birikintilerinin kıyılarını kendine yerleşke seçmiş, dedem yaşındaki söğüt ağaçlarının fotoğraflarını çekerdim.

O zamanlar bostan sulamak amacıyla yaptırılmış olan ama beş kuruş karşılığında çocukların yüzme isteğini de karşılayan büyücek havuzlar vardı Bostanarasında. Orada cumcum yapan çocukların:

"Beni de çek abi, beni de çek!" diye yalvarışlarına dayanamaz onları da alırdım karelerime. Beş kuruşu olmadığı için kendilerini Alleben'in su birikintilerine bırakarak burada acemi balıklar gibi kulaç çeken çocukları da kıracak değildim ya…

Yine fotoğraf avına çıktığım hafta sonu günlerinden biriydi. Kırkayak bahçesinden başlamak istemiştim çekime. Gördüğüm manzara karşısında aklım şaşmıştı. Bahçemizin ayaklarını yıkıyorlardı.

"Ne yapıyorsunuz!" diyerek adeta saldırdım amelelere.

"Emir böyle!" diyerek balyozu sallamayı sürdürdüler. Kırkayak'ın ayakları yıkılıyor, yok ediliyordu. Neden yapıyorlardı ki bunu? Biz daha yürümeyi öğrenir öğrenmez soluğu bu halk bahçesinde alırdık. 

Kırk taş sütun vardı bahçemizi çevreleyen. Sütunlar iki çocuk karışı yüksekliğinde bir Karataş, bir mermer kadar sağlam olan beyaz keymıh taşların üst üste getirilmesiyle biçimlenmişti sütunlar.

Her sütun arasında, kapıdan özge yerden girilmesin, diye, iki metre kadar boylarda demir oklar sarmalıyordu bahçeyi. Biz çocuklar başımızın girdiği yerden zayıfçacık bedenlerimizi de geçirerek içeriye dalardık. 

Mevsim sonbaharsa çınarların yerlere halı gibi serilmiş yapraklarını çiğnerdik türkülerle, hay huylarla... Biz çocukların elinden neden alıyorlardı ki bu oyunumuzu?

Sadece çocukların değildi elbette ki Kırkayak bahçesi. Halk bahçesiydi bir adı da. Halkın bahçesiydi. Herkesin bahçesiydi.

İkiye bölünmüştü ortasından Kırkayak o zamanlar. Yirmi metre eninde, 50 metre uzunluğundaki bölümlerden biri yazlık çay bahçesiydi. Öbür bölümü ise yine sadece yaz aylarında saz olarak kullanılırdı. İkindi sazıydı adı.

İkindi serinliği düşer düşmez heng'e başlanırdı. Salaş bir sahnesi vardı. Sahnenin ön bölümüne dizilmiş bir sıra sandalyeye kurulmuş oturan saz kızları olurdu. Ellerini göğüslerinde kenetlemiş olarak oturan edepli kızlardı bunlar. Klasik Türk müziğinin en güzellerini söylerlerdi hep birlikte.

Sesleri güzel miydi, değil miydi, kimin umurunda? Şarkılar güzel olsundu yeter ki? 

Yessari Asım, Tamburi Cemil, Saadettin Kaynak, Mesut Cemil beylerin ve daha nicelerinin besteleyip Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Sabite Tur Gülerman'ın radyolarda yorumladığı, plaklara okuduğu şarkılardı saz kızlarının şakıdıkları. 

Bunları dinlemek için zaman zaman aile bireylerini de ikindi sazlarına götürürdü babalar. Anneler, eşini memnun olsun diye bu şarkıları dinlediği için mutlu görünmeye çabalardı. 

Müziğin tadını henüz tatmamış olan çocukların hay huylarla koşuşturmalarını bile duymayan babalar geçmişin kim bilir hangi yıllarına yolculuk yaparak kendilerinden geçmiş olarak dinlerdi o şarkıları.

Yanıt alamayacaklarını bile bile arada bir fısıldardı anneler, kocalarının kulaklarına:

"Siz erkekler, geceleri de bunları dinlemek için mi geliyorsunuz saza?

Sonra da yanıtlarını kendileri verirdi sözcükleri içlerine düşürerek:

"Olsun, sonunda evimize geliyorsunuz ya... O gün, güzelim Kırkayak'ın güzelim ayaklarının kesildiğine tanık oluyordu bahtsız gözlerim.

Bir yandan göz pınarlarımda biriken yaşları kuruluyor, bir yandan da fotoğrafını çekiyordum bu acı yıkımın.

O fotoğraflardan biri bile kalmadı elimde. Mesleğini son yıllarda İstanbul Yeşilköy'de sürdüren fotoğraflarımı tab eden Foto Şevki  kardeşimin arşivinde yaşıyor olmalı bütün bunlar. Tabii ki "arşivi" diye bir şey kalmışsa. Umarım arşivi de kendisi de yaşıyorlardır.

 

ATİLLA KARADUMAN'IN YAZI İLE İLGİLİ NOTU:

Aynı makineden ben de kullandım. Üstelik Foto Şevki dayımdır. Maalesef kendisini kaybettik.

 

29.03.2019 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR