Yeniden merhaba.
Uzun zamandır gazeteden uzak kaldım. Fakat yazılanları, çizilenleri hep okudum. Uzak olmamın nedeni öncelikle aylar süren gribe yakalanmam oldu. Bir de artık Türkiye’deyim.
En azından altı ay boyunca. Sonrası belirsiz, meçhul. Tek bildiğim dünyanın bir yerinde olacağım. Bunu söyleyerek gülüyorum. Ama kendi kendime kaldığımda, yolda yürürken, mağazaların vitrinlerine bakarken, hatta bazen bilgisayarı açarken bile nereye varacağımı çok merak ediyorum.
Türkiye’de olduğumdan beri insanın kaderini tek başına yaşamadığını fark ettim. İsviçre’de herkes ve her nesne biraz daha yalnız.
Bundan kastım şudur : ben İstanbul’a uçakla değil otobüs ile gelmek zorunda kaldım. Otobüste insanlarla sohbet ettim. Zaten İsviçre’den koptuğumu o anda anladım : herkes herkes ile konuşuyordu. Otobüs ahalisiyle aynı kaderi paylaşıyordum : İstanbul karlar altındaydı, oraya varınca otogarda mı sabahlayacaktık, belirsizdi. Avusturyalı bir kadın da yolculuğuna devam edecekti ve hangi otobüsle gideceği belli değildi. Ona sahip çıkıldı, onunla beklendi, yolculuğa uğurlandı. Bunlar İsviçre’de olamazdı. Bunlar, hoşuma giden durumlardı.
Daha sonra yine çoklu kadercilik devam etti. Işim gereği mülteciler için geliştirilen projelerin içindeyim. Geçen hafta kendim için bile gitmediğim yerlerde buldum kendimi : Vatan Caddesi’ndeki Yabancılar Şube Müdürlüğü’nde, Cevizlibağ’daki Vergi Dairesi’nde, Kumkapı’da ikamet işlemlerinde... Yanımda bir tane mülteci vardı. Türkiye’yi terk edecek, daha iyi bir ülkeye yerleşecekti. Daha 18 yaşında değildi. Bir an önce gitmesi gerekiyordu. Ne mi oldu ? Yavaş yapılan işlemlerden dolayı gidişi iki ay ertelendi. Maalesef doğum günü de yaklaştığından, artık Çocuk Esirgeme Kurumu’nda da kalamayacaktı.
Bir insanın hayatı işte böyle ertelendi. Zaten Türkiye karışık, bir de üstüne bu gerçeklerle yüzleşmem bana iyi gelmedi. İnsanların bir ülkeyi terk etmeleri bu kadar zor olmamalı, hele ki başka bir ülke onları karşılayacak ve koruyacaksa. Ben de kendimi ister istemez kısa sürede mültecilerle aynı kaderi paylaşan biri gibi hissettim. Onlarla koşuştururken zaten kendimi ayrı tutamaz, onlarla arama bir duvar öremezdim.
Fakat Türkiye’de gördüklerim, hayal ettiklerimden çok farklı çıktı.
Mülteci deyince insanın aklına kaçak yollardan ülkeye giriş yapan, gemilerde, kamyonlarda birbirine sıkışık ve yarı ölmüş vaziyette gelen yabancılar geliyor. Ama mültecilik bu klişeye sığdırılabilecek bir gerçekten ötede. Benim görmekten çok rahatsız olduğum konu Afrikalı insanlara uzaylılarmış gibi bakılması. Bir futbol takımında oynayan Afrikalılara şüpheli ve kötü bakılmazken, onlarla aynı ülkelere ait insanların dışlanması ne kadar da saçma ! İşlerine yaramayan kişileri benimsemeyen kişileredir bu sözüm : sizden kabullenmenizi değil, biraz araştırma yapmanızı bekliyorum.
Türkiye’deki mültecilere yardım etmiyor devlet. Sadece çocukların yurdu var, onun da masrafları devlet tarafından karşılanmıyor. Yetişkinlerin ise para ve belirli bir evi yok. Dolayısıyla sizin ödediğiniz (tabii ödüyorsanız) vergiler onlara verilmiyor, rahatlayın. Bir mülteci ile özel bir hastaneye de gittim. Kendisi Müslüman ve hatta o gün oruçluydu. Devletinde Müslümanlar öldürülüyorlarmış, bu yüzden kaçmış. Bana İslamiyet ile ilgili düşünmediğim şeyler anlattı. Afrika’da Bill Gates’in katillerle işbirliği yaptığını iddia etti. Bill Gates, şirketi için gerekli malzemelerin çoğunu Afrika’dan alıyor, bu bilinen bir durum. Fakat kaç paraya, neyin karşılığında ?
Bana Batı’nın Afrika ülkelerinde savaşlar çıkardığını anlattı. Fakat bu mültecinin de uzun süredir haberleri izlemediğini anladım. Kendisine Fransa’da yaşanan son olayları anlattım, insanların araba değil de yiyecek çaldığını anlattım. Yunanistan’da çocukların gıda yetersizliğinden öldüğünü söyledim. Bedava et kuyrukları oluştuğunu belirttim. Bütün bunların Avrupa’da yaşandığına inanamadı !
Trene bakar gibi mültecileri örümcek gözleriyle soyanlara bu sözüm : sizler bir hiçsiniz bu insanların yanında. Onlar, Batı’nın farkında. Doğu’nun farkında. Sadece geçmişin değil, şu an ülkelerinde dönen oyunların da farkında.
Kendinizi fazla Müslüman, fazla dindar zannetmeyin. Ve en önemlisi, kendinizi sakın dünyanın sahibi sanıp da infaza geçmeyin. Sizden büyük Allah var.
Ve çok şükür ki biz insanlar dünyaya hakim değiliz... O’nun gibi düşünebilir miydik sıcak iklim insanlarına koyu ten vermeyi ? |