12 Eylül Vahşeti, Demokrasi Getirecek Olan 12 Eylül  Davası ve Bugün

12 Eylül Vahşeti, Demokrasi Getirecek Olan 12 Eylül Davası ve Bugün

GİRİŞ: Bu yazı, 12 Eylül 1980 faşist darbesinden bu yana tanıklık ettiğimiz tarihin akışını yansıtmaktadır. 2012’de konuyla ilgili yazdığım yazılar büyük ölçüde güncelliğini koruduğu için onlardan yararlandım, tekrar etmedim. Tarihimizin olumsuz dönüm noktalarından biri olan 12 Eylül’ün faşist darbesinin 2017’deki yıldönümünde yarına ışık tutması için güncelleyerek yayınlıyorum. Güncellenen bölümler, kalın harflerle yazılmıştır. Diğer bölümler önceden anlatılmış tanıklıklar, bilançolar, 2012’de  gidişata dair  uyarı ve öngörüler içermektedir. Uyarı ve öngörüler işe yaramadı, bugünlere geldik. Dinci faşizmle burun buruna olduğumuz bu günlerde  hiç değilse yarına ışık tutması umuduyla okunmasını dilerim.

……….

 

Üzerinde çok yazılan, konuşulan 12 Eylül Davası diye bilinen bu konuya girmek niyetim hiç yoktu. Artık herkesin bir fikrinin oluştuğunu düşünüyordum. Ancak dostlarımdan ve okurlardan gelen “O dönemi acılı bir biçimde yaşayanlardan olduğun halde neden bu konuda yazmıyorsun?” sorusu beni düşündürdü. Demek ki “Bu dava, ülkemize ne getirecek, ne götürecek?” sorusunun yanıtı kafalarında henüz tam oluşmamıştı. Yapılan TV programları, okudukları, hatta o dönemi yaşamış bile olsalar, belki de bugünkü kaos içinde daha çok bilgiye, görüşe, tanıklığa gereksinim duyuyorlardı. Ben de bu nedenle, düşündüklerimi, gecikerek de olsa yazmaya karar verdim. 

Bu yazı sizlerle birlikte, konuyu yeniden sesli düşünmek biçiminde olacak. Ayrıntılı bilgilere başvurmayacağım. Onları bu yazının sonuna ekleyeceğim. Yalnız hemen şunu belirteyim; 12 Eylül’de, gözaltına alınan kişilerden işkence görmeden çıkanların sayısı yok denecek azdır. Ailelerine reva görülen, en hafifinden son derece aşağılayıcı davranışlar da cabası. Bu gerçek bile vahşetin boyutları hakkında fikir verebilir.



Öncelikle ayrıntıya girmeden, şu saptamayı yapalım: 12 Eylül 1980 darbesi; dünya kapitalizminin(Emperyalizmin), Yeni Dünya Düzeni/Globalleşme evresine geçerken, ilişkide olduğu, sözünü dinleteceği ülkelerde, bu sürece uyum sağlatma operasyonudur. Doymak bilmez kâr ve sömürü güdüsüyle sürdürülen SSCB’yi çökertme, Yeşil Kuşak oluşturma, tüm gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde tamamen egemenlik kurma projesinin uzantısıdır. 

Ülkemizde, 24 Ocak Kararları denilen ekonomik düzenlemeleri kolayca kabul etmeyecek olan sınıf ve katmanları, onların örgütlü gücünü susturma, dağıtma, yok etme operasyonudur. Bu da iyice güdümlü bir politik iktidar gereksinimi yaratmıştır. Genç okurlardan bilmeyenler, bu kararların ne olduğunu ve kimlerin sahiplendiğini ve uygulanabilmesi için terörün nasıl oluşturulduğunu mutlaka öğrenmeli. 

O gün, var olan iktidar ve görece demokratik örgütlenmeler  ile, bu büyük ekonomik yükü, emekçi sınıflar üzerine yıkamazlardı, şiddete gereksinimleri vardı. İktidarlar, oy kaybı kaygısıyla bu reçeteyi tümüyle uygulayamıyorlardı. Demokratik örgütlenmeleri kısıtlayan 12 Mart 1971 darbesi de, 1973’ten sonra halktaki uyanış nedeniyle etkisini yitirmekteydi. Hızla sendikalar güçlenmiş, diğer demokratik örgütler toparlanmış, hak aramaya başlamışlardı. Egemenlerin, bunları dağıtması gerekiyordu çıkarları gereği. 

Bu nedenle, yurdun en özverili, yoksulluğa, eşitsizliğe, adaletsizliğe, haksızlıklara başkaldıran bu emekçi sınıfların aktivistlerine, onların aydınlarına ve örgütlenmelerine karşı, ordu aracılığıyla şiddet uygulandı. 

Darbecilerin uyguladığı, dağıtma yok etme, sindirme, korkutma politikaları, görece de olsa var olan demokratik düzende uygulanamazdı. Bu nedenle, darbecilerin yaptıkları, asla unutulacak şeyler değildir. 

Diyeceksiniz ki, “Onlar, teröre bulaşmışlardı. Sokaklarda kan gövdeyi götürüyordu.” Hayır... Çok az bir bölümü bulaşmıştı ve çok gençtiler. Bana ve pek çok veriye göre ise “Bulaştırılmışlar, zorlanmışlardı.” Bu yargım, o zaman, karşı safta yer alan, cezadan, şu ya da bu biçimde yakayı sıyıramayan, koruyup kollanmayan ülkücü gençleri de içermektedir. Çünkü elebaşıları, sonradan milletvekili, spor kulübü başkanı, büyük işadamı oldular. Örgütsel olarak da fazla darbe yemediler. Daha sonra yine başka acımasızlıklara giden yolları döşemek üzere, daha yumuşak görünümle örgütlendiler ve her ihtiyaç duyulduğunda, sisteme destek oldular, olmaktalar. Bugün, Devlet Bahçeli’nin yönetimindeki MHP de dinci faşizmin yolunu döşerken bugünkü sistemin baş destekçisi olmaktadır.

12 Eylül’den önce ve sonra, bizlerin de pek çoğumuzun para peşinde koşma, daha iyi yaşama kavuşma olanaklarımız vardı. Onları gözümüz görmedi, bugün de görmüyor. Kimimiz  koştu, her yeni gelen iktidara uyum sağladı, dünyalığını kaptı. Kimimiz de öyle saftık ki, dünyalığı kapmasak da dostlarımızın böyle bir şey için değişebileceğine inanamadık, peşlerine takıldık. 

Bizler, o gün muhaliftik, bugün de... Yaşarsak yarın da muhalif olacağız. Çünkü iktidar, paranın egemenliği, dozu zamana göre değişiklik gösterse de şiddet olmadan sürdürülemez. Para ve güç kirleticidir, baştan çıkarıcıdır. Her iktidarın karşısında, muhalefet olmak zorundadır, olacaktır. Tarihte olduğu gibi her çağda ama hep az sayıda, doğrulukları sonradan anlaşılan, kadim erdemlere, özlemlere, doğrulara inanan bilinçli insanlar da olacaktır. 

İşte bizler, ülkemizin insanlarının ve insanlığın kadim özlemlerinin taşıyıcısıyız. Hep gurur duyduğumuz, duyacağımız bir seçim bu. Keşke her dönem örgütlü ve güçlü olmayı başarabilsek... Ne yazık ki bazı geçiş dönemlerinde, böylesine aşırı baskılar, faşizm dağılmamıza neden olur. Bu kez tek tek yazarız, tek tek konuşuruz, küçük gruplar oluştururuz. Biliriz ki birileri bizi duyar, anlar. Bocalarız ama “Sol memenin altındaki cevahir” hiç kararmaz. 

İnanıyoruz ki; insanlık, dünya egemenlerinin ve onların işbirlikçilerinin reva gördüklerine mahkûm değildir. Bu geçici bir süreçtir. İnsanlık tarihinde, 50, 100, 300 yılın yeri nedir ki? Hani Firavunlar, Sezarlar, Mussolini, Hitler, Franko, Salazar, Somoza, Markos... Pinoşet... Hani nerede onların düzenleri?  Ya Saddam, Kaddafi, Mübarek... Sonuncuları daha farklı kategoride değerlendirmek gerekse de, egemen oldukları dönemlerdeki muhteşem güçleri nerede? Hepsinin hazineleri, ülke dışında paraları vardı, ne oldu?

Ne var ki bizim yurdumuzun ve kültürümüzün yarısı batıda, yarısı doğuda. Bugünkü uzun süreli sancımız bundandır. Çekeceğiz. 

Dün, komünizm düşmanlığı ve terörle kandırılıp güdümlendi kitleler. 

Bugünse, etnik, dinsel, mezhepsel ayrımlarla gözler boyanıyor, bölünüyor halk. Korku ve biat kültürü enjekte ediliyor toplumsal hücrelerimize. Bu ilacı kabul etmeyenler, yine cezalandıracaklar. Ama bir gün, bugünkü yöntemler de geçerliliğini yitirecek. 

Bizler, daha adil ve yaşanası dünyayı görmeden gideceğimizi biliyoruz. Umutlarımızı, tarihten alıp geleceğe uzatıyoruz. 

Yarının insanları tutacak bir ucundan. 
“Onlar haklıydılar, bizim için bedel ödediler, daha ileri götürmek bizim görevimiz” diyecekler... 

Hiç kuşkum yok... Hiç... 
……….

Gelelim 12 Eylül Davası’na... 

Müdahil olmak ya da olmamak... 

Kenan Evren ve Şahinkaya’yı; cakasını taşımaya çabalayan, omuzları çökmüş, süklüm püklüm olmadıklarını sergilemeye uğraşan bir durumda, mahkeme salonlarında görmek... Ölmeden bunları görmek... 

Ammaaa... İşte bu ”Ammalar” olmasaydı, sevinç duyabilir miydim bu görüntülerden? Şimdiki gibi kaskatı, duygusuzca ve onlarca soruyla uğraşır mıydım? Bilemiyorum... Yaşamadığımız duygular adına ne söylesek boş. 

Onlara baktıkça, demir parmaklıklar ardında annelerini gören çocuklarımın hiç unutamadığım bakışları yapışıyor TV ekranına. Çocuklarımın bakışlarında, öfkenin itici gücü zorluyor hıncımı, sevince dönüştürmeye uğraşıyor. Ama, hazretleri orada görmek yine sevindiremiyor beni. İşkencedeki çığlıklar kulağımı delse de “Oh olsun!” diyemiyorum. 

Kaskatı bakıyorum. Ne acıma, ne öfke, ne sevinç ne de coşku... Duygular almış başını gitmiş. Boşalmış bir yürek... 

Gelin, konunun devamını, soruların yanıtlarını, bu donukluğu, daha sonra birlikte sorgulayıp bulalım sevgili okur. 

Geçmiş geçmişte kalmış olsa da geçmişteki yılları, yaşamları  geri alamasak da…

Bugün aynı durumdaki yaşamları, yarın kim geri verecek? Yıllardır, işimize gelmediği gibi düşündüğü için içerde yatırılan; onca gazeteci, yazar, bilim adamı, öğrenci, işçi, memur, taş atan/attırılan, cezaevlerinde tecavüze uğrayan çocuklar... Nuriye ve Semih’in eriyen bedenleri…

Bugün insanların yaşamlarıyla oynayanlar, yarın, artık halklar daha kül yutmaz hale geldiğinde ne olacak? Gelin, bunları düşünerek aşağıdaki bilançoyu inceleyelim. 

İşte Cumhuriyet Gazetesi tarafından 2000 yılında yayınlanan 12 Eylül Darbesinin Bilançosu:

 
650.000 kişi göz altına alındı. 
1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 
7 bin kişi için idam cezası istendi. 
517 kişiye idam cezası verildi. 
Haklarında idam cezası verilenlerden 50′si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı). 
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 
71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 
388 bin kişiye pasaport verilmedi. 
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. 
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 
31 gazeteci cezaevine girdi. 
300 gazeteci saldırıya uğradı. 
3 gazeteci silahla öldürüldü. 
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 
13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 
39 ton gazete ve dergi imha edildi. 
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 
14 kişi açlık grevinde öldü. 
16 kişi -kaçarken- vuruldu. 
95 kişi -çatışmada- öldü. 
73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi. 
43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi 

……….

 

Darbeden bu yana, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye, dünya kapitalizmiyle iyice bütünleşti. Yeraltı, yerüstü servetleri daha çok yağmalandı. 

Üretim yerine, özelleştirmelerle bol bol satışlar yapıldı. 

Sıcak paralar girdi, çıktı. 

AB’ye gireceğiz, demokratikleşeceğiz dendi, girilmedi, girilmeyecek. 

İnsan hakları, demokrasi lafı dillerden düşmedi, eskiyi mumla aratacak bir yola çıkıldı. 

Demokrasilerde olması gereken, çoğulculuğun karar ve yönetime yansıması anlayışı, çoğunluğun tek kişi kararlarıyla yönetilmesi biçimine dönüşmekte. (Başkanlık sistemi ve KHK’lar ile tek kişi yönetimi şimdiden iyice pekiştirildi.)

Otuz yılda, iktidar kaç kez el değiştirdi. Hiçbiri, darbenin kurduğu ezici sistemin üzerine gitmedi. Aksine ondan çıkarları için yararlandı. Sonuçta, demokrasinin taşıyıcı gücü orta katmanlar sönümlendi. Yoksullar artarken yeni zenginler türedi. Yaşamın her alanında, bu yazıya sığmayacak değişimler yaşadık. Dünyada da çok şey değişti. 

12 Eylül’den sonra sistemin getirdiği bütün olumsuzluklarla mücadele edeceğini, ileri demokrasiyi kuracağını vadeden ve Türkiye için çok uzun sayılacak bir süre boyunca işbaşında olan bir iktidarımız var. 

Bu süreçte, ileri demokrasiye, İkinci Cumhuriyete giden yollar döşenirken neler gördük, görüyoruz? 

Zaman aşımına uğrayan davalar: 

-İşkence görerek yaşamını kaybedenlerin ve işkence yaptıkları saptanan polislerin davaları 

-İsrail’den alınan, nerede, nasıl kullanıldığı bilinmeyen (Faili meçhullerde kullanılmış olamaz herhalde) kayıp silahlar için 10 polise açılan dava 

-Sivas’ta insanları cayır cayır yakanların davaları... Hem de başbakanımız tarafından “Vatana millete hayırlı olsun, onların da gözü yaşlı bekleyenleri vardı” diye kutsanarak...

-16 Mart 1978’de  İstanbul Üniversitesi önünde bomba atarak, öğrencileri katledenlerin davası 

-Banka batırıp devleti 1.7 milyar dolar zarara uğratarak parayı götüren bankacı davası 

-Dolandırılarak(!) örtülü ödenekten dolandırıcıya ödendiği öne sürülen, 5,5 milyar lira davası

-Eski bir belediye başkanının kocasına açılan milyarlarca liralık naylon fatura yolsuzluğu davası ve başka paravan şirketlerden alınan sahte fatura davaları 

-Hayali ihracat davaları 

-Marmara depreminde yıkılan binalar için müteahhitlere açılmış yüzlerce dava 

-Şimdi, liderinin çocuklarını birbirine düşüren, bir siyasi partinin gizli kasasında toplanan trilyonların davası 
İleri demokrasi döneminde bunlar hemen akla gelen zaman aşımı davaları. 

Bunların hepsinin üstü örtüldü.
.......... 

Üstü örtülen diğer davalar ve demokrasi açısından genel görünüm: 

-15 yaşında kaç kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç davasında zaman aşımının eli kulağında. O günden bu yana her türlü tecavüz alabildiğine arttı, hoşgörüldü, sıradanlaştı, hafif cezalarla geçiştirildi. “Helal tacevüz” diye ders müfredatlarına bile girerse şaşırmayacağız.

- Deniz Feneri davasında, Almanya’da suçlu bulunan sanıklar, burada derhal tahliye edildiler. Mahkeme heyetleri değiştirildi, giden heyet üyelerinin soruşturmalarla başı dertte. 

-Taşeronlaştırmayla, sendikasızlaştırma ve kıdem tazminatlarına saldırı 

-İşsizlik, yoksulluk, gizlenen enflasyon, dolaylı dolaysız vergilerde çalışanlar, emekçiler aleyhine sürekli artıyorsa…

-Her yıl  iş kazalarında sayısız işçi ölüyor da “Takdiri ilahi” denerek açıklamalar yapılıyor, o işverenlere, işyerlerine ciddi bir şey yapılmıyorsa… 

- Van’da insanlar çadırlarda donarken, egemenlerin kışkırttığı savaş için dünya para harcanarak lojistik hizmet kampları kuruluyorsa…

Görüldüğü gibi akla geldikçe sıralayıverdiğimiz bu gözlemlerimizle, bildiğimiz bu verilerle, demokrasiden geçtik de nasıl bir rejimde yaşadığımızı, nereye gittiğimizi sorgulamayacak mıyız?

Bugüne değin atılan adımlar, ileri değil de geriye geriye götürürken... Bu adımları atanlar, 12 Eylül’ün, ardından 28 Şubat’ın döşediği yollardan koşar adım geçip bugünlere ulaşmışsa... 12 Eylül Davası, bütün alt birimler göz ardı edilerek iki elebaşıyla sınırlandırılırken... Bu davada adaletin tecelli edeceğine dair en ufak bir umut nasıl yeşerebilir? 

Sevgili okur, işte ben bunları görünce, davaya müdahil olamadım. Aksine, bu davanın bir figüranı yapılarak, demokratik görünüm yanılsamasına katkıda bulunacağımı düşündüm. Çünkü gücümüz, desteğimiz henüz bu oyunları bozacak boyutta değil. Kendimizi başrolde hissedeceğimiz, toplumu da yanıltan bir oyun olduğunu düşündüm. Hiçbir umut göremedim. 

Görenleri anlamaya çalıştım, çalışıyorum. Asla kınamıyorum. Özellikle 1978’liler Hareketi’nin yıllardır gösterdiği yürekli, özverili çabayı selamlıyorum. Ne ki sonuçta herkes kendi birikimi ve psiko-sosyal dinamikleriyle düşünür, davranır. Bende ağır basan duygu ve düşünceler bunlar oldu. 

Ben, geçmişteki acılarımın bugüne sarkan umutlar haline dönüşerek; korkularımın esiri olacağım, beni onların yönlendireceği , iktidarın demokratikleşme oyununda kullanılacağım kaygısını taşıdım. Elbette biraz umut görseydim bu kaygı oluşmayacaktı. 

Devletin elinde arşivi var. Belgeler orada. Gerçek bir yargılama yapmaya niyeti olan devlet, başvurulardan hareket ederek arşivilerini açar, yaşayan herkesi tanıklığa çağırabilir. 

Yargılama en çok, iki yaşlı elebaşının ev ya da hastanede gözetimi altında tutulmasıyla sonuçlanabilir. Davaya bir kaç ünlü isim eklenebilir. 

Yanılmış olmayı dilerim. O zaman, bu düşüncelerimin utancını taşımak bana düşer. Ama aksi olursa, bugün gelinen noktayı, ülkenin demokratikleşmesi olarak sunanlara da utanmak düşer. 

12 Eylül ile gerçek anlamda hesaplaşılmadığı, hiçbir kazanım elde edilmediği gibi  yargıda yapılan değişiklerle, eskisinden daha demokratik ve adil bir yargı sistemi oluşturulmadığı, aksine siyasi iktidara doğrudan bağımlı bir sisteme geçildiği görüldü.


Terör bitirilecek” derken çeşitlendi, arttı, teröristler ve devlet eliyle kitle katliamları yapıldı, yapılıyor.

Derin devlete karşı açılan davalarda, faili meçhullerdeki rolü, sadece basını izleyenlerce bile apaçık bilinen kişilere dokunulmadı, az sayıdaki sorumlular dışında masum pek çok gazeteci, yazar, asker yıllarca tutuklu kaldı.

Her türlü hilenin yapıldığı kaç seçime tanık olduk.

Şaibeli darbeye, bayramlara bile tanık olduk.

Yiğidin hakkını da verelim. Bütün darbe ve darbeye teşebbüs davaları, demokratikleşme amacıyla değil de iktidarın tüm kurum ve kuruluşlarıyla ele geçirilme, iktidarı pekiştirme amaçlı da olsa, şu gerçeği, toplumsal belleğe kazıyacaktır. Hiç kimse dokunulmaz değildir. Herkese bir gün  dokunulabilinir. Hiçbir iktidar kalıcı değildir. 

İşte tek kazanımımız bu gerçek olacaktır. 

Yaşam böyle işte sevgili okur... Her zaman güç seçimlere zorlar bizi. Çok dikkat etmez, deneyimlerimizden yararlanmasını bilmezsek, kötüyü iyi, iyiyi kötü, doğruyu yanlış, yanlışı doğru diye daha çok yuttururlar bize. Hayata “Bizi yanılt” diye yalvarır yaşlara geldik. Yine de yazıyoruz işte. Ola ki işe yarar diye.

10.09.2017
Vildan Sevil

 

11.09.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR