Sitenin bahçesine fesleğenler dikiyordu renk renk, toprak kokusu, ter kokusuna karışmış, temmuz sıcağının kavuran ateşinde, özenle tutuyordu çiçeklerin köklerinden. "Yapraklarına dokunmayacaksın bunların, dokunursan küserler, açmazlar, günışığına göre renk de değiştirmezler."dedi gülümseyerek... İşini ustalıkla yapmanın sevincinde, övünecek bir pay bırakarak kendine.
Munis bir gülümseyiş; en kötü olduğu anlarda bile eksilmezdi yüzünden, insan sıcağını yakalardınız her gülüşünde, sanki bu dünyanın dışında, başka bir dünya'da yaşıyormuşçasına, gün yirmi dört saat içtiği şarabın deminden sarhoş olmazdı belki ama, ara sıra kaçırdığı olurdu çişini...
"Vahit: yine mi kaçırdın altına, daha dün verdim bu elbiseyi sana, adam olmayacaksın sen. " derdi, uzun sakallarına kır düşmüş yazar. Kızgınlığını belli etmek istese de, sardunya kokularından payına düşeni almanın rehavetinde gülengeç bir ses... Boynunu büküp, o munis gülümseyişini eksiltmeden " vallahi farkına varmadım, bilerek yapmadım" derdi.
Yoksulluğunu sığdırdığı, eski Rum kalıntısı, birinci derece sit alanı ilan edilen yıkıntıda, karataşların ardında ne kadar şarap o kadar anılarını saklayıp, sonra da kendine yasakladığını anladığınız zaman susardınız... Susmak zorunda kalırdınız, kaşlarına çatı geren bir iç taraması bakış, gözlerinizin içine içine bakardı. " Bu insanların hepsini seviyorum "
Yalansızlıktı bunun adı, nefreti bir yana bırakan, kini öfkeyi arıtan, ham şarapta sevda kudurtan, Denizin kıyısında gezinip de, suya sabuna dokunmaktan korkan dil süzmesi...
"Bu kent var ya bu kent, şu çam ağaçları, şu sardunyalar, evlerin bahçesindeki çiçekler, hepsine bir ad koydum, adlarını da kendime sakladım, kimselere söylemedim, hep saklı kaldılar bende..."
- Neden?
- .......
Susardı, o suskunluğu bozmak için, taaa gözlerinin içine baksanız bile çözemezdiniz. Bir zaman yıkıntının avlusunda çuvallanmış şarap şişelerini göstererek:
- Bunları ne kadar zamanda topladın? diye sordum:
Hay sormaz olaydım...
O bakışlardaki onurun egemenliğinde, renkten renge girdiğimi anlamış olacakki, yine o munis gülümsemeyi yerleştirerek dudaklarına:
- Benim içtiğim şaraplar bunlar, sokaktan hiçbir şey toplamam, biriktirir satarım, her ay gelir alırlar benden, o kadar işte...
Sormadan önce bilmeliydim belkide; Beldenin tek camisinin harcına emek verirken, başkanın verdiği parayı almayan ama ördüğü duvarın gölgeliğine oturup şarabını adam gibi içen insanlığın hala var olduğunu... ....
Bu kıyı kenti, bağbozumu zamanlarından, zeytin dalı sevdaya tutulurken, yeşilden maviye ,maviden insana, insan dan vahit''e takılan bir gülüş, günaçılmış bir sabahta, paslı demlik, kirli paslı çay bardakları, biraz zeytin, biraz peynir, biraz ekmek, hayatın her anından keyif almanın tadını çıkarırcasına hiç doymak bilmediğiniz salaş bir kahvaltı zamanlarını yakalarsınız..
- Biliyor musun Vahit Usta: Hiç bu kadar keyifli bir kahvaltı yapmamıştım!..
- Yiyişinden anladım evlat, hala doymadın ama karnının açlığından değil, gönlünün tokluğundandır onu da bilirim...
Çam soluğu, denizin iyot kokusuna karıştığı zaman: Cırcır böcekleri seslerini sustururlar, doğanın kendine sağladığı uyumda insan; kaç kez insan olduğunun bilincinde sessiz intihar eden bir sürecin akışına bırakır gider kendini...
|