Sıla’nın yalan söyleme ihtimali: Vicdan çok ağır yüktür alışmamış bünyede

Sıla’nın yalan söyleme ihtimali: Vicdan çok ağır yüktür alışmamış bünyede

Sıla’nın yalan söyleme ihtimali: Vicdan çok ağır yüktür alışmamış bünyede

Bu memlekette bir vakitler ezilenden yana olmanın, hep kazanan takımı değil de daha güçsüz olan takımı tutmanın kendine has bir asaleti, hayata böyle bakmanın da bir kıymeti vardı. Tabii benim bu sözünü ettiğim zamanlarda örneğin televizyon dizilerinin hayranlıkla izlenen karakterleri yoksul ama gururlu, iyi ahlaklı insanlar olurdu. Afili köşklerde yaşayıp makyaj ve topuklu ayakkabıyla kahvaltı eden, amaca ulaşmak için her yol meşru diyen‘entrikacı’ kadınların ve genelde o kadınların hayattaki yegâne amacı olan holding, yalı ve jeep sahibi ama ne iş yaptıklarını hiçbir zaman anlayamadığımız zalim erkeklerin dünyasıyla henüz tanışmamıştı toplumumuz.

Herkesin yardımına koşan o iyi kalpli mahalle sakinleri, o mahallenin güzel kadınına ‘tertemiz’ duygularla aşık o dürüst erkekler, onların dostunu asla satmayan can yoldaşları filan birden kayboldu ortadan. O iyi insanlar o güzel atlara binip gitmediler, muhtemelen onlar ya hiç var olmamıştı ya da hızlandırılmış ‘adamlık’ eğitimi sayesinde, döven, söven, canı isterse de seven ama illa ki nihayetinde hep kazanması gereken çok daha hakiki ‘adamlar’a dönüşmüşlerdi. Yoklukları da pek fark edilmedi nitekim. Halk bunu istiyordu, içi daralmıştı artık halkımızın; hayat şartları yeterince ağır, yoksulluk trajedisi izlemek sıkıcı, gururlu ve idealist insanlar ise bayat ve esasında biraz da ahmaktı.

Peki sonra ne mi oldu, siyasi iklime uygun şekilde haklıdan değil güçlüden, ezilenden değil kazanandan yana olmak bir salgın hastalık gibi yayıldı topluma, zalimin zulmünden utanmamak, bilakis kötülükle övünmek milli bir spor halini aldı. Yeni Türkiye’nin bu toplumsal gelişim felsefesini şu cümle ile özetleyebiliriz: “Vicdan insana yüktür, daimi mutluluk ancak o yükten kurtulmakla mümkündür.”

Bir baba oğluna pantolon alamadığı için intihar mı etmiş, öncelikle bunu haber yapan, konuşan, yayan herkes haindir ve kabahat de ölen babadadır. Konu yoksulluk değildir, aslında psikolojisi bozuktur ama bu memlekete düşman olanlar tabii ki meseleyi hemen politikaya alet etmektedir.

Bir anne bu devletin ihmali yüzünden tren kazasında ölen evladı için adalet mi talep ediyor; asil bir TC vatandaşının yeri elbette ki devletinin yanıbaşıdır. Kazadır olmuştur, dünyanın her yerinde de olmaktadır, üstelik böyle şeyler politikaya alet edilmemelidir.

Yaşadığımız her şey politiktir oysa, hayat biçimimiz ve çoğu zaman ölüm sebebimiz… Bu nedenle bu ülkenin erkeklerinin kadınlara yaptıkları da, ‘adamın dibi’ olma halleri de dibine kadar politiktir.

Şöhret sahibi bir erkek eski karısının özel hayatını ortalığa yaydığında buna sınırsız hakkı vardır, ‘çocuğunun anası’dır çünkü, bir kadın uğradığı şiddeti ifşa ettiğinde ise erkeğin ne hayırlı evlat olduğundan başlayıp kariyerinin ne kadar da zarar gördüğüne gidebilir tartışmalar. Adil olma pozlarına bürünüp ‘Memlekette erkekler ezilmiyor mu’ edebiyatı yapmak da her zaman iyi alıcı bulur. Kadınları şiddetten korumak amaçlı çıkarılan yasaya ‘yuva yıkan yasa’ diyenler, rahatça dövme hakları ellerinden alınan mağdurlardır misal. Yuva dediğin her türlü pisliğin üstünün örtüldüğü, sineye çekildiği, dışardan müdahale eden komploculara karşı korunması gereken yerdir. Vatan gibi yani!

İhtilafın bir tarafı kadın, bir tarafı erkekse erkekten, bir tarafı devlet bir tarafı bireyse devletten, bir tarafı patron bir tarafı işçiyse patrondan yana olmak suretiyle her hadisede yerini gayet doğru tayin eder necip insanımız. Doğruluk demodedir, kıymeti yoktur, doğru yerde olmaktır asıl mühim olan.

Bu örnek TC vatandaşını ‘asalet’te sollamış olanlar arasından ise “Evladının ölüsünü kullanıyor”“İntihar eden adamın karısı yalan söylüyor”“Şiddet görmek istemeyen bayan şiddet görmez, dayak yediyse hak etmiştir, kim bilir ne yapmıştır”türünden çok daha güzide yorumlar da çıkabilir elbette. Çıkmalıdır da, hayır’da değil şer’de yarışan bir toplum olmak bunu gerektirir.

Sanal âlem dünden bu yana güzel, akıllı, güçlü bir kadının uğradığı şiddeti konuşuyor. ”Her ilişkide olur böyle itiş kakışlar”diyenler mi dersiniz “Böyle aşkla bakan erkek sevgilisini döver mi hiç” diyenler mi ararsınız. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim o aşkla bakmak sanılan şeyin aslında marazi bir saplantı olabileceğini ve bir anda kafaya inen yumruğa dönüşebileceğini kadınlar gayet iyi bilirler. Yani, “Biz ne aşkla bakan erkekler gördük, aslında yoktular.

Yazımın başlığının ilk çümlesi popüler bir internet sayfasında başlık olarak açılmış, altına da yukarıda anlatmaya çalıştığım salgın hastalığa örnek birbirinden güzel ve birbirinden nadide yorumlar sıralanmış.

Diyeceğim şu ki siz Sıla’nın yalan söylüyor olması ihtimalini çok sevdiniz hanımlar, beyler. İntihar eden babanın yoksulluk ve çaresizlikten değil ruhsal problemlerle kendini öldürmüş olma ihtimalini, evladını yitiren bir annenin adalet yakarışının şov olma ihtimalini, adalet isteyen onurlu insanların vatan haini, devletin suçlarını ifşa edenlerin bölücü olma ihtimalini, tecavüze uğrayan kadınların ‘zaten de aranmış’ olma ihtimalini sevmeniz gibi.

Ülkedeki bunca yoksulluğun, haksızlığın, çürümenin sebebinin dış mihraklar olduğuna inanmak istemeniz gibi.

Çünkü sizin kendinize insan diyebilme ve kendi pisliğinizle asla yüzleşmeden hâlâ insan olarak hayatınızı sürdürebilme ihtimaliniz ancak bütün bu safsataların gerçek olmasına bağlı. Gücü yetenin gücünün yettiğine dilediğini yapabildiği ahlâksız bir düzeni rahatça savunabildiğiniz, kabahati öldürene değil ölene, dövene değil dövülene, ezene değil ezilene yükleyebildiğiniz, doğruluk ve vicdandan bahis açanı ahmak yerine koyabildiğiniz bir hayat, asla dönüp kendinize bakmayacağınız, soru sormayacağınız ‘mutlu bir hayat’ ancak böyle mümkün.

Dedim ya vicdan çok ağır yüktür alışmamış bünyede.  İşi bilip kazanan tarafta durmak, mağdura saldırıp hafiflemek, çoğunluğa mensup olmanın tadını çıkarmak icap eder…

Hürrem Sönmez-Diken

2.11.2018 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz